Film Odası – Her Cuma Bir Film



Sulla Mia Pelle

Sulla Mia Pelle izle ile ilgili görsel sonucu

Yapım Yılı: 2018
Dili: İtalyanca- Türkçe altyazılı
Süresi 1 saat 40 dakika

Filmin Konusu: Orta halli bir İtalyan ailenin oğlu olan Stefano Cucchi, yıllardır uyuşturucu batağındadır ve bir çok kez de terapi görmüştür. Son tedavisinden sonra babasının yanında çalışmaktadır. Aile Stefanoya yüzeysel yaklaşmakta, ona değer vermemekte ve sürekli eleştirmektedir. Bir gün arkadaşı ile arabanın içinde uyuşturucu alış-verişi yaparken, polis tarafından kontrol edilir. Üzerinde uyuşturucu bulunur ve işkence ile gözaltına alınır. İşkenceye o sırada oradan geçmekte olan izinli polisler de katılır. Gözaltına alındıktan bir hafta sonra hayatını kaybeder. Film Stefanonun gözaltına alınmasından hayatını kaybettiği zamana kadar geçen zamanı anlatıyor. İzinli polislerin bile gözaltı sırasında işkence yapkmaları, karakol, savcı, mahkeme, avukat ve diğer adaleti tesis etmesi gereken herkes Stefanonun işkence gördüğünü kafası, gözü ve yüzündeki morluklardan, ayakta duramayacak kadar sırt ve bel ağrıları olduğunu görmektedirler ama hiç kimse bunu ne sorar ne de gerekeni yapar. Hatta ailesi ve avukatıyla görüşmesine bile izin verilmez. Tedavi için hastahaneye götürülür ama en sıradan ihtiyaçları karşılanmaz. Stefanonun ölümünden sonra ailesi soruşturma açar. Soruşturma sonucunun adaletsiz olduğundan dolayı ailesi bir dernek kurup adaletsizliğe karşı mücadele başlatır.

Filmi neden izlemeliyiz: Film İtalyanın en tartışmalı geçen davalarından, gerçek hayattan alınmıştır. İtalyada her yıl 100 un üzerinde işkence vakaları görülüyor. Film hem adaletsizliği hem de uyuşturucunun yarattığı sonuçları gösteriyor. Devletler bir yandan uyuşturucudan kar edip, kendisine karşı oluşabilecek gücü yok ederken aynı zamanda uyuşturucu bağımlılarına her türlü adaletsizliği hak olarak görüyorlar. Uyuşturucuya ve adaletsizliğe karşı mücadelenin ne kadar önemli olduğunu gerçek bir olaydan yola çıkarak anlayabiliriz. Böylece birlikte mücadele, birlikte çözüm metodlarını geliştirebiliriz.

Ada Tv’den alıntıdır



A Zori Zdes Tikhie – Sakindi Oranın Şafakları

Yönetmen: Stanislav Rostotsky
Oyuncular: Lyudmila Zaytseva
Andrey Martınov
İrina Dolganova
İrina Şevçuk
Olga Ostroumova
Elena Drapeko
Tür: Aksiyon, Dram, Savaş, Tarih
Yapım: Sovyetler Birliği – 1972

Rusya’nın kuzey batısında Finlandiya sınırlarına yakın Karelia bölgesinde 171 nolu küçük istasyonda kadınlardan oluşan uçaksavar batarya birliği konuşlandırılır.Görevleri bu bölgeden geçecek Alman Nazi savaş uçaklarına karşı koruma sağlamaktır.. Bir gün ormanlık bölgede paraşüt birliğinden iki Alman nazi askeri görülür.Ormana indirme yapılmıştır.Planları Kivorsk demiryoluna ulaşmaktır.. Kıdemlı Başçavuş yanına beş kadın uçaksavar kadın askerini alarak ormana bu iki Nazi Alman askerini yakalamak için gider.Ormandan geçiş zordur.Bataklıklar,geçilmez yerler vs.Buldukları Alman askerlerinin bildikleri gibi sayılarının iki değil 16 olduğunu görürler.16 iyi teçhizatlı otomatik silahlarından oluşan Nazi birliğine karşı 5 kadın uçaksavar 6 sovyet savaşçının onları durdurmak için giriştikleri kahramanca gerçek hikayesidir. II.Paylaşım savaşının sonuna dek Sovyetler Birliği Kominist partisi Gençlik örgütü’nün hücum taburlarında Nazilere karşı savaşmış olan Sovyet yazar Boris Vasilev’in bu kitabı aynı isimle 1972 yılında Stanislav Rostotsky tarafından beyaz perdeye aktarılmıştır. Küçücük kitaptan çıkarılmış dev bir film deniliyordu..

Ülkemizde ilk defa 1977 yılında 13 sinemada gösterime giren film iki bölümde çekilmiştir.Filmin savaş öncesi ve sonrası dönemleri ve de özellikle kadın askerlerin geçmişi-hayalleri renkli çekilmiştir.Geçmiş yaşantılarına dönüş yaparak psikolojik ve duygusal durumlarından hareketle karekterlere derinlik kazandırılmıştır.Ve bugün nerede olduklarına dair fedakarlık ve kahramanlıklarını yansıtmıştır beyaz perdeye.Her biri Alman işgalinden çok çekmiştir.Babasını,eşini,kardeşini,çocuğunu bırakıp askere yazılmışlardır.Hepsinin Nazi faşizminden intikam alacak nedenleri vardır.. Daha önce savaş tecrübesi olmayan 5 kadın savaşçının donanımlı 16 Nazi askerine karşı belirleyici olanın üstün teknolojinin değil vatan ve halk sevgisi olduğu ve herkesin savaşabilir,savaştırılabilir olduğu gerçeğini ispatlamıştır..

Savaşma ve savaşı yönetmenin,hesap sorma bilincinin ve kararlılığının,halkına ve yoldaşına güvenin adıdır anlatılan zafer.. Altı Sovyet askerinin kendilerinden üç kat fazla fazla donanımlı nazi birliğine karşı ne yapabilir sorusu bugün ‘’yaralı ve silahsız 3 gerilla ne yapabilir’’ sorusuyla komutan Leyla ve Bilgehan’larda somutlanarak cevabını bulmuştur. Belirleyici olanın moral üstünlüğü ve koşullara,olanaksızlığa teslim olunmayan ideolojik haklılıktı aslolan..Şu bir gerçek ki hiçbir zaman düşmandan fiziki olarak güçlü olmayacağız.Ancak tarihsel ve siyasal haklılıktan alınan güç,irade ve ideolojiyle düşmanı MORAL GÜÇLE,güçlü olanı GÜÇSÜZ OLANLA modern olanı İLKEL OLANLA yenilebilirdi.

Lenıngrad ’dan Stalingrad’a Çin’den Vietnam’a Küba’dan Kızıldere’ye bugüne savaşma kararlılığının ve kesintisiz devrimin adıdır bugün. Direnen Sovyet kadınlarından Komutan Leyla’lara devrime meşaledir bizim kadınlarımız ! Dün olduğu gibi bugünde herkes bu ahlaksız kapitalist düzenden alacaklıdır.Ülkemizde son yıllarda özellikle kadınlarımıza artan saldırının sebebi bu düzendir .Onun ahlakıdır.Sorumlusu siyasi iktidardır.

Bu kitap bir yanıyla direnen Sovyet kadınlarının ve Komutan Leyla’ların kadınlara mücadele çağrısı ve davetidir. Kitap ve filmin okunmasını-okutulmasını ve birlikte izlenilmesini öneriyoruz.Kitap sıcak anlatımı,sade dili ve akıcılığı kadar öğreticiliğiylede hayata,mücadeleye katkı ve de örnekler sunuyor.



KEFERNAHUM

Yönetmen: Nadine Labaki
Oyuncular: Zain Al Rafeea, Cedra Izam, Nadine Labaki devamı
Ülke: Lübnan, Fransa

Film göçmen bir ailenin yaşamını ele alırken, evrensel bir sorunu gözler önüne seriyor: Göçmenler…

Emperyalizmin yolaçtığı savaşlar ve yoksulluk nedeniyle milyonlarca insan yeni bir yaşam aramak için yerinden yurdundan ayrılmak zorunda kalıp göç yollarına düşüyor.

