Yalnız

Av. Aytaç Ünsal

Aslında, savaşçılar ve eylemciler için hapishanedeki zaman, hayatın önceliklerinin düzenlendiği bir çerçevedir. Eğer eylemci dayanışma bulduysa- yani eğer dayanışmayı
ulusumuzun kitlelerinin günlük mücadelesi içinde pratik bir ifadeye dönüştüren bir grup insana sahipsen o zaman hapsedilmiş eylemci, olağanüstü koşullar altında yapması gerekeni yapan savaşçıdır.
Zaman daralır, çünkü mücadeleyi desteklemek için uygun gördüğü şeyleri yapmaya -ister okuma , mücadele ya da diğer şeyler olsun-yetecek zamanı yoktur.
Bu durum benim için de geçerliydi.
Üst kattayım. Demir kapının açılıp kapanma sesi zaman ilerledikçe yaklaşıyor. Ses domino taşı gibi devrile devrile geliyor. Geldikçe büyüyor. Kapının şatafatlı açılma sesiyle birlikte bir konuşma uğultusu da duyulmaya başlıyor. Koridor kapısındaki kilit sesi de duyuluyor. Seslerin zulmün hiyerarşisinde nasıl bir emir erine dönüştüklerini düşünüyorum. Yankı yankı büyüyor sesler, duyuları hedefliyor.
Bu seslerin yıllar içinde törpü görevi görüp canlılığını, cesareti yok etmesi bekleniyor. Bana ise sadece aciz çığlıkları hatırlatıyor.
Botlar yine koridora dolmaya başlıyor. Gürültüyle konuşuyorlar. Ellerini kapıya atıyorlar. Her günkü rutinle konuşmaya devam ediyorlar. “Galatasaray’a ne oldu öyle ya”, “hu ha ha”…
Kapı bir kez daha tantanayla sanki aklımda yüreğimde bir yenilgi kapısı açabilecekmiş gibi açılıyor.
Oysa kaç kez yenildi karşımızda. Botların merdivenleri çıkma seslerini duyuyorum.
Lacivertler geliyor. Sonra birbirlerine sesleniyorlar. “Bir say”… “bir başkanım”… kendi kendilerine konuşup beni sayıp gidiyorlar
Alt katta oturmuyorum. Ya da bekledikleri gibi ne ayağa kalkıyorum ne hazır olda bekliyor, ne de akşamları, günaydın gibi sözler dışında sayıma katılacak bir şey söylüyorum. Protesto için iki katlı hücrede üst katta oturuyorum. Gidiyorlar. Fakat yanılıyorlar. Beni bir kişi yani yalnız sanıyorlar. Oysa o an yanımda Ebru’muz var. Kuyularda açlıklarıyla direnenler, ekmek ve adalet isteyen milyonlar var. Onların boş hücrelere bakmaya alışmış gözleri bunu göremiyor. 11 günlük hücre cezası için konulduğum tek kişilik hücrede bunu 22 kez yaşadım. Sabah ve akşam.

Evet öyledir;
“yalnızlık” devletin elinde bir cezadır. Sizi tek başınıza içinde plastik masa, sandalye, ranza ve dolaplardan başka bir şey olmayan hücreye kapatarak “yola” gelmenizi beklerler. Düzenin yoluna. Yanında insan evladı, gözünün önünde, masa sandalyeden başka bir şey olmayan kişinin aklında ve yüreğinde bir şey kalmayacağını umarlar. Yalnızlık halka karşı kullanılan bir silah, bir düşmandır. Yalnızlığa bir silah olarak 63 milyar dolar harcandığını kaç kişi biliyordur. Kuyu tipi denilen hapishanelerin altı adımlık, tel kafesle kaplı hücrelerinde adalet isteyen insanların tek başına tutabilmek için bu kadar para harcamışlardır.

Peki hapishanede yalnızlığı bir silah olarak kullanan düzen bu silahı dışarıda kullanmaz mı?
Yalnızlığınıza bir de bu gözle bakın. Kendiliğinden, kötü insanların veya şansızlığın neden olduğu düşünülen, yalnızlığımız örgütlenmiştir, planlıdır. İçeride dışarıda, yalnız bırakmaya çalışırlar. Kendine mahkum olmuş biri güçsüzdür, umutsuzdur. Halkın bir araya geldiğinde kolayca yıkacağı duvarların yalnız olunduğunda korkutucu görüneceğini çok iyi bilirler. Bu nedenle içinde yaşadığımız düzen her yerde “ayrılmayı” bireysel olmayı anlatır.
Psikoloğu “Boşver, seni rahatsız edenlerle kes görüşmeyi” der. İnsanlar, sorunu kendinde değil, hep çevresinde aramaya sevk eder. Kitapları yalnızlığımız, acılarımızdan güzellemeler çıkarır, bunalımli hallere övgüler düzer. Yapay zekası aklımızı çalıp bizi telefona mahkum etmeye çalışır. Düzenin her ayrıntısındaki mesaj aynıdır. “Kimsenin yükünü çekme, hiç kimse için tatlı yalnızlığını bozmaya değmez.”

