181 GÜN: Bir Avuç Gökyüzünde Üç Yıldız

Yazar: Oktay Kelebek

Kitap Adı: 181 GÜN: Bir Avuç Gökyüzünde Üç Yıldız

Kitabını İndirmek İçin Tıklayınız

Halkın Kütüphanesi İçin Tıklayınız

ÖNSÖZ

Bazı insanlar bir Kuyu Tipi Hapishaneye kapatılır.

Devrimciler ise o duvarlardan dışarıya bir yol açar.

181 gün…

Bir insanın açlık grevinde geçirdiği 181 gün olarak anlatılabilir bu hikâye. Ama yalnızca böyle anlatılırsa eksik kalır. Çünkü 181 gün, yalnızca açlığın değil; iradenin, umudun, yoldaşlığın, dayanışmanın, bağlılığın, öfkenin ve insanın kendi varlığı üzerinde söz sahibi olma kararlılığının da hikâyesidir.

Oktay’ın kitabını okurken bunu düşündüm.

Ben 181 günü içeride yaşamadım. Ama dışarıda zafer günü için bir taş eklemeye çalıştım.

181 gün dışarıda her sabah umut ederek güne başlamaktır, bir mektubun yolunu gözlemek, bir telefon sesine kulak kesilmektir. Tek bir kişiye olsa bile kuyuların duvarlarını aşan ses olmaya çalışmaktır. Ve bazen hiçbir şey yapamamanın ağırlığını taşırken yine de hayata devam etmektir.

Oktay bu kitabı zaferden iki yıl sonra yazdı. Hem de Marmara 6 No’lu Hapishanesi’nde 7/24 kamerayla izlenmeye karşı yine süresiz açlık grevi direnişinde tek kişilik hücredeyken. Bu önemli.

Çünkü insan bazı şeyleri yaşarken yalnızca o ana odaklanır, mücadele eder. Sonra zaman geçer ve dönüp baktığında, aslında ne yaşadığını anlamaya başlar. Bu kitap biraz da o geri dönüşün hikâyesi.

İlk günlerin belirsizliğinden giderek öğrenilen direnişe; birlikte yaşamanın ayrıntılarından ağırlaşan günlere; sessizlikten mizaha; infaz hâkimliği yolculuklarından 181. günün getirdiği sonuca kadar yaşananları geleceğe emanet etmek.

Çünkü unutmak yalnızca hatırlamamak değildir. Bazen yaşanmış olanın anlamını da kaybetmektir. Oktay’ın kitabı bu yüzden yalnızca bir anı kitabı değil. Bir gelecek ısrarıdır. “Bunlar yaşandı” deme biçimidir.

Gökyüzünün, insan sesinin, havanın yasaklandığı Kuyu Tipi… Bir avuç görünen gökyüzünden sadece üç yıldızı görmek… Diyafondaki metalik ses…

Bu kitabı okudukça bir kez daha anlıyoruz ki Kuyu Tipi yalnızca bir mekân değil. Bir iradeyi sınamak için kurulmuş bir düzen.

Ve Oktay’ın anlattığı şey, o kuyunun içinde insanın kendisine ne kadar yer açabildiği; koşulları kabul etmeden, kökten değiştirmek.

Çünkü koşullar insanı küçültmeye çalışırken insan bazen kendi dünyasını büyütmenin yollarını buluyor.

Birlikte çay içerek. Birbirine mektup ulaştırarak. Gülerek. Tartışarak. Öğrenerek. Öğreterek. Ve en önemlisi, “BİZ” diyerek.

Kitabın en güçlü taraflarından biri de burada. Direniş yalnızca büyük cümlelerde yaşamıyor. Gündelik hayatın içinde yaşıyor.

Oktay, ilk zamanlarda açlık grevini ne kadar bildiğini sandığını ama aslında 181 gün boyunca onu yeniden öğrendiğini anlatıyor.

Bu, bana göre kitabın bütün ruhunu anlatıyor. Çünkü direnmek de öğrenilen bir şey. Mücadele etmek de. Birlikte yaşamak da. Devam etmek de. Ve belki en önemlisi, insanın en insan yanını koruması da.

O yüzden bu kitabı yalnızca bir “açlık grevi kitabı” olarak okumak haksızlık olur. Çünkü burada açlıktan çok daha büyük bir şey anlatılıyor:

Bir insanın kendi iradesini teslim etmeme mücadelesi.

  1. günde F Tipi bir hücrede geldi zafer…

Zafer bazen büyük kalabalıkların önünde ilan edilen bir şey değildir. Bazen bir hücrenin içinde, kimsenin görmediği bir anda verilen bir karardır: “Devam edeceğim.”

Bazen bir insanın yanındakine söylediği tek kelimedir: “Buradayım.”

Bazen bir mektubun ulaştığını bilmektir. Bazen ağız dolusu gülmekten vazgeçmemektir. Ve bazen 181 günün sonunda, hâlâ yoldaşının gözlerinin içine umutla bakabiliyor olmaktır.