Kağıtsız, kayıtsız yaşamlar, ucuza çalıştırılan, parası bile tam verilmeyen insanlar, sefalet ortasında yozlaşmanın en kötüsünü yaşayan aileler, filmin ana görüntüsünü oluşturuyor.

Ve böylesi bir sefalet ortasında 12 yaşında bir çocuk ZEİN, 11 yaşında kız kardeşinin borç karşılığı evlilik için satılmasına karşı çıkarken, aslında yaşadığı koşullara ve sefaletin yol açtığı değersizleşmeye alışmıyor, itiraz ediyor. Hep bir yol arıyor. 

Bu yanıyla yoksulluğun yozlaştırdığı toplum içinde teslim olmayan, itiraz eden ZEİN kişiliğinde, insanın özündeki değerlerin, sevginin gücünü görüyoruz.

Filmin temel zaafı ise, ne yoksulluğun nedenini, ne de milyonlarca insanın göçmen oluşunu ve sistemi sorgulamaması. 

Dahası İsveç’e, Avrupa’ya ya da Türkiye’ye doğru göç yollarına çıkılmasını mutlu bir çözüm gibi göstererek, insanları yanlış yönlendirmesi. Göçmenleri Türkiye’de ya da Avrupa’da bekleyen koşullar, özünde çok ta farklı değil. Esas çözüm, göçmenliği yaratan koşulların ortadan kaldırılması.

Film eleştiri ve tanıtımı ADA Tv den alınmıştır



Truman Show

Image associée

Yönetmen: Peter Weir

Senaryo: Andrew Niccol

Oyuncular: Ed Harris, Jim Carrey, Laura Linney

Ödüller: 3 Oscar Adaylığı. Diğer 38 ödül & 65 adaylık.

1998 yılında vizyona giren, yönetmenliğini Peter Wair’ın yaptığı, başrolünde Jim Carrey’nin oynadığı bir film Truman Show…

Jim Carrey’nin canlandırdığı Truman Burbank bir adada yaşayan, görünür de hayatında her şey normal olan 30 yaşında bir adamdır. Bir işi, evi ve eşi vardır. Fakat Truman dışındaki herkesin çok iyi bildiği bir gerçek vardır. Truman’ın otuz yıllık yaşantısı kurgulanmış bir televizyon showudur. Yani, onun haricindeki herkes oyuncu, yaşadığı ada bir televizyon stüdyosu ve doğduğu andan itibaren başından geçen her şey bir televizyon yapımcısının kararlarıyla olmuştur. Truman Show otuz yıldır aralıksız yayımlanan yirmi dört saat süren bir televizyon programıdır. Truman’ın henüz doğduğu anda bir televizyon yapımcısına satıldığından ve arkadaşlarının, eşinin, annesinin, babasının kurgulanmış karakterler olduğun- dan haberi yoktur. Truman aklı erdiği andan itibaren yaşadığı bu yapay adadan çıkmaması için her şey düzenlenir. Denize açılma fikrini yok etmek için, deniz fobisi geliştirilir, ta çocukluğundan. Truman denize açılamaz. Ayrıca ne zaman bu tarz düşüncelere kapılsa eşi, mortgage borcundan, gelecekte dünyaya getirmek istedikleri bebeklerinden vs. bahsederek Truman’ı o düşünceden uzaklaştırır.

“Genç Truman: Ben kaşif olmak istiyorum, tıpkı Büyük Magellan gibi.

Öğretmen: (Haritayı gösterek) Geç kaldın, burada keşfedilecek yer yok!”

Filmin ana ekseninde bir soru yatmaktadır: Ya başkalarının sınırı çizdiği bir dünyayı yaşıyorsak? Truman’ın yaşadığı dünyanın sınırlarını belirleyen bir program yapımcısı var ve otuz yıldır canlı yayınladığı, yirmi dört saat süren show programının zarar görmemesi için yapamayacağı hiçbir şey yok. Peki bizim hayatlarımızın sınırını belirleyen ne? Yirmi dört saatlik günün iyimser bir ortalamayla on saati işte, iki saati yol da, iki saati yemek vb. temel ihtiyaçlarla, sekiz saati uyuyarak geçiyor. Geriye yalnızca dört saat kalıyor ve bu dört saatte de kimsenin bir şey yapacak hali yok çünkü herkes YORGUN oluyor. Zaten bizim sınırlarımızı çizenlerin o dört saat için de hedefleri var. O dört saatin, yine iyimser bir tahminle, iki saati de dizi izleyerek geçiyor zaten. Yaşadığımız hayatların sınırını belirleyen bir düzen var. Her şeyin bir sınırı olur fakat içerisinde bulunduğumuz düzen, ki adının önüne sömürü sıfatını ekleyebiliriz, bizim yaşamlarımızı kendi devamlılığı için belirliyor ve bizi, hepimizi kendi geleceğinin teminatı olarak görüyor ve böylece yaşamlarımızın sınırı sömürü düzenine uygun çizilmiş oluyor.

Kapitalizm sömürü düzenini sürdürebilmek için her türlü alçaklığa baş vuruyor. Truman Show filmi biraz da bunun üzerine şekillenmiş. Truman’ın hayatında her şey o çarka hizmet etmek için var. Eşiyle mutfakta sıcak bir sohbete girdiği esnada eşinin mutfaktaki herhangi bir eşyayı alıp kameraya tanıtması gibi.

Bir gün tıpkı Truman Show’daki gibi geminin ucu duvara değecek ve o gün kapitalizmin showu bitecek. İçinde yaşadığımız hayatları, bize çizilen sınırları kabul etmeyelim… Çünkü, hayatlarımız birilerinin düzeninin teminatı olamayacak kadar kıymetli



Çapayev

Yönetmen: Georgi Vasilyev, Sergei Vasilyev
Hikâye: Dmitri Furmanov (kitap)
Oyuncular: Boris Babochkin, Boris Blinov
Varvara Myasnikova, Leonid Kmit
Tarih: 1934
Süre: 95 dakika
Ülke: Sovyetler Birliği
Dil: Rusça

“Devrim, bir akşam yemeği değildir.
Devrim, bir edebi eser değildir.
Devrim, incelikle yapılmış bir nakış değildir.
Devrim, bir şiddet eylemidir.”
Mao Zedong

Çapayev 1934 yapımı bir Sovyet savaş filmidir. Vasilyev kardeşler tarafından Lenfilm için çekilmiştir. Rusya İç Savaşında bir savaş kahramanı haline gelmiş Kızıl Ordu komutanı Vasili Çapaev’in biyografisi üzerine kurgulanmıştır.

Ne en çok izlenenler listelerinde görürüz onları ne de televizyon kanallarında izleyebiliriz. Çünkü onlar,Büyük İnsanlığın dününü ve bugününü anlatarak yarınına ışık tutan devrimci sinemamızın filmleridir. Ve Sovyet yönetmenler Vassiliev kardeşlerin filmi Çapayev de onlardan biridir. Filmde anlatılan, Çapayev’inhikayesidir ve bu elbette ki, bizim hikayemizdir…

Bilinir; Ekim Devrimi sonrası Rusyası’nda Lenin önderliğindeki Bolşevikler ve halklar için yeni ve daha zorlubir süreç başlamıştır. Bir iç savaş sürecidir başla- yan. İktidarını kaybetmiş karşı-devrimci sınıf ve her türden uzantıları, devrimi boğmak için emperyalistlerin de desteklediği Beyaz Ordu’da birleşmişlerdir. Bütün ülketopraklarında Beyaz Ordu ve Kızıl Ordu’nun eski ile yeninin, haklı ile haksızın savaşı sürmektedir.

Eski bir çavuş olan Vassily İvanoviç Çapayev, Beyaz Ordu’ya karşı devrimi savunan Kızıl Ordu’ da bir tümenkomutanıdır. Çapayev askeri konularda iyi bir komutandır, taktik ve kararlarıyla sonuç alır, askerlerini savaştaiyi yönetir ve iyi savaştırır. Beyazlar da farkındadır bunun ki karşı devrimin komutanlarından biri onun için“ciddi bir rakip “der. Çünkü, tek bir hedefe kilitlenmiştir Çapayev: Devrimi korumak ve Beyaz Ordu’yu yok etmek.

