Halk Okulu’ndan Ziya Ulusoy’a: TARİH GERÇEKLERİ DAYATIR, KABUL ETMEYE ZORLAR!

ayse duzkan behic asci

Ziya Ulusoy’un Özgür Politika’da yayınlanan “Tecrit, F tipi saldırı ve direniş” başlıklı yazısına ilişkin Halk OKulu dergisinin tarihli 15. sayısında bir yazı yayınlandı. Aşağıda bu yazıyı paylaşıyoruz:

TARİH GERÇEKLERİ DAYATIR, KABUL ETMEYE ZORLAR!

MLKP, “Siyasi Yenilgi” Dediği 2000-2007 Büyük Ölüm Orucu Direnişi’nin Siyasi Zafer Olduğunu Kabul Etti! O HALDE ŞİMDİ, O DİRENİŞ TARİHİNİN İÇİNDE YER ALMAMANIN, YAPILAN STRATEJİK HATALARIN ÖZELEŞTİRİSİNİ VERME ZAMANIDIR!

Ziya Ulusoy: “AKP iktidara geldiğinde F tipi tecrit zindanını, avantaj olarak seleflerinden devralmıştı. … 2007’de Avukat Behiç Aşçı şahsında simgelenen direniş karşısında, belirli sayıda tutsağın belirli zaman görüşebilecekleri geri adımı atmak zorunda kaldı. … Zindanlarda ideolojik bakımdan boyun eğmeyen tavır … geçmiş zindan direnişi geleneği ve son olarak da 2000 ÖO direnişinden güç, cesaret alıyor, esinleniyor…

Bugün Grup Yorum’dan devrimci sanatçıların içerde ve dışarıda ÖO eylemi sürüyor. … Gerek ideolojik boyun eğmeme tavrı, gerekse zindan eylemleri, yalnız bırakılmamalı.” (Yeni Özgür Politika, 01/02/2020)

Oysa 20 yıldır MLKP ve Atılım dergisi 2000-2007 Ölüm Orucu Direniş için, “siyasi yenilgi” diyor..

Şimdi Ziya Ulusoy ne diyor; “(AKP iktidarı -bn-) 2007’de Avukat Behiç Aşçı şahsında simgelenen direniş karşısında, belirli sayıda tutsağın belirli zaman görüşebilecekleri geri adımı atmak zorunda kaldı.” diyor.

Dün MLKP, ölüm orucu direnişinin gereksiz yere sürdürüldüğünü, “inat edildiğini” söylüyordu.

Şimdi ne diyorlar; “Bugün Grup Yorum’dan devrimci sanatçıların içerde ve dışarıda ÖO eylemi sürüyor. Zindanlarda ideolojik bakımdan boyun eğmeyen tavır egemen. Bu tavır da geçmiş zindan direnişi geleneği ve son olarak da 2000 ÖO direnişinden güç, cesaret alıyor, esinleniyor.”

Yani o halde, 2000-2007 ölüm orucu direnişi, yenilgiyle değil zaferle sonuçlanmış!

Yani o halde, bu direnişler “anlamsız bir inatlaşma” değil, emperyalizmin ve faşizmin teslim alma politikasını boşa çıkarmadır.

Gerçekler kendini mutlaka dayatır ve kabul ettirirler. Dün, direniş sürecinin bedellerinden kaçarak, direniş gerçeğini inkar edenler, bugün artık inkar edilemez gerçek karşısında teslim oluyorlar.

Gerçeği; açık yüreklilik ve cüretle özeleştiri yaparak olmasa da dile getirmek zorunda kalıyorlar. Çünkü, devrimci mücadele; tek bir dönemlik bir süreç değildir, devrimci mücadele süreklidir ve sürekli olarak teslimiyet ve direniş tavrı kendini dayatacaktır.

Teslimiyette ısrar, tasfiye olmak ve bitişle sonuçlanır. Reformistleşen MLKP, bugün teslimiyet sürecinin ileri aşamalarındadır. Bu ileri noktalardan, zayıf da olsa direnişlerin yanında olmak, direnmek gerekir sesi çıkmıştır.

Bu ses, MLKP’nin kendi içinde de yaşadıkları büyük gerileme, inançsızlık gerçeğini gördükleri ve ifade etmek zorunda kaldıkları süreçte gündeme geldi. Yani artık MLKP gerçeklerden kaçamayacak duruma gelmiştir.

HATIRLAYALIM, 19 ARALIK KATLİAMI ve SONRASINDA NELER YAŞANMIŞTI?