O yüzden “çok yalnız hissediyorum”, “yalnızım” sözleri, bireysellik denilen bir dinin ayetlerine, bir siyasi hareketin propaganda sözcüklerine benzer. Kendi dudaklarımızdan çıkıp beynimizin ürünüymüş gibi görünse de, bu sözcükler bize ait değildir.
Diğeri, ekmeksiz bırakılan ve “açım diyen” birini, açlığın asıl sorumlusu olarak görmek gibidir.
Aslında yalnızlığımız açlığımızdır.
Görünmez hücremizdir.
Bunu yok etmeye, farketse de yalnızlıkla bir düşman gibi mücadele etmeyen, onunla uzlaşan, hücresini, yaşadığı zulmü savunan bir tutsağa döner. Dışarı çıktığında bile hücresine koşa koşa dönmek isteyen tutsağa… Hücre kim, ne hissederse hissetsin, hiçbir zaman güzel değildir. Çirkeftir, çirkindir, ölüm kaynağıdır.
Düzenin yalnızlıkla mücadele yöntemi de yalnızlıktır. Yalnızlıktan kurtulmak için daha çok yalnızlığı önerirler. Yalnız kalmanın ilk etkilerinden, bedellerinden kurtulmuş gibi görünür. Gerilmemek için bir tartışmaya girilmemeye başlanır. Sinir olamamak için duygular paylaşılmaz. Olumsuz sözler ihtimalinden korkup sohbet başlatılmaz. Almanya’da, Avrupa ülkelerinden bireycilik hikayeleri vardır. Sofrada başka biri ekmeğe dokunduğu için ekmeği yiyemez hale gelen insanlar. Sonuç budur; bir ekmeği bile paylaşamayacak hale gelmek. Kaçınıldığı sanılan bedelleri ödememek. İşte bu büyük benleri yaratır.

Yalnızlığın sahte cennet çözümlerinin kofluğunu hepimiz biliriz. Tanıdığımız bir insana merhaba demekten bile alıkoyan isteksizliğini, bunalımını. Yalnızlık egemenlerin elinde zincirimizdir, kuyu tipi hapishaneler de onun somut halidir. Bu saldırıya emperyalizmin tecrit hapishanelerinde 41 yıl yalnız bırakılmaya çalışılmış ama 74 yaşında çoğalarak o hücreden çıkmış İbrahim Abdallah işte böyle cevap verir. Ülkemiz de ABDALLAH’larla doludur. 26 yıl tekli hücrede tutulmuş Ercan Kartal’lar, tutsaklığı 40 yılı aşacak olan Ali Osman Köse, yüzde 96 engelli olup üç gün Metris hapishanesinde tek tutulan hasta tutsak İrfan Yılmaz. İrfan Yılmaz hapishaneden mektubunda şunları yazıyordu “Yüzde 96 engelli olmama, şu mektubu bile kendim yazamama rağmen iyiyim. Yoldaşlarımın yanındayım çünkü(…) Ama halkın içinde olmak, onlarla birlikte aynı sorunları yaşamak ve aynı sorunlara karşı mücadele etmek çok daha güzel.”

Hepsi aynı şeyi söylüyor. Yalnızlık, teslimiyettir;
direniş, kuyuların dibinde bile halkla bağını korumaktır.
Hepsi soruyor, ne zaman ilaç kullanmadan insanlarla konuşamaz hale geldik, ne zaman birini sevmek böyle zorlaştı? Cevabı umudun “Yalnız değiliz, bütün dünya halkları ile birlikteyiz” sözlerinde. İstesek de istemesek de bir savaşın bir tarafı olduğumuzu anlamakta ve ödediğimiz bedellerin nedeninde duruyor.

(Yukarıdaki yazı, Tavır Dergisi’nin Mart-Nisan 2026 tarihli sayısından alınmıştır.)

Sosyal ağlarda paylaşın