Parti, Çapayev’in tümenine bir politik komiser gönderir. Politik komiser Furmanov’un tümene gelmesiyleberaber Çapayev için yeni bir süreç başlamıştır.

Partili bir komünist değildir Çapayev. Lenin önderliğinde devrimi korumaya kilitlenmiş olmasına rağmen bilgive politik bilinç açısından oldukça geridir. Bir köylünün “Bolşevik misin yoksa komünist misin?” sorusundakikasıt ve basit iğneyi dahi anlayamaz. Furmanov’un gelişiyle birlikte daha çok açığa çıkmıştır bu. Adını ve otoritesini herkese kabul ettirmiştir Çapayev. Oldukça serttir. Altında ki insanlara sürekli bağırır. Kurallar,gereklilikler değil, Çapayev’in söyledikleri doğrudur her zaman.

Çapayev’le Furmanov arasında bir çatışmabaşlar. Furmanov Çapayev’in kararlılığını, devrime ve Lenin’e olan bağlılığının, karşı-devrimcilere olanöfkesinin farkındadır. Çapayev’in askerleriyle ve köylülerle olan ilişkilerini gözlemler. Kimi zaman, onu,sorular sorarak sıkıştırır. Çapayev’de bilgiye ve öğrenmeye dair bir ilgi yaratır. Çapayev kendine, ilişkilerineçeki düzen vermeye başlar. Öğrendiklerini altındakilere de anlatır. Yaşanan, iç savaşın ağır koşullarında, yeniinsanın kendini yaratma sürecidir esasında. Çapayev ben değil biz olmayı ve bu olmaksızın Beyazların aslayenilemeyeceğini; işçi sınıfının iktidarının, devrimin ve sosyalizmin asla korunamayacağını öğrenir. Furmanov’la çok sert tartışmalarından birinde Çapayev patlar: Burada komutan kim? Sen mi, ben mi? Furmanov’un cevabı kısa ve fakat yeterince öğreticidir: Sen ve ben…Yani, BİZ…

Savaş koşullarında insana ait her duygu daha özel ve yoğun yaşanır. Aslolan savaştır ve zaferin kazanılması, karşı-devrimin bütünüyle ezilmesidir. Böyle olduğu oranda aşk en güzel, en derin ve en güçlüsünden yaşanır. Çapayev’in emir eri Petka ve Furmanov’la beraber tümene gelen gönüllülerden olan Anka’nın aşkı da böyledir. Anka iyi bir mitralyözcü olmak ister ve ona bunu öğretecek olan Petka’dır. İşte Anka ve Petka’nın aşkı bu eğitim süreciyle, Beyaz Ordu’ya karşı savaş arkadaşlığıyla doğmuş ve büyümüştür. Ki aşk, devrimin zaferi için mitralyöz öğrenmek ve öğretmektir…

Filmde karşı-devrim cephesinde yer alan halktan insanların duygu ve düşünce dünyalarını da Beyaz Ordu komutanı Kappalev’in emir eri Petroviç üzerinden görürüz. Petroviç’in kardeşi hasta ve ölmek üzeredir. Bunu öğrenen Kappalev gerçek anlamda hiçbir şey yapmaz. Öte yandan Petroviç kardeşinin istediği balık çorbasını yapmak için balık tutarken Petka tarafından esir alınır. Petka, Petroviç ve kardeşinin hikayesini dinledikten sonra, suç işlediğini ve tutuklanacağını bildiği halde Petroviç’i serbest bırakır. Petroviç, kardeşinin ölümüyle beraber karşı-devrim saflarını terkeder ve Kızıl Ordu’ya katılır. Ve verdiği bilgiler sayesinde Beyaz Ordu’nun büyük bir saldırısı püskürtülür.

Ekim Devrimi ve devamında iç savaş mücadelesi sayısız Çapayev’i yaratmıştır. Ve zaferler Çapayev’lerle kazanılmıştır. Çapayev’ler uzağımızda değil yanı başımızdadır. Onların dönüşümü; onların emekleri,yaşam ve mücadeleleri, ölümsüzlükleri halkların mücadelesinin kazanımıdır. Halklara yol gösteren birer klavuzdur herbiri. Anlatılan bizim hikayemizdir; Çapayev’i izleyelim.. 



AMİRAL Kükreyen Akıntılar

Ä°lgili resim

Yönetmen: Kim Han-min

Oyuncular: Min-Sik Choi, Go Kyung-Pyo, No Min-Woo, Jin Goo, Ryu Seung-Ryong

Yapım Yılı: 2014, GüneyKore

Senaryo: Kim Han-Min 


Film, 26 Ekim 1597 günü gerçekleşen Myeongryang Savaşı’nı ele alıyor. Emrinde yalnızca 12 gemi bulunan Amiral Yi Sun-Shin ile 100’den fazla gemiye sahip Japon donanması arasında geçen adaletsiz bir savaşta, koşulların nasıl tersine çevrilebileceğini anlatıyor.

Yıl 1592. İşgalci Japonya hükümeti Çin’e yapacağı saldırılara yol açmak için Joseon Krallığı’nı istila etmeye hazırlanır. Haklı olan her halk gibi Joseon halkı da krallığı ile beraber direnişe geçer. Ve her direniş gibi bu direniş de kendi kahramanını yaratır. Amiral Yi-Sun-Shin savaştan sekiz yıl önce ajan olduğu düşünülüp kendi kralı tarafından korkunç işkencelere maruz kalmıştır. Ama Amiral bu haksızlığa rağmen birliğinin başında zafer için hazırdır. Hem de işkenceler yüzünden sağlığı kötü olmasına rağmen.

Savaşın en önemli öğesi insandır. Savaşta en önde yiğitçe savaşanlar olacağı gibi; korkanlar, hatta hainleşenler de olacaktır. Önemli olan tüm bu sorunları çözebilmektir. Bunun için savaş gerçekliğinin farkında olan ve askeri dehaya sahip cüretli komutanlar gereklidir. Amiral böyle bir komutandır. Halkının, askerlerinin arasında açıkça dolaşan korkunun farkındadır. Ve sabırla nasıl çözüleceğini düşünür. Oğluyla aralarında geçen diyalogda “Sorun plan değil, sorun askerlerin arasındaki korku” der Amiral. Amiral farkındadır; kağıt üzerinde mükemmel planlar yapılabilir ama önemli olan bunu uygulayacak olan insanlardır. Eğer ki savaşta askerlerin yüreğinde korku varsa; en iyi silahların, planların bir önemi kalmaz.

Amiral bu sorunu nasıl çözeceğini de söyler oğluna. “Korkuyu kullanmak gerekir.” der. Nasıl ki kendi askerleri korkuyorsa, karşı taraf da Amiral’den ve askerlerinden korkmaktadır. Amiral de bu durumu kullanır. Savaş sırasında düşmanın yenilebileceğini ve onların da korktuğunu kendi canını hiçe sayarak askerlerine gösterir.

Amiral, koşulları lehine çevirmeyi sanat haline getirmiş bir komutandır. Sadece 12 gemisi kalmasına rağmen düşmanın 300 gemisinin geçmesine izin vermez. Bilir ki bulunduğu alanı terk ederse, tüm ülkeyi düşmana vermiş olacaklar.

300 gemiye karşı 12 gemi. Amiral, her anı zekice hesaplamıştır. “Bir kişi görevini yaparsa binleri bozguna uğratabilir…”. Yüreği halk ve vatan sevgisiyle, haklılığına olan inançla dolu cüretli 12 gemi dolusu asker, 300 gemiyi bozguna uğratabilir. Hele de komutanlarının yüreği korkudan titremiyorsa.

“Korkunun karşıtı cesarettir” genel bilinen bir kanıdır ama doğru değildir. Bu düşünce yapısı insanların doğuştan korkak veya cesur olduklarını savunur, değişimi reddeder.

Oysa biz korkunun nasıl cesarete dönüştüğünü Kara Yılanlardan, Haziran’da genci yaşlısıyla ayaklanan, barikata taş kıran halkımızdan biliyoruz. Korkuyu yenmenin yolu sevgiyi büyütmektir. İnsana dağları deldiren o yüce sevgidir işte, doğaüstü yetenekler değil… İnsan halkına, yoldaşlarına duyduğu sevgi kadar kin duyar düşmanına. Ve duyduğu kin kadar, sevgi kadar savaşır.

