Ayten ÖZTÜRK: “Bu davadan açıkça şu anlaşılır, işkenceyi anlatmak suç, işkence yapmak suç değildir.”

6 ay gizli bir işkencehanede tutulan Ayten Öztürk, işkenceleri anlattığı kitabından dolayı yeni bir davayla karşı karşıya.
Türkiye Cumhuriyeti yargısı, gizli işkencehane kurulmasıyla ilgili, buralarda Ayten Öztürk dahil onlarca insana işkence yapılmasıyla ilgili BİR DAVA AÇMAZKEN, Ayten Öztürk’ün bu işkenceleri anlattığı kitabı hakkında dava açtı.
Dava, 28 Eylül’de başladı. İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada Ayten Öztürk’ün yaptığı savunmayı aşağıda yayınlıyoruz (altbaşlıklar GHA tarafından konulmuştur):

“Dosya No: 2023/154
Sanık: Ayten ÖZTÜRK”

Bugün burada ben değil, işkencecilerin yargılandığı bir mahkemede olmam gerekirken, işkenceyi anlattığım kitabımdan dolayı ben yargılanıyorum.

Bu kitapta 6 ay boyunca yaşadığım işkenceleri anlattım. Bana bu kitapla ilgili “örgüt propagandası” iddiasıyla açılan bu dosyada işkenceden hiç bahsedilmemesi, görmezden gelinmesi dikkat çekicidir. Bu şunu düşündürtür: kitabın bütününde, yaşadığım işkenceleri anlattığım halde, işkenceden hiç bahsedilmemesi, işkencenin üstünün kapatılması, kanıksatılması ve meşrulaştırılmasıdır.

Kitapta anlattığım işkencelerle ilgili örgüt propagandasından bahsediliyor! Kitabın neresinde örgüt var? Orada ben tek başımaydım. Tek başına kapkaranlık bir hücrede! İnsansız, zaman kavramının dahi olmadığı, sadece işkence seslerinin olduğu ve sadece kendi beynimin içindeki düşüncelerle baş başa kaldığım bir yerde nasıl örgütten bahsedilebilir…

İşkence altında, tek başına bir insanın yaşadıklarının anlatıldığı bir kitapta nasıl örgütün propagandası yapılabilir. Böyle bir yerde aylarca tek başınıza kalsanız siz kafanızdan ne geçirirdiniz. Ya sevdiklerinizi ya da tarihten güç alabileceğiniz kahramanları, olayları düşünür güç almaya çalışırdınız. Ben de bunu yaptım. Mahir Çayan’ın adalı şiirini kafamdan geçirdim. Bunun neresi suç? Adalı şiiri, 50 yıldır her yerde okunan, benim gibi hücrede tek başına kalan, işkence altında olan birine umut veren, güç veren bir şiir…

Ayrıca kitapta Ümit İlter’in şiirinin yer alması da suç olarak gösteriliyor. Ama hangi mısrası suç savcı bunu söylemiyor.

Öyle görünüyor ki, sadece her iki şiirin şairleri nedeniyle örgüt propagandası olarak görülüyor.

İçimden şiirleri bile geçirmeyip ne yapmalıydım sizce?

“biliyorum
matarada su
torbada ekmek
ve kemerde kurşun değil şiir
ama yine de
matarasında suyu
torbasında ekmeği
ve kemerinde kurşunu kalmamışları
ayakta tutabilir

göz gözü görmez olmuş
tek bir ışık bile yok
yürek bir yaralı şahindir
döner boşlukta
belki bir şiir
bir şiir kırıntısı
çalar kapımızı umutsuz karanlıkta
yoklar yüreğimizi
iğilir yaramıza
dağıtır korkumuzu”

Hasan Hüseyin Korkmazgil

“AKLIMI YİTİRMEDİM. ÇÜNKÜ…”

Bana her vurduklarında, bana saatlerce sesli müzik dinlettiklerinde ne yapmalıydım? Ya da işkence yapılan diğer insanların seslerini dinlettiklerinde ne yapmam gerekirdi? Oturup saatlerce ağlamam, sızlanmam mı gerekirdi? Bitip tükense miydim? Aklımı mı yitirseydim. Bunu yapmak için ellerinden geleni yaptılar zaten; “Belki bir gün buradan çıkarsın ama akli dengen yerinde olur mu bilemeyiz” diyorlardı.