2000 yılında emperyalizmin politikası ile Türkiye faşizmi “F Tipi hapishane” modelini Türkiye’de gündeme getirdi.

Bu hapishane modelinin temeli neydi?

Tutsakları tecrit et, katliamla, işkenceyle, baskıyla düşüncelerini inkara zorla, teslim olmaya zorla…

Neden bu politika hapishanelerde gündeme getirildi?

Çünkü, emperyalizm Kürt milliyetçiliğini uzlaşma, teslimiyet ve tasfiye politikası ile teslim aldığını ve etkisizleştirdiğini biliyordu. Devrimci hareketin kadrolarının ise önemli oranda hapishanelerde olduğunu görüyor, hapishanelerde başlatacakları yılgınlık ve teslimiyet sürecinin adım adım dışarıya da yayılarak örgütü kuşatacağını, etkisizleştireceğini hesaplıyorlardı. Böyle bir durumda ne yapmak gerekir?

Emperyalizmin ve faşizmin politikası karşısında politika geliştirmek, teslimiyet dayatmasını geri püskürtmek gerekir. Bunun için hapishanelerde Cephe tutsakları, ikna ettikleri iki örgütle birlikte direnme kararı aldılar ve 20 Ekim 2000’de Ölüm Orucu direnişine başladılar. MLKP direniş sürecinin içinde yoktu. Direnişe başlanmaması için politika geliştirdi. Sonraki süreçte direnişe başlamama tavrını şöyle açıklıyordu:

 “(…) Ölüm orucuna erken başlayanlar erken bir zafer beklentisi ile harekete geçtiler. Marksist-Leninist komünistler ve diğer devrimci örgütler bu aceleciliğe karşı çıktılar ve zamanı geldiğinde onlarca savaşçısıyla bedenlerini ölüme yatırdılar.” (Atılım, 4 Eylül 2004)

 Gerçekte, ölüm orucu direnişi başladığında MLKP içinde yer almadı, direnişten kaçtı ve bunu ‘zamanı değil’ diyerek teorileştirmeye çalıştı.

 Onlar F tipi hapishane politikasına karşı başlatılan ölüm orucu direnişinin önemini kabul etmek istemeseler de oligarşi ve emperyalizm bu farkı çok net gördüğü için 20 hapishaneye birden katliam operasyonu yapıp, 28 devrimciyi katletti, yüzlerce devrimciyi ağır yaraladı.

MLKP Ne Yaptı?

Parti-Cephe tutsakları bu saldırılara bedenlerini tutuşturarak, kendilerini feda ederek, barikat barikat çatışarak, tutsaklık koşullarında bile saatler değil, günlerce direnerek cevap verirken, MLKP davası tutsakları Ümraniye hapishanesinde 2 yoldaşlarını “şaibeli” saydıkları için yakarak öldürdüler.

Bunu gizlediler, kendi yaktıkları iki yoldaşlarını devlet yakmış gibi gösterip, 19-22 Aralık Katliamının şehit sayısını 28 değil, sürekli 30 diye yazdılar. Devrimci hareket “gerçeği açıklayın; aksi durumda tüm ayrıntılarıyla biz açıklayacağız” diyene kadar hiçbir açıklama yapmadılar.

25 Nisan 2004 yılında MLKP Merkez Komitesi imzasıyla bir açıklama yaparak “Haydar ve Muharrem’in siyasi polis veya karşı devrimin herhangi bir kurumunun işbirlikçisi-ajanı olduklarına dair ikna edici hiçbir kanıt bulunmadığı görül müştür…” sözleriyle ailelerinden özür dilemek zorunda kaldılar.

Burada, süreci anlatmaya devam etmeden önce kısaca bu tavrın anlamını tekrar hatırlatmak istiyoruz.

OPORTÜNİZM; DİRENİŞE KARŞI SORUMSUZ, HALKA KARŞI SORUMSUZ, ADALETSİZDİR!

Bir direniş içinde, iki yoldaşını, sadece “şüphe” üzerine öldürmek nasıl bir adalet anlayışının, hangi ideolojinin sonucudur?

Bir direniş içinde, üstelik düşmanın katliam oporesyonu sürerken; iki yoldaşını, yakarak öldürmek ve bu eylemini üstlenmemek; tam da oportünizmdir. Onları sanki devlet yakmış gibi göstermeye çalışmak, böylece devrimci hareketin halka yalan söylememek gibi temel ilkelerini çiğnemek, güvensizlik yaratmak, devrim saflarında ilkesizliği, kuralsızlığı, yalanı meşrulaştırmak nasıl bir bakış açısıdır?

Öncelikle devrimci değildir.