Amiral rüyasında şehit düşen askerlerini görür. Şehitler intikam isterler rüyalarında. Tıpkı bizim rüyalarımızda şehitlerimizi görmemiz gibi. “Yatıp kalkıp Berkin diyorlar” diyor Tayyip Erdoğan. Haklı! Biz de rüyalarımızda Berkin’in sokağa akıtılmış beynini görüyoruz.

Amiral’in bulunduğu geminin düşman gemileri arasındaki göstermiş olduğu cesaret ve savaş yetenekleri diğer gemileri olduğu kadar halkı da etkiler. Onlar da coşku içinde nasıl yardım edeceklerini düşünürler. Dilsiz bir kadın kocasının ölümünü göze alarak düşman gemisinin yaklaştığının haberini verir. Üzerinden çıkardığı kırmızı etekliği bir zafer bayrağı gibi dalgalanır. Çığlığı ise yürek parçalayıcı bir ezgiye dönüşür…

Amiral filmi, yüreğinden korkuyu silen bir halkın imkansız denileni nasıl başardığını anlatıyor. Filmi izlerken mücadelimiz ve Anadolu’daki insan gerçekliği geliyor insanın aklına. Nazım’ın dediği gibi; korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar, ezilen tüm halklar gibi… “Ve kahreden, yaratan ki onlardır…“ Yenilebilirler de ama tarih hiçbir zaman zalimin yendiğini yazmaz. Haklı ve ebedi olan halktır.

tanıtım – leyla güney – tavır dergisi



Diren!

Yıl – Ülke: (2015) İngiltere

Tür: Biyografi, Dram, Tarih

Yönetmen: Sarah Gavron

Oyuncular: Carey Mulligan, Helena Bonham Carter, Meryl Streep, Brendan Gleeson, Ben Whishaw, Samuel West, Anne-Marie Duff, Grace Stottor, Geoff Bell, Shelley Longworth, Drew Edwards, Sarah Finigan, Romola Garai

Günümüzde bizler için sıradan bir şey olan haklarımızı kimler nasıl kazandı? Filmi izlediğimizde düşüneceğimiz ilk şey bu olacak sanırız. Bu gün kadınların miras hakkı, doğurdukları çocuklar üzerindeki hakları, boşanma hakkı, çalışma hakkı, oy hakkı gibi birçok hak bizler için doğal haklarımız gibi görülüyor. Fakat bu haklar birçok bedeller ödenerek kazanıldı. Aynı bundan sonrakiler için olduğu gibi.

Film 1900`lu yılların başında İngiltere`de kadınların oy haklarını kazanmak için yaptığı mücadeleyi anlatıyor. Tabii oy hakkı için mücadele, kadınların diğer hakları için mücadelesini de kapsıyor. Mücadelenin önderlerinden Emmeline Pankhurs, o güne kadar pasif- barışçıl olarak yaptıkları direnişi bir üst aşamaya çıkarır. O da anlamıştır ki  “ Hak verilmez alınır. “

Mücadelenin sanıldığı kadar kolay olmadığını, bedeller gerektirdiği, sadece bu bedelleri göğüsleyebilenlerin tarih sahnesinde yerini alabildiklerini ve insanlık tarihine bıraktıkları mirası görebiliyoruz.

Tabii toplumsal sistemin kadınla erkeği bilinçli bir şekilde ayrıştırarak kendi iktidarını sağlama alma çabası hala devam ediyor. Aradan 100 yıl geçmesine rağmen İngiltere`de günümüzde kadınlarla erkeklerin aynı işte aldıkları maaş farkı % 18,6. Bu da bize sistemin reformlarla düzeltilemeyeceğini bir kez daha gösteriyor.

Mücadele etmeden kazanılamayacağını anlatan, “ Laf değil icraat “ cümlesinde ifadesini bulan, bir solukta izlenebilecek bir film. Hepinize iyi seyirler.



bir direniş efsanesi: bhagat singh

YÖNETMEN: Rajkumar Santoshi
SENARYO: Ranjit Kapoor, Piyush Mishra
FILM YILI: 2002
OYUNCULAR: Ajay Devgn, Sushant Singh, D Santosh
ÜLKE: Hindistan
SÜRESI: 155 min

Film tanıtıma geçmeden önce filmde adı geçen Bhagat Singh’i tanımalıyız….

Bhagat Singh Kimdir?

23 Mart 1931 yılında Hindistan’ın devrimci özgürlük savaşçılarından biri olan Bhagat Singh, Lahor Merkezî Cezaevi’nden alınıp darağacına götürüldü. Hindistan’da herkesçe bilinen bu özgürlük savaşçısı asıldığında sadece 23 yaşındaydı. Ölümü binlerce insanı devrimci yola girmeye teşvik etti. Singh, Hindistan’ın özgürlük mücadelesinde önemli bir rol oynadı.

Bhagat ve arkadaşı Batukeshwar Dutt, 8 Nisan 1929’da İngiltere yararına çalışan parlamentoyu bombaladılar, bu bombalar yalnızca ses bombasıydı ve kimseye zarar vermemişti. Burada Bhagat ve arkadaşı teslim oldular, amaçları yargılanmak, yargılanırken propaganda yapmak ve gazetelerce bu propagandanın halka ulaşması idi. Öyle ki, savunmalarında bomba yapımını en ince ayrıntılarına kadar anlatmışlar ve bu sayede halkın bomba yapabilmesini sağlamışlardı. Halk bomba imal etmeye başlayınca İngiliz ordusu büyük kayıplar vermeye başlamıştı.

Bhagat Singh mahkemede İngiliz hakime “Vaktiniz varken kaçın, şimdi tüm çocuklar bomba yapmaya başlayacak ve hepinizi buradan kovacağız” demişti. Daha sonra hapishanedeki kötü şartları protesto etmek için tüm örgüt ölüm orucuna yattı. Bhagat ve arkadaşları 15 gün süren ölüm orucuna girmiş ve bir arkadaşlarını yitirmişlerdi.

Bhagat ve arkadaşları 23 Mart 1931’de asılarak öldürüldüler.

Açlığın, yoksulluğun, adaletsizliğin olduğu bir ülkede yaşıyorsanız ve bu durumu kabullenmeyip bu düzene karşı gelip daha güzel bir gelecek için mücadele ediyorsanız elbet bunun bedelleri olacaktır. En büyük onur ise bu bedellere rağmen yılmadan, yorulmadan, uzlaşmadan mücadeleye adamaktır kendini.

Filmimizin kahramanı Bhagat, çocuk yaşta birçok şeye tanık olmuştur. Kendi halkını işgalci İngilizlerin işkencelerinde, katliamlarında görmüştür. O dönemde gelişen radikal mücadele ise Gandhi’nin İngiliz hükümeti ile işbirliği yapmama harekatıdır. Gandhi’nin bu kararı bir süre devam eder fakat Gandhi halkını yarı yolda bırakarak kararı iptal edip halkına ihanet eder. Bhagat‘ ın çocuk yaştan başlayan öfkesi hiç dinmez ve Gandhi’nin işbirliğine rağmen vatanın bağımsızlığı, halkının özgürlüğü için hesapsız kitapsız atılır kavgaya…

Rajkumar Santoshi’in yönetmenliğini yaptığı 2002 yapımı Bhagat Singh Efsanesi, İngiliz sömürüsü altındaki Hindistanı ve Hindistan’daki devrimci mücadeleyi anlatan bir film.

Bhagat içimizden biridir adeta. Bhagat gibi örnekler çoktur ülkemizde. Anadolu yiğitlerin beşiğidir. Halkı için, vatanı için gözünü kırpmadan canını verecek insanlar yetiştirir. Bizim kültürümüzdür bu evet “işgalci gavurlara” düşmanlığımız vardır.

Bizi sömüren, bizi açlıkla terbiye etmeye çalışan, yozlaştıran bir düşmana karşı direnmek de, onu yok etmek için savaşmak da meşrudur.