Aklımı yitirmedim. Çünkü; çok sevdiğim ve yıllar önce kaybettiğim ablamı, abimi ve yengemi de düşündüm. İddianameye göre onları düşünmem de suç! Bu iddianamede bu insanların nasıl katledildiklerinden bahsedilmiyor! Canımdan çok sevdiğim bu insanları nereden tanıdığım soruşturuluyor. Aynı evde doğup büyüdüğüm bu insanlar iddianamede geçiyor ve suç olarak gösteriliyor. Bunun neresi suç, örgütle, propagandayla ne ilgisi var. Ben bunları orada yaşadım, hissettim, düşündüm ve bunları yazdım. Tüm bunlar işkence altındayken, yani askıda, falakada, elektrik-elektroşok verilirken, tazyikli suda boğulmaya çalışılırken ya da saatlerce tabutlukta bekletilirken. O işkenceciler beni taciz ederlerken, tecavüz girişimlerinde, ben bu sevdiğim insanları düşünerek aklımı yitirmedim!

İşkencede açlık grevinde yaşadığım sağlık sorunlarından bahsetmem bile savcıya göre bir örgüt propagandası. Halbuki ben sadece yaşadıklarımı ve düşündüklerimi aktardım.

“BENİ HİÇLİĞİN, BİLİNMEZLİĞİN ORTASINA GÖMMEYİ DÜŞÜNÜYORLARDI”

Kitapta işkencecilerin, bana defalarca “sen burada ölsen kimsenin ruhu duymaz, umurunda da olmaz, kimsesizler mezarlığına atarız kimse bulamaz” dediklerini yazdım. Beni bir hiçliğin, bilinmezliğin, yalnızlığın ortasına gömmeyi düşünüyorlardı. Ali geldi aklıma… abisi yıllar sonra buldu kemiklerini…

Duymuşsunuzdur; Ali Yıldız adında bir gencin abisi yıllar önce günlerce ölüm orucu yaptı. Sırf kardeşinin kemiklerine ulaşmak için bedenini ölüme yatırdı. Bunu tüm dünya duydu. Ben de duydum. Ve sonunda Ali’nin kimsesizler mezarlığına gömülen kemikleri verildi abisine. Benim de kemiklerim belki yıllar sonra bulunur diye düşündüm. Çünkü kaçırılmıştım ve kaybedilmiştim. Kimse orada olduğumu bilmiyordu. Beni de kimsesizler mezarlığına gömme ihtimalleri olduğunu ve benim de kemiklerimin bulunacağını düşündüm.

6 aylık işkence sürecinden sonra tutuklanıp hapishaneye götürüldüğümde insana benzer bir yanım kalmamıştı. Bir deri bir kemik ve bedenimdeki yüzlerce yaramdan dolayı hapishane memurları beni içeri almadı bile. Tekrar hastaneye gönderip, darp raporu alınmasını istediler.

Hapishaneye girdiğimde birlikte kaldığım tutsakla çektirdiğim bir resim de dosyaya konmuş. Bu hapishanede çekilen bir resim. Hem de beni sarıp, sarmalayan, yaralarımı iyileştiren hücre arkadaşımla olan resmim konmuş dosyaya! Masanın üstündeki tavır dergisi hapishane denetiminden geçtikten sonra bize verildi. Hakkında herhangi bir yasaklama ve toplatma kararı olmayan bir dergi bile suçmuş gibi gösteriliyor. Fotoğraftaki kişiyle biz hücrede birlikteydik. Bu ülkenin hapishanesinde! O resim de hapishaneden çıkan bir resim. Bunun nesi suç?

Ülkemizde düşünce özgürlüğünden bahsedilir. Herkes istediğini düşünür, söyler değil mi? Bu anayasal bir hak! Peki neden benim kitabımda, Filistin’le ilgili yaptığım değerlendirme suç oluyor? Herkes aynı düşünmek zorunda mı? Filistin halkının yanında olmak, işgalci İsrail’le ilişkileri kesmeyi gerektirir. Öyle bir şey yok. Hem İsrail’le ilişkilerin bozulmaması için her türlü çabayı göster, hem de Filistin halkının yanında olduğunu söyle; Buna Filistin halkı bile inanmıyor artık.

Kendi kitabımda kendi fotoğrafım var. Savcıya göre bu da örgüt propagandası. Benim kendi görüntüm, yüzüm örgüt propagandası anlamına mı geliyor? Arkamdaki duvarda da Helin Bölek ve İbrahim Gökçek’in resimleri var. Grup Yorum üyesi olan bu iki insanı da tüm dünya tanıyor. Özgürce sanat yapabilmek için, konser yasaklarının son bulması için hayatlarını ortaya koydular. Tesadüf eseri fotoğraf çekilirken resimlerinin arkamda olması örgüt propagandası mı oluyor?

“(İddianamede) BENİM YAŞADIĞIM İŞKENCELERDEN, BANA İŞKENCE YAPANLARDAN HİÇ BAHSEDİLMİYOR

Şu an hayatta olmayan bu insanlar üzerinden suç yaratılmaya çalışılırken, benim yaşadığım işkencelerden, bana işkence yapanlardan hiç bahsedilmiyor. Bu davadan açıkça şu anlaşılır, işkenceyi anlatmak suç, işkence yapmak suç değildir.

