Yurdunu arayan ozan

yurdunu arayan ozan
bilinçte sessizce patlayan
kar yangını, bir isyan

çoğalan her ölümden sonra
hayatın anlamını yüceltti insan

bir Filistinlinin ayasında sıkılan taştır kalbim
biraz gezgin, bir ihtilalim
yurdunu dolaşan bir gezginim

doğduğum köy, doyduğum şehir
topsuz, tanksız teslim edilir

zindanlarda bekleyen teslimiyet birlikleri
dağlarda civan ömürlü kelebek ölüleri
çiğnenen Kürt gençlerinin cesetleri
ve sınırlarda içilen ihanet yeminleri

diz çöken
baş eğenler

ahh gezgin,

direnen baş nasıl eğildi?
eğilen baş nasıl göğermeli?

Med’i satan adam kim?

kimdir Alişer’i arkadan vuran?

her ağacın kurdu kendi içindeyse
sürünün başındaki çoban mı sürüyü satan?

paslı hançer
kansız ölen serçeler

suyun yüzeyinde soluk soluğa boğulan
bir nilüfer rüyasıdır korkunun

kan ter içinde biter

aşk özde, sözde doğruluk ister
utanırım baş eğmekten

bakışlarınla
bir dağ havası ver duruşuma

Fırat ve Dicle sularından
çürüyen iki nehir

ah yurdum
aşkın kar altında ateştir

aç kollarını iki yana
sar beni

yalnız kalmaktan bunalırım
çöl kurağında rüzgârım ol

yurdumu gezerken öğrendim

kendi diliyle yazamayan ozan
atalarının ruhuyla dertleşir ki sözcükler

büyülü
sisli
yalancı
ve yabancı sözcükler

iner kısrağın sırtına
değer kamçılar gibi
ozanın diline

ey yabancılıkla örtülen yalnızlık

yurdunu arayan Gılgamış nerde?

ruhu­mu tarayan atalarım kiminle?

ey tarihin üzerini örten kum

olmalı ozan

vatanını aydınlattıkça ölen mum

ey gezgin ihtilalci

dinle rüzgârın sesini
okşa denizi
çöz yaşamın gizini

düşün geçmişi
geleceği

kentlerin bedenlerinde yapılan resmi geçitleri

oğullarını soran bakışlara

fahişesine bağlı Mussolini’lerin
cumartesileri cop ve kalaslarla
dinlettikleri Wagner’i

artık hüküm giymiştir
halkın türküleri
şiirleri

öyleyse ozan

silahlar eşliğinde
türkülerini söylemeli

benim vatanımda

açlıktan kurt
kuş kan tükürür dünyaya

düş yolcuları olmayınca
güneş söner

dünya kararır

kolum kanadım kırılır

halkımın kanına
ekmek doğranır

ey güneşli güzel günleri isteyenler

ki düş yolcuları der adınıza kimileri

gözleriniz şimşeklere gebe
mavi bulutlar gibiydi

gözleriniz
sıcak güneş ve rüzgâr tadı taşırdı

siz gidince

suyu bekleyen vahalara döner kalbim

hatıranız yalnızca
yaralı ve yaslı bir mendil

oysa kanımıza ekmek doğrayanların
kanlı bir kelepçeydi gözleri

söyle ey ozan

daha kanayacak mı
vatanın yarası

hayli zaman?

dengbejler

uzun kış gecelerinde
isyanlar anlatırdı

mayınlı sınır boylarında
lanet tel örgüler ayırdı

sanki dünya
kör, sağır ve aptaldı

Tanrı’nın gazabına uğramıştı
Zerdüşt’ün toprağı

Kürt kadınlarının ağıtlarına
kimya sesi yağardı

açlığın ağır kokusu
sarardı mağaraları

zambak
şilan
ve dağ çayları arasında

bebeler kundaklanırdı

yarlarda gelinlerin çığlıkları
ard ü azmanı yarardı

olmuştu artık Kürd’ün isyanı

izzet nefis
ve namus belası

yağmur yağdığında

Arap kızının pencereden bakması
bir masalın tatlı yalanlarıydı

benim yurdumda

yağmur yerine hardal yağardı

ot bile dinlemez
otluğun yumuşak uysallığını kaldırır
üstündeki ağır taşları

neden benim yurdumda

ağlaya sızlaya gelinlik diken gözler
güle oynaya kefen biçer?

baykuş sesleri
ve uzun kurt ulumaları

ateşe verilmiş buğday tarlaları

nehirler
doğduğu kaynağa döner mi?

dağlarda

bir kavalın ezgisinde

sürgünler tutuşur
akardı

ey ozan

daha kıyamete kadar kanar mı?

bağı viran
bahçesi kabristan

Kürdistan’ın yarası

bir tavşan gibi yaşamadı
yüreğimin balkıyan kanı

Filistin çocukları

sızlayan yaram
acıyan yanım

intifada çocukları

vicdanımın balkıyan kanı

intifada çocukları

zulmün tahammül zinciri
parçalandı

tonlarca çeliğe karşı

direniyor
milyonlarca et

ve intifada çocukları

bir meyveyim ben

dalından koparılmış
ve garip olmuşum

Hayfa portakalı gibi

ağlamaktan muzdarip

mümkünü yok

ey intifada çocukları

gerilmiş tel gibi
biraz da kopacağım

zamanın imbığında

sonsuzluğa akacağım

kanımı
kanınıza karacağım

inanmadım hiç

Yehova
ve tapınaklarına

tapacağım ama

avucunuzda sıkılı
sert taşa

Muharrem Çetinkaya