Filmin geneline baktığımızda Türkiye’deki devrim mücadelesiyle örtüşen olaylar fazlasıyla bulunmakta. Hapishaneye giren devrimciler, yaşam şartlarının iyileştirilmesi için, kurtlu yemekler yerine sağlıklı yemekler için, temiz kıyafetler için bedenlerini açlığa yatırabilir. Amaç elbette ki düşmanla girişilen irade savaşını kazanmaktır. Teslim olmak sadece elleri havada diz üstüne çökmek, başın eğik olmak diye yorumlanamaz. Teslim olmak iradenin satılmasıdır. Bunun için çelik iradeye sahip olabilmeli insan. Evet bu iradeyi biz 2000 yılından başlayıp 7 yıl süren Büyük Ölüm Orucu direnişlerinde gördük. 122 can, 122 yürek olarak düştüler toprağa, Anadolu her gün 122 kere öldü, 122 kere güneşe gömdü ölülerini. Onlar tohum olarak düştü toprağa.

Bhagat ve yoldaşları Hint halkının kahramanları, Hint halkının sesi soluğu, Hint halkının zafer çığlıkları oluyorlar. Şehitliklerine kadar ağızlarından düşürmedikleri tek sözse “Çok yaşa devrim” oluyor. Devrimin coşkusu, inancı en yalın, en sade nasıl anlatılabilir ki başka? En zor zamanlarda ve her koşul altında yeri göğü delen bir haykırış oluyor bu slogan. Bazen kendilerini yargılayan İngiliz mahkemelerinde, bazen idam sehpalarında, bazen de bir eylemin coşkusuyla atılan sevinç naraları…

Başta da anlatıldığı gibi fevkalade bir halk ve vatan sevgisiyle donanımlıydı bu gençler. Yaptıkları her eylemi halkı uyandırmak ve yaptıkları hiçbir eylemi halka zarar vermeden gerçekleştirmeleri halkına ve vatanına duyulan sevginin soyut bir sevgi değil tamamen somut altı dolu bir sevgi olduğu filmde ince ince işlenmiştir. Evet gerçekten de öyledir devrimcilerin sevgisi düzenin milliyetçilikle beslediği kafatasçı bir anlayışın sevgisi değildir. Emekçi halkın dökülen terine sevgidir, üreten halkın ürettiğine duyulan sevgidir. Yoksul, aç ama asla boyun eğmeyenlere yakışan sevgidir devrimcilerin sevgisi. Ustaların dediği gibi halk dediğin deryadır uyur uyur uyanır… Zalimden, zalimin zulmünden hesap sormasını billir, çalışan ve üretenin kendisi olduğunu ama yine kendisinin aç olduğunu bilir açlığının da hesabını sormasını bilir .

Ölmek ve öldürülmek : Hıncının kızıllığında belli belirsizdi bu fark…

Haklılığı, bedeli ne olursa olsun savunmak gerekir. Birçoğumuzun yolu ister istemez düşer “adalet” saraylarına. Çalarız o sarayların kapılarını belki adalet çıkar diye. Şu da bildiğimiz bir gerçek ki o kapıların ardında suçlular aklanır, katiller ödüllendirilir. Peki adalet nedir, kim sağlar, kimin elindedir, gözü bağlı tanrıça Themis’in terazisinin kefesi ezilenden yana mıdır? Elbettte ki hayır. Adalet fabrikada çalışan işçinin emekçi elindedir, toprağı alnının teriyle sulayan köylünün elindedir.

Mahkemelerde yargılanan birkaç devrimci değil sadece, yargılanan halkın umudu adalet özlemi ve kurduğu düşleridir. Bir gelenek vardır onyıllardan bu zamana gelen. Faşizmin mahkemelerinde yargılanan değil faşizmin mahkemelerinde faşizmi yargılayan olma geleneği. Bu gelenektir dik duruşumuz.

Filmimiz birçok ayrıntıyla birlikte genel olarak halk ve vatan sevgisini, devrimci duruşu, bağımsızlık özlemini işlemiştir. Mutlaka izlenmelidir.



Lagaan: Once Upon a Time in India
“Bir Zamanlar Hindistan”

Yapım: 2001 – Hindistan

Yönetmen: Ashutosh Gowariker

Oyuncular: Aamir Khan , Rachel Shelley , Gracy Singh , Raghuvir Yadav , Kulbhushan Kharbanda

Lagaan, İngilizler tarafından 1600’lü yıllarda başlayıp uzun yıllar devam eden sömürüyü ve sömürücülere karşı köylü Hintli’lerin ayağa kalkışının ve meydan okumasının filmidir. Lagaan’ın anlamı ise İngilizlerin Hint köylülerinden aldığı tarım vergisidir.

Filmimizin kahramanı olan Bhuvan köylü genç bir delikanlıdır. Filmde ilk olarak Bhuvan ile köyünü kontrolünde tutan, İngiliz Yüzbaşı’yla ormanda avlanırken karşılaşıyorlar. Bhuvan ve Yüzbaşı Russell. İngiliz yüzbaşı ormanda geyik avındadır. Bhuvan ise attığı taşlarla geyikleri ürkütüp kaçırmakta, İngiliz sömürgecinin ormanlarında hayvan avlamasına engel olmaktadır. Bu ilk karşılaşma önemlidir. Bhuvan kendi ormanını, toprağını, hayvanını sömürü için orada bulunan İngilizlere karşı korumaktadır. Buna karşı İngiliz yüzbaşı öfkelenmiş bir şekilde Bhuvan’ı tehdit etmektedir.
İngiliz sömürge yönetimi sırasında, Champaner adındaki küçük tarım köyünde, bütün gözler gökyüzüne çevrilmiştir. Son yağmur mevsimi çok kısa sürmüştür, bu yıl da tek bir damla yağmur bile düşmemiştir.

Endişelenen köylüler bir yandan verginin bu yıl iki katına çıkarıldığını öğrenirler. Bhuvan adında genç bir çiftçinin önderliğinde, eyaletin racasını görmeye giderler. Raca onlara bu konuda yetkisi olmadığını, kararın İngilizler tarafından verildiğini söyler. Kaprisli, öfkeli ve kibirli yüzbaşı Russell, köylülere kendi subaylarından oluşan bir takımla kriket maçı teklif eder, ne var ki köylüler bu oyunu hiç bilmez. Maçı kazanırlarsa, üç yıl boyunca Lagaan’dan bağışık tutulacaklardır; kaybederlerse, Lagaan üç katına çıkacaktır. Bhuvan bu maç teklifini kabul eder.

Kabul ettiği maçı kazanmaları gerçekten zordur köylüler için. Ama ortada hem bir bağımsızlık savaşı vardır hem de yokluk içinde geçmeyecek zamanlar vardır. Bhuvan bağımsızlık savaşlarının, içinde birçok küçük savaşların ve zaferleri barındırdığını bilerek bu savaşa girmişti. Tüm eyaletin üç yıllık geleceklerinin kaderi vardır bu maçta, kaderi bu adamların elindedir. Köylülerin çaresizlikleri, umutsuzları, hayal kırıklarının üzerine bir umut bir çare olarak geldi bu maç. Baştan adil olmayan bir yarışta, mücadelede adalet istediler.

Bhuvan kendine ve aynı köydeki insanlara güvenerek maçı kabul ediyordu. Burada filmin üzerinde ısrarla durduğu sadece savaş meydanlarında değil birçok alanda bağımsızlık savaşının olduğu gösterilmek istenmiş. Baştan kaybettiklerini düşünerek Bhuvan’ın kararına karşı çıkan köylülere. “Evinizi yangından kurtarmak için yanmak zorundasınız.” diyerek girdi Bhuvan bu savaşa. Ev dediğiniz bazen bir toprak parçası, bazen koskoca bir ülke, vatan olur. Yangından kurtarmak için yanmak zorunda olduğunuz. “Bu maç tarla ve ekinlerimiz için. Kazanırsak üç yıl mutlu olacağız.”. Vergi ödemeyen halk mutludur çünkü. Kendi emeğiyle kendini geçindirebilen, emeğine göz koyulmayan, emeği çalınmayan halk mutludur. Kendi ekip kendi biçtiğinde mutludur. Bunlar filmin genel karakteristik ve sürekli vermek istediği özelliği diyebiliriz.