“AKLIMI KORUDUYSAM, BU ŞEKİLDE KORUDUM”

Ben işkence altındayken Yorum ’un şarkılarından da güç aldım. Çünkü sürekli ya gelip konuşuyorlardı, beni ölümle, kimsesizler mezarlığına gömmekle tehdit ediyorlardı. Ya da işkenceyi sürekli çeşitlendireceğiz, gerekirse seni tedavi eder ayağa kaldırır tekrar ikinci aşamaya geçeriz diyorlardı. Saatlerce çok gürültülü yabancı müzik veya özlem üzerine duygusal müzikler dinletiyorlardı. Amaç, beni yalnız hissettirmek, moralimi bozmak, zayıf düşürmekti. Ben de çocukluğumdan beri sürekli dinlediğim Grup Yorum şarkılarını kafamdan geçirerek o ortamdan uzaklaşmaya çalışıyordum. Aklımı koruduysam, bu şekilde korudum. Suç olan Grup Yorum şarkılarını düşünmek , söylemek değil, bir insana fiziki ve psikolojik işkence yapmaktır.

“YAŞADIKLARIMI SİNEYE ÇEKMEMİ Mİ İSTİYORSUNUZ?”

Kitabın tamamını okudunuz mu bilmiyorum? Bu kitabın tamamında yaşadıklarımı anlattım. Aylarca elleri arkadan kelepçeli, gözleri bağlı, kafasında çuval geçirilmiş ve işkencecilerin istediği her saatte çeşitli işkencelerin yapıldığı bir kadın olarak yaşadıklarımı sineye çekmemi susmamı mı istiyorsunuz!

Bu ne demektir biliyor musunuz? İşkencenin sürmesi demektir. Bana işkence yapanların cezasız kalması demektir. Benim içimde açılan yaraların asla kapanmaması demektir. Hayır susmayacağım!

Burada yargılanması gereken ben değilim. Burada yargılanması gereken; yıllardır soruşturma gereği bile duymadığınız işkencecilerdir! 6 sene boyunca defalarca hakim karşısına çıktım. Bir teki bile işkenceyi soruşturma gereği duymadı. Neden? Savcılar kafalarını kaldırıp işkence yaralarıma bile bakmadılar! Suç duyurularıma ise takipsizlik verildi. Benim kitabım aynı zamandı bir suç duyurusudur. Gördüğüm işkenceyle ilgili yaptığım suç duyurularından hiçbir sonuç alamadım. Ben de sesimi bu kitabım aracılığıyla dünya halklarına duyurmaya çalıştım.

“SAVCI KİTABIMDA PROPAGANDA SUÇU ARAMAK YERİNE, ÇOK AÇIK OLAN İŞKENCE SUÇUYLA İLGİLENMELİYDİ!”

Ben bir işkence olayından bahsediyorum. Öyle bir günlük iki günlük de değil. Tam altı ay süren bir işkence sürecinden bahsediyorum. İddianameyi hazırlayan savcı kitabımda propaganda suçu aramak yerine çok açık olan işkence suçuyla ilgilenmeliydi. Benim kitabımda tek bir suç unsuru olmadığını hepiniz biliyorsunuz! Şunu da bilmenizi isterim. Benim yaşadığım işkenceleri, bu salonda olan herkes bir gün yaşayabilir. Gördük, duyduk, biliyoruz; bu ülkede işkence başta benim gibi devrimci-demokrat kesimler olmak üzere herkese uygulanıyor. Ama herkese!

Buna sessiz kalmak insanlık onuruna aykırıdır. Bundan dolayı burada ben değil asıl olarak işkenceciler yargılanmalıdır diyorum.

Ben 2,5 yıldır ev hapsindeyken çeşitli ülkelerden ziyaretime gelenler oldu. İtalya’dan bir yönetmen benim belgeselimi yaptı. Çok sayıda röportajlar yapıldı. Benim amacım herhangi bir örgütün propagandasını yapmak değil, işkence gerçeğinin duyulması, işkencecilerin cezalandırılması ve gizli işkence merkezlerinin açıklanması, kapatılmasıdır. Benden sonra hiç kimsenin aynı işkenceleri yaşamasını istemiyorum.

İddianamede Okmeydanı Mahallesi’nde kitabımın dağıtımının yapıldığına dair bir twit yer alıyor ben 2,5 senedir ev hapsindeyim. Kitabımı herhangi bir yerde dağıtamadım, İddianamede bahsedilen dağıtımdan da bilgim yok. Ben kitabımı evimde dağıttım. İmza günümü bile evde yaptım.

Yaşadıklarımı yazdığım kitabımdaki her satır düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındadır. Suç unsuru olabilecek tek bir ifade yoktur. Asıl suçluların, işkencecilerin cezalandırılmasını ve beraatımı talep ediyorum.

Sosyal ağlarda paylaşın