Dışarıdaki 181 gün.

TAYAD’lıların, inananların, mücadele edenlerin, özleyenlerin, umut edenlerin 181 günü.

O günlerde hayatın olağan akışı devam ederken bizim için zamanın ölçüsü başka bir şeydi.

Bir mektup. Bir pankart. Bir haber. Bir duvar gazetesi. Bir ziyaret. Bir telefon. Küçük bir gazete haberi için çalınan kapılar. Bazen birkaç kelime.

Ve insan anlıyordu:

Duvarlar insanları birbirinden ayırabilir. Ama bir insanın yoldaşının hayatındaki yerini ortadan kaldıramaz.

Bu kitabı okurken yalnızca “Oktay 181 gün boyunca ne yaşadı?” diye sormayın.

Bir de şunu sorun:

Bir insanı 181 gün boyunca direnmeye iten şey nedir?

Ve daha önemlisi:

Bir insan, bütün koşullar onun elinden alınmaya çalışılırken geriye neyi bırakmaz?

Bu soruların cevabını Oktay kendi hayatından veriyor. Cem ve Mehmet Amca’yla yaşadıkları o kuyudan veriyor.

Benim cevabım ise daha basit:

İnsan bazen sahip olduklarıyla değil, vazgeçmedikleriyle kendini var eder.

Oktay’ın bu kitapta anlattığı 181 günün yalnızca tanığı değilim. Ben o günlerin dışarıdaki tarafıyım. Bu yüzden onun yazdıklarını okurken bazı cümleleri ilk kez öğrenmedim. Bazılarını yıllardır taşıyorum. Ama ilk kez onun gözünden gördüm.

Hapishanede bir hücrenin içinde zaman nasıl geçiyordu?

Günler birbirine nasıl ekleniyordu?

İnsan neyi düşünüyordu?

Neye gülüyordu?

Neyi özlüyordu?

Bir insan 181 gün boyunca bedeninin sınırlarıyla mücadele ederken zihnini ve iradesini nasıl ayakta tutuyordu?

Bu kitap bütün bu soruların cevaplarını tek bir cümleyle vermiyor. Bunun yerine bizi o günlerin içine götürüyor.

Bazen ağır bir sessizliğin içine. Bazen bir kahkahanın ortasına. Bazen bir hücrenin kapısının önüne. Bazen bir mektubun birkaç satırına. Bazen de üç yoldaşın omuz omuza vererek kendilerine bir yol açmaya çalıştığı o hücrenin içine.

Oktay’ın anlattığı 181 günün benim için en çarpıcı taraflarından biri de şu: İnsanların dışarıdan baktığında yalnızca “direnmek” olarak gördüğü şeyin, içeride ne kadar büyük bir gündelik emek gerektirdiği.

Direniş yalnızca büyük sözlerden oluşmuyor.

Birlikte yaşamak. Birbirini kollamak. Moralini korumak. Öğrenmek. Öğretmek. Devam etmek. Ve bazen bütün bunların arasında gülmeyi başarabilmek.

Bu kitap; bilge bir çınar olan Mehmet Amca’nın gölgesini, Cem ile paylaşılan bir bardak çayın sıcaklığını ve her şeye rağmen hücrede çınlayan kahkahaları geleceğe taşımaktadır.

Oktay, 181 günün her anında direnmeyi öğrendiğini söylüyor. Belki de bu kitabın en önemli cümlelerinden biri bu.

Çünkü insanın direnişi de tıpkı hayat gibi hazır gelmiyor.

Öğreniliyor. Gün gün. Adım adım.

Bazen hata yaparak, bazen yeniden deneyerek, bazen yanındaki insanın deneyiminden güç alarak…

Ve zaman geçtikçe yalnızca beden değil, düşünce de değişiyor, güçleniyor.

  1. gün geldiğinde Oktay için artık yalnızca uzun bir sürenin sonu yok.

Bir iradenin vardığı yer var.

Oktay’ın 181 günü artık yalnızca onun hafızasında değil. Bu kitapla birlikte bizim hafızamızda da yerini alıyor.

Belki yıllar sonra 181 sayısı tek başına hiçbir şey söylemeyecek. Ama bu kitabı okuyanlar, o sayının içinde insanların olduğunu bilecek.

80 yaşındaki Mehmet Amca’yı bilecek.

Masa başında mimarlık yaparak paralar kazanmak yerine halkın sanatını yapan Cem’i bilecek.

Adlarıyla. Sesleriyle. Kahkahalarıyla. Yoldaşlıklarıyla.

Ve bütün bunların üzerinde, inançlarından vaz geçmeden “BİZ” olarak kalma ısrarlarıyla.

Çünkü bazı hikâyeler bittiğinde sona ermez.

Anlatıldığında başlar.

Bu kitap da şimdi başlıyor.

181 GÜNÜN HİKÂYESİNE HOŞ GELDİNİZ.

Başak Kavruker