Bu kriket maçıyla olacak olan Bhuvan’ın savaşı, sadece Lagaan vergisine değil Kast sisteminin üzerine de sopalarla vuracaktır. Köylülere “Onlar pantolonla oynuyor ve adına kriket diyorlar. Biz peştemalle oynuyoruz ve gilli-danda diyoruz. Atalarımızdan beri oynuyoruz” der Bhuvan.
Köylüler maçı kabul etmesinden dolayı Bhuvan’a karşı öfkelilerdir. Köylüleri ikna etmek öyle kolay değildir. Bunun çılgınlık olduğunu ve desteklemeyeceklerini söylüyorlar. Kendi çıkarları için köylülere ihanet edecek olan Lakha, karamsarlığın inançsızlığın başını çekiyor. Ama Bhuvan inanmıştır. Bu inanç ve ısrarla her gün çoğalacaklardır.

Ancak Bhuvan’ın aldığı kararın doğruluğuna inancı çok fazla. Bunu annesi ile olan konuşmasında görebiliyoruz. “Sen söyle anne. Tohumları ekmek için toprağı süren kim? Biz. Sulayan kim? Biz. Niye onların kesesini dolduralım?” Ayrıca yine Bhuvan’ın söylediği şu sözler filmin içinde önemlidir. “Sadece düşleri olanlar, onları gerçekleştirebilir. “ Bhuvan bir düşün peşinde bir maç veya savaşa girmiştir.

Köylülerin takımını oluşturanların kişisel özelliklerine göre bir strateji kurarlar. Kişisel becerilerini, özelliklerini, yerelliklerini/köylülüklerini ve kültürlerini yansıtıyorlar, buluşturuyorlar oynadıkları oyunla. Biri sapan gibi hızlı atıyor topu, biri gücü ile çok uzaklara vurabiliyor. Kiminin tutkusu, kiminin hızıdır bu özellikler. Bu oyuncular içinde İsmail adında bir oyuncu vardır. Köy, Müslüman köyü değildir ancak İsmail Müslümandır. Hint toplumu içinde ki çok kültüre, inançlara bir vurgu ve göndermedir.
Yüzbaşı Russell’in kibri filmde sürekli gösterilir. Burada verilmek istenen aslında işgalcilerin kibridir. Yüzbaşı orada tüm sömürücüleri göstermektedir İşgal ettikleri topraklardaki halk hep aşağıdadır onlardan. Aptaldırlar, zayıftırlar, cahildirler. Kendilerini yönetip, yönlendirecek bir efendiye ihtiyaç duyarlar. Onlar olmasa gelişemezler, aç kalırlar. Onlara bağlı olmak zorundadırlar. Silahlarının güçlerinden dolayı kendilerini güçlü, güvende ve yenilmez sayarlar. Birde buna karşı yönetmen birleşmiş halkın öfke ve cesaretlerinin, kararlılıklarının en büyük silah olduğunu, önüne geçilemez bir güç olduğunu gösterir. Bunu film boyunca görebiliriz.

Filmin yine önemli bir sahnesi de Arjan isimli köylünün yüzbaşının saldırısına uğramasıdır. İngiliz’in atı kadar değeri yoktur Hint köylüsü Arjan’ın. Hem köylüyü aşağılayıp eğlenecek, hem vergisini alacak. O kadar güveniyor kendine İngiliz. “Çizmelerimiz altında ezilmeye devam edeceksiniz.” diyerek gösteriyor bunu.

Ancak Arjan’ın “Sahip, taban ne kadar kalın olursa olsun yine de aşınır. Sonra çiviler batmaya başlar.” diyerek cevaplaması köylülerin birlik olduklarını göstermeye başlıyor…

Bir gün emperyalistlerin ayak izleri silinene kadar dünyadan, halklar vatanın bağımsızlığı için savaşmaya devam edecek. Birlikte kazanmanın, birlikte başarmanın hazzını keyifle izleyelim…



Gada Meilin

Künye: Gada Meilin Yapım Yılı 2002, Ülke Çin Yönetmen: Feng Xiaoning Süre 115 dk.

Ä°lgili resim

Gada, sonsuz bir maviliğin altında uçsuz bucaksız parıldayan çayırlığın ortasında duruyordu. Burası Gada’nın vatanı ve Gada’nın halkı, yoldaşları aynı maviliğin altında onun arkasında bekliyorlardı. Hepsinin yüzünde yaşanan tüm acıların gerginliği vardı. Ve hepsinin gözlerinde aynı çığlık vardı. Hepsi güneşin kolları arasındaydı. Güneş sanki gökyüzünün her yerindeydi.

Nereye bakarsan bak güneş, altın bir tepsiden saçılan alevler gibi alıyordu insanın gözünü. Gada yüzünü rüzgara döndü ve yoldaşlarına seslendi: Rüzgarı karşımıza alarak geri çekiliyoruz!

Ve bataklığa doğru geri çekilmeye başladılar. Hiç kimse ne olduğunu sormadı. Hiç kimse bir adım dahi geri adım atmadı. Vatanını ölüm pahasına savunan bir avuç adam ve kadın yüzlerini rüzgara dönerek bataklığa doğru ilerlemeye devam ettiler.

Önlerinde“Meilin” yani kılıcını halkın mutluluğu için kullanan önderleri olduktan sonra ölümün her türlüsü vız gelirdi onlara. Ve elbet bir bildiği vardı Gada’nın. Yoksa düşman kuvvetleri tepelerin ardına toplarını dizip beklerken kolay hedef olmak akıl karı değildi. Ve amansız top atışları başladığında yeterince uzaklaşmışlardı.

Gada’nın çocukluğundan bu yana duyduğu bir atasözü vardı: “Çayırlar yalnızca sürüleri beslemez, aynı zamanda ateşi de besler”. Vatanlarını işgal edenlere, yalınkılıç savaşanların karşısına topla tüfekle çıkanlara elbette ateşle karşılık vereceklerdi. Çünkü ateş onların dostuydu. Tıpkı rüzgarın da olduğu gibi. Kendisini aşağılayıcı gözlerle izleyen düşman ordusunun komutanının gözlerinin içine baktı Gada.

Sonra yayının ucuna yerleştirdiği ateş topunu çayırlığın orta yerine gönderdi. Rüzgar atının üstünde dörtnala giden bir süvari gibi topçuların ve komutanın üzerine doğru gidiyordu. Ve rüzgarın peşinde güneşin sıcağını ve aydınlığını geride bırakacak bir alev topu büyüdükçe büyüyordu. Vatanını savunan bir avuç karşısındaki silahlıüniformalı bir orduyu yuttu alev topu. Gada’nın ve yoldaşlarının zaferini ateş, rüzgar ve toprak doğurmuştu.

Gada Meilin, 2002 yılı Çin yapımı bir film. 1930’lu yıllarda geçen filmde Moğolistan’ın sonsuz çayırlıklarında yaşayan yoksul insanların arazilerini ve köylerini nasıl ölümü göze alarak savunduğunu anlatıyor.

Filmin kahramanı ise Gada. Gada, çocukluğundan bu yana “meilin” yani halkının huzuru ve mutluluğu için kılıç kuşanıp adalet dağıtan bir savaşçı olmayı düşler. Çünkü yaşadığı yeri ve insanlarını çok sevmektedir Gada.

Onun bu isteği feodal beyin yanında korumalık yaparken gerçekleşir ve bey onu “meilin” yapar. O artık Gada Meilin’dir. Büyük bir coşkuyla halkın içinde çalışır onları dinler. Bu arada evlenir ve ona destek olan bir eşi olur. Fakat Gada’nın gördükleri duydukları hiç de tahmin ettiği gibi değildir. Yaşadıkları toprakların satılacağını öğrenen halk huzursuzdur ve Gada Meilin’den bir çare beklerler. Gada ise bey ile görüşüp bu konuyu çözebileceğine emindir.

Ama Gada’nın bilmediği bir şeyler vardır. Emperyalizm beyleri satın almıştır ve bu feodal beyler büyük bir ihanet içindedirler. Vatanlarını parça parça satarlar. Yasalar, kanunlar sadece göstermeliktir. Halkın en temel talepleri kurşuna boğulur.

Gada’nın aklında tek bir şey vardır: Eğer o bir ‘meilin’ olmuşsa, her ne pahasına olursa olsun halkı için mücadele etmesi gerekir. Öyle de yapar. Beyin karşısına dikilir halkı adına bu yanlıştan vazgeçmesini söyler. Bey ise cevabını Gada’yı zindana attırarak verir.

Tutsak düşen Gada’yı eşi ve yoldaşları zindanlardan çekip alırlar. Ve artık geriye kalan tek şey, beylerin ve hükümetin halkı mecbur bıraktığı tek şey, kılıç kuşanarak düşmanı alt etmektir. Bunu başarırlar da. Ancak direniş yeni başlar. Bundan sonra her şey daha zor olacaktır. Ve büyük bir mücadele başlar. Gada, savaşın içinde kurmaylığı öğrenir, savaşmayı öğrenir, nasıl yaşanılacağını, nasıl ölüneceğini öğrenir.

En büyük destekçisi eşi ve çocukluk arkadaşı usta güreşçi Bater’dir. Her ikisiyle de beraber dövüşmüş, beraber ölümlerden dönmüştür. Büyük alevler düşmanı yuttuktan sonra daha gerilimli, daha politik bir savaş bekler onları.

Gada Meilin sömürüyü, zulmü, çıkar uğruna vatanı satmayı, ihaneti ve savaş gerçeğini başarılı bir şekilde işleyen bir film. Anlatmak istediğini iyi anlatıyor. Özellikle filmin detaylarında gizli bazı unsurlar çok düşündürücü ve öğretici. Filmin başından beri bozkırın ortasında enstrümanıyla hüzünlü ezgiler çalan bir adam yer alıyor. Akıp giden zamanı ve yaşananlara yapılan tanıklığı simgeliyor bu. Dökülen ezgilerin hüzünlü olması ise halkın çektiği acıları çağrıştırıyor izleyenlere. Bunun dışında filmin içinde birçok imge var. Ve bunlar filmin daha etkileyici olmasını sağlıyor. Yönetmen bu öğeleri ustaca kullanmış. Sonuç olarak filmin ardından zihnimizde ölümüne vatanına bağlılık ve feda ruhu yer ediyor

Günümüze ve ülkemize dönersek filmin bize anlattıklarını birçok olayla somutlayabiliriz. Bugün emperyalizmin saldırıları katmerlenmiş durumda. Zalim daha zalim ve halkın direnişini kırmada biraz daha ustalaşmış durumda. Ama bir de büyük bir gerçek var ki günümüz emperyalistleri ve onların işbirlikçileri bunu duymak bile istemiyorlar ama Gada Meilin’ler bugün çoğaldılar ve rüzgar hala bizim arkamızdan esiyor.



SON SAVAŞÇI

Filmin orjinal adı: Centurion
Yönetmeni: Neil Marshall
Oyuncular: Michael Fassbender, Dominic West, Olga Kurylenko
Yapım: İngiltere, 2010
Vizyon tarihi: 22 Ekim 2010
Süresi: 1s 37dk

Köleci dönemin Amerika’sı olan Roma imparatorluğu her yeri işgal ediyor.
Talanla, katliamla işgal ettikleri yerlerdeki halkları köle haline getiriyor.
Filmin geçtiği tarih, M. S. 117 yılıdır.

Britanya’da bir kavim, Romalıların işgaline karşı güçlü bir direniş sergiliyor; gerilla taktikleriyle savaşmaya başlıyorlar.

Direniş esas olarak, geriye kalan son savaşçı Quintus Dias’ın etrafında gelişiyor ve film, onun öyküsünü anlatıyor.
*
Film boyunca, savaş, direniş, feda üzerine çeşitli tartışmalar yapılıyor.
Gerilla savaşı, yeni bir savaş türü. Sonu olmayan, bitmeyen bir savaş gibi. Ama tek direniş yolu o oluyor bazen.
*
İntikam önemli bir duygu. Bununla savaşıyor ve hesap soruyorlar..
Romalıların talanı, işkencesi ve talanı bir kavmin intikamla dolmasına ve yenilmez bir savaş örneği yaratmasına neden oluyor. Eğer intikam almaya karar vermişlerse yemeden, içmeden, uyumadan takip ettiklerinin peşinden gidiyorlar. Taki intikam alana kadar.
*
Filmin felsefi belirlemeleri var: Görev ve onur herşeyden önemlidir.
Sözünde durmayan adam hayvandan farksızdır.
Yüzlerine mavi boyayı sürdüklerinde bu ya görevlerini başaracaklar ya da mezara gidecekleri anlamına geliyor.



Gökkuşağı Savaşçıları – Warriors Of The Rainbow

Ä°lgili resim

Vizyon Tarihi : 2011-09-09

Yapım : Tayvan (2011)

Süre : 2 saat 24 dakika

Filmin Ödülleri : 10 Ödül & 20 Adaylık

Senaryo: Te-Sheng Wei

Toprak; işgalci çizmeleri altında ezilince evlatlarıyla haykırırmış…

Gökkuşağı Savaşçıları filmi, Çin’in Japon işgalcileri tarafından yıllarca sömürülmüş olan bir bölgesinde geçiyor. Çin-Japon savaşında savaşı kaybeden Çin, savaş ganimeti olarak yerlilerin yaşadığı bu bölgeyi Japonlar’a veriyor.

İşte biz bu filmde Gökkuşağı Köprüsü’nde atalarıyla buluşmak için yaşayan yerli kabilelerin halkını, vatanını nasıl savunduğunu izliyoruz. 7’sinden 70’ine direnenleri…

İşgalciye karşı savaşa giden erkeklerin aklı arkalarında bıraktıklarında kalmasın diye, düşmana yakalandıklarında tecavüze uğramasınlar diye kendilerini ağaçlara asıyorlardı, kadınlar ve çocuklarını öldürüyorlardı. Teslim olmak yerine, onurlarını kaybetmek yerine.

“Vahşi” diyordu onlara işgalciler. Oysa “uygarlık” getirdik diyerek binlerce yerliyi kılıçtan geçiriyorlardı, yerlilerin çocuklarını devşiriyorlardı. Neden? Korku salıp sindirmek ve uygarlıklarını sorunsuz bir şekilde kurmak için. Yani uygarlık için her türlü vahşiliği yapıyorlardı. Ama onlar “vahşi” kelimesini yerliler için, vatanını, topraklarını, doğasını, ormanlarını, hayvanlarını, onurunu, namusunu, karılarını, çocuklarını, ailelerini, evlerini korumaya çalışanlar için kullanıyorlardı.

Muna.. Japon işgalcileri topraklarını talan ettiğinde henüz bir çocuktu. İşgalcilere aman vermeyen bir komutanın oğluydu. Babasının Japonlar tarafından savaş meydanında öldürülmesinin ardından onun bayrağını devraldı. Muna’nın yanında yürümeyenler de oldu. Teslim olanlar, işbirlikçileşenler çıktı. Kabileleri direnişe katmak için emek vermekten kaçmayan Muna, halkına ihanet eden Kabile şefleriyle de asla uzlaşmadı. Savaş öyle kolay olmayacaktı. Bazen senelerce bir su dinginliğinde beklemek gerekecekti. Bu onursuzluğu sineye çekmek değil ama kalbin işgalcilere öfke doluyken susmak gerekecekti bazen. Ve vakti gelince çağlayanlar gibi taşmak, önüne kattığını savurup atmak…

Ä°lgili resim

Film iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde işgali, ikinci bölümde direnişi izliyoruz. İşgal ve direniş… Biri varsa öteki de mutlaka varolan. Emperyalizmin olduğu bir dünyada direnenlerin olmaması mümkün değil. Bunca baskı, soygun, talan karşısında onurunu, namusunu korumanın, insanca yaşamanın tek yolu direniş çünkü. Boyun eğdirilmiş bir halk olmayı kabul etmiyor yerli kabileler. Tabi işbirlikçi yerliler de var. İşgalcilerle uzlaşarak hayatta kalmayı değil, atalarının ruhunu yaşatmak için, ona benliğini kazandıran kültürü için ölmeyi tercih ediyor direnenler.

Filmde dikkat çekilmesi gereken bir yan da, yerli kabilelerin sayı ve askeri donanım anlamında Japonlarla boy ölçüşemeyecek durumda olmalarına rağmen Japonlar’a çok büyük kayıplar verdirmeleri. Bunun nedeni ise çok basit. Çünkü Japonlar işgalci. Yerliler ise o toprakların sahibi. İşgalci dağları tanımaz, nehirleri tanımaz, halkı tanımaz. Ama yerli, en küçük taşına kadar avucunun içi gibi bilir. Nerede ne var bilmiyor. Yerliler ise her bir taşını, ağacını biliyor. Doğa yerlilere dost işgalcilere düşman olur böylece. İşgalciler hırsız, doymak bilmez, katil. Bu yüzden her türlü yaratıcılıktan yoksun. Yerliler ise topraklarını seviyor, halkını seviyor. Savaşta her türlü yaratıcılığını kullanıyorlar. İşgalciler her türlü silaha sahip, binlerce.. Yerliler toprakları için son kişi kalana kadar kendilerini feda ediyorlar. Gelecek kuşaklara özgür topraklar bırakabilmek için, teslim olmanın lanetini yaşamamak için.

O gün yerlilere böyle saldırdı işgalciler. Bugün de işgalci emperyalizm McDonalds’larıyla, dergileriyle, müziğiyle, iş adamlarıyla getiriyor uygarlığını… Bunların yetmediği yerde kan ve gözyaşı dökmekten çekinmiyor. Koca koca orduları, uçakları, tankları,bombalarıyla girdiği ülkelerde batağa saplanıp nasıl bir kağıttan kaplan olduğunu gösteriyor bize.

Sonucu emperyalizme karşı silahıyla hesap soran Kahraman Altun’un şii- rinde arayalım.

Hey sen!… Anarşist dedikleri.

Vahşice işkenceler görürken, dört duvar ardında.

Ve direncinin ve öfkenin

ve halkına bağlılığının

Ve onca işkenceye rağmen konuşmamanın

verdiği onurla Ve, ve, ve !

Bileklerinin kelepçeli olmasının verdiği cesaretle yumruklanırken vücudun Dışarıda konuşan medeniyet sana terörist diyorsa,

sana vahşi diyorsa, Biz vahşiyiz Oligarşi! kolla kendini…



Uyuyan Ses – La voz dormida

Yönetmen Benito Zambrano

Oyuncular: María LeónInma CuestaAna Wagenerdevamı

Ülke İspanya

“Bu film; mezar başlarında sessizce ağlayan, mahkumlar için kendilerini feda eden, karakollarda, hapishanelerde ve infaz mangaları önünde hayatını yitiren tüm kadınlara bir saygı duruşudur.”

Cumhuriyetçilerin safında direnen kadınlar, İspanya’nın, ”Zil, Şal ve Gül”den ibaret olmadığını göstermiş, İspanya’nın her karış toprağına kanlarıyla ”No Pasaran!” yazmışlardı.

Bu film, Franco rejimindeki, faşizmin pençesindeki kadınların hayatlarını anlatıyor. Katledilen, işkence gören, babasız / kocasız / kardeşsiz bırakılan kadınları…

İspanyol senarist ve yönetmen Benito Zambrano’nun, 2011 yapımı La Voz Dormida’sı (The Sleeping Voice), Madrid doğumlu Dulce Chacón’un aynı adlı romanından uyarladığı bir film. Dilimize Uyuyan Ses olarak çevrilmiş.

Yoldaşlıklarından başka dayanacak ne bir yargının ne bir kurumun olduğu, kilise ve yönetimin el ele; içi ajanlarla, ihbarcılarla dolu faşist rejimine boyun eğmeyen kadınların dayanışmasının öyküsüdür izlediğimiz…

1936 yılında “Cumhuriyetçi Halk Cephesi” yönetimine karşı başlayan İspanya iç savaşı, geride yaklaşık 600.000 insanın yaşamına mal olan bir vahşeti tarihe kaydederken, faşizme boyun eğmeyenler için bitip tükenmek bilmeyen on yılları da peşi sıra getirmiştir. Cumhuriyeti savunanların dağlarda mevzilenmesi ile onlarla ilişiği olduğu düşünülen herkesin yok edilmeye çalışıldığı 1940’lı yıllara mercek tutar Yönetmen Zambrano.

İki kız kardeş üzerinden örülen öyküde; savaş suçlusu Hostensia, hamile olduğu için cezası doğuma kadar ertelenen bir idam mahkumudur. Hortensia’nın  kardeşi Pepita ise politikayı, insanı ağına düşüren siyah bir örümceğe benzeten babasının görüşünü benimseyen ve rahibelerle aynı inanca sahip olduğunu sanan, okuma yazması bile tam olmayan bir kadındır. Ancak film boyunca yaşananlar onları, aynı mücadeleyi veren iki kadın haline getirecektir.

“zindanlar ve mezarlar politikayla ilgilenmeyen insanlarla doludur”



Ekmek ve Güller

Yönetmen: Ken Loach

Ülke: Fransa, İngiltere, İsviçre, İspanya, Almanya

Vizyon Tarihi: 2000

İşçi sınıfının medarı iftiharı yönetmen Ken Loach’un 2000 yapımı bir denemesi Ekmek ve Güller…

Bu filmde, bir grup göçmen işçinin patronlarına karşı başlatmış oldukları milyon dolarlık mücadenin ilginç serüveni beyazperdeye aktarılıyor. Bu hikayede, önce ülkeye yasadışı yollarla yeni giriş yapmış olan Maya’yı izleyeceğiz. Pilar Padilla’nın canlandırdığı Maya, Los Angeles’daki ofis binasında hizmetli olarak kendisine bir iş bulur. Ancak çalışma şartlarının zorluğundan dehşete düşen Maya, Sam (Adrien Brody) ile birlikte iş birliği yaparak, adi bir kapitalist olan zalim patronuna karşı girişilen mücadeleye katılır.
“Ekmek ve Güller” filmi bizlere örgütlü halkı hiç bir kuvvetin yenemeyeceğini bir kezde beyaz perdede göstermekte…

Amerikalı kadın işçiler 1912’de “Ekmek ve Gül istiyoruz” pankartıyla sokağa çıkmışlar ve bu onurlu direniş yıllar sonra Ken Loach’a ilham vermiş.



Gagarin

Yönetmen:  Pavel Parkhomenko

Ülke:  Rusya

Tür:  Tarihi

Vizyon Tarihi:  6 Haziran 2013

Gagarin, uzaya ilk giden Sovyet kozmonotu olan Yuri Gagarin’in hayatını anlatıyor.

İnsanlığın uzaya açılma savaşıyla birlikte, Sovyet insanının gelişimini anlatan bir film.

Uzaya ilk gidiş için havacı subaylar arasında elemeler yapılıyor, biraraya getirilip eğitiliyorlar. Teknik eğitimin yanısıra Sovyet insanı olarak, uzaya ilk çıkış misyonunun önemi vurgulanıyor.

İlk denemelerde teknik bir çok aksaklıklar yaşanıyor. Ama kozmonotların tümü de ölüm pahasına gönüllü oluyorlar.

Pilotlar arasında kıyasıya bir yarış vardır. Sonuçta Gagarin bu yarışın galiplerinden biri olur. Neden Gagarin’in seçildiğinin temelinde ise, bedensel güç ve teknik bilgiden çok iradi davranabilmesi, yoldaşlık ilişkileri ve soğukkanlı olabilmesi vardır.

Neden Gagarin’i seçiyorlar? Çünkü; Gagarin, gönüllü , istekli , mütevazı , inançlı , heyecanlı , alçakgönüllü , emekçi , moralli , fedakar… Ama en önemli özelliklerden biri de kendisini partlatmayan, kendiliğinden parlayan biri olması.

Gagarin’in uzaya çıkışıyla birlikte, kadın, erkek, yaşlı, çocuk, genç herkes, sanki anlaşmış gibi, hepsi birden Kızılmeydan’a ‘uzay bizimdir’ sloganlarıyla akın ediyorlar. Bu aslında, uzayı fethetme savaşından çok kapitalizmle sosyalizmin savaşıdır.

– Gagarin, bir köylü çocuğudur. Uzaya çıkanlar halk çocuklarıdır. Gagarin 1961’de uzaya çıktı. Sonraki bir çok uzay yolculuğunda da gönüllü olmasına rağmen, parti ve Sovyet hükümetinin onu korumak istemesinden dolayı, bu talebi kabul edilmemiş ve Sovyet pilotlarının yetiştirilmesinde görevler verilmiştir. Fakat Gagarin, 1968’de yeni bir uçakla yaptığı bir deneme uçuşu sırasında kazada hayatını kaybetti.

Gagarin filmi, insanlığın bilimsel, teknik ve politik gelişimini anlatan bir film.