Adaletsizdir, yargılanıp polis ajanı olarak netleştirilmediği halde (ki sonraki yıllarda ajan olmadıklarını açıkladılar.) iki yoldaşlarını yakarak öldürebildiler. Bunu halktan gizlemeye çalışabildiler.. Bunu suç kabul etmediler.

 Sorumsuzdur, tarihsel bir direniş içinde, faşizmin yaptığı tüm katliamları devrimcilerin üzerine atmasına neden olabilecek bir şekilde, böyle bir zeminde iki yoldaşlarını yaktılar, öldürdüler, ne direnişi ne direnişin politik anlamını, faşizmin saldırısını düşünmediler. Halka karşı açık olmadılar, diğer devrimci örgütler ve direnişçilere karşı sorumluluk taşımamaktadırlar.

Sinsidir, halka karşı açık değildir. Yaptığı işi halka açıklama sorumluluğu taşımadılar.

Faydacıdır, ajan diye yaktıkları kişileri “şehit” ilan edecek kadar riyakar, sinsi ve devrimci değerlerden uzaklaşmışlardır.

BU YAPILAN, BİR İKİ KİŞİNİN İŞLEDİĞİ BİR SUÇ DEĞİL, MLKP ÖRGÜTÜNÜN ÖRGÜTLÜ SUÇUDUR!

Bu suç örgütlü suçtur, çünkü bu suç mahkum edilip halka açıklanmak yerine, üstü örtülmüştür.

Devlet hapishanelerden başlayarak devrimci hareketi teslim alma, devrimci mücadeleyi tasfiye saldırısı örgütlerken, bunun karşısında Ziya Ulusoy’un da bugün ifade ettiği gibi, devrimciler bugünkü direnişleri de mayalandıran direnme geleneğini ağır bedeller pahasına yaratıyordu.

Peki MLKP iki yoldaşlarını yakarak öldürmenin dışında ne yapıyordu? HİÇBİR ŞEY!

Sormak istiyoruz Ziya Ulusoy’a? Bunu nasıl kabullendiniz? Bunu devrimciliğin neresine sığdırabildiniz? Devrimcilik adına bunları yaparken, bunun örgütünüzde ortaya çıkaracağı sonuçları hiç göremediniz mi?

MLKP; ancak 19 Aralık 2000 tarihinde yapılan katliamla F tipi hapishaneler açıldıktan sonra ölüm orucu direnişi içinde yer almak zorunda hissetti kendisini. Başladıktan sonra da direnişi direnişi bitirmek için sürekli bahaneler uydurdu.

Sonunda da 28 Mayıs 2002’de direniş saflarını, diğer oportünist örgütlerle birlikte terk ettiler.

Önce “bayrağı dışarıya devrediyoruz” diyerek direniş kaçkınlığını gizlemeye çalıştılar, sonra açıktan ölüm orucu direnişlerinin karşısında tavır geliştirdiler. Bayrağı dışarıya taşımamışlardı, ki kendilerinin de sonraki yıllarda kabul ettikleri gibi bayrağı dışarıya taşıyabilecek bir örgütlenmeye de sahip değillerdi zaten.

DİRENMEYEN ÇÜRÜR, SAVAŞMAYAN ÖLÜR DEMİŞTİK. MLKP SİYASİ BİR ÖLÜ HALİNE GELDİ!

Bu yaşananların sonucu olarak, MLKP, direniş saflarını terk ettikleri 28 Mayıs 2002 tarihinden bu yana net olarak siyasi bir ölüdür. Siyasi bir ölü olduğu için, devrimden yana bir ses çıkarmamıştır. Siyasi bir ölü olduğu için, devrimin canlılığı içinde MLKP yoktur! O, Amerika’nın kara ordusu olmayı ve kurdurduğu üs devletine “Rojava devrimi” demeyi tercih etmiştir. Bu tercih, devrim ile düzen arasında yapılan düzen tercihidir.

Oysa “ROJAVA’DA YAŞANANLAR DEVRİM DEĞİLDİR” dediği için, Kürt milliyetçi hareket, Grup Yorum’un sahnesini basıyor, sahnedeki Canan Kulaksız resimlerini ayaklar altında çiğniyor, Van’da konser salonu vermeyerek Yorum’un Kürt halkına sahneden devrimci gerçekleri açıklamasını engellemeye çalışıyordu.

ESP ise, Şafak Yayla ve Bahtiyar Doğruyol’un cenazelerine katılmamaları için parti örgütlerine faks çekiyordu. Devrimcilere, şehitlere bu kadar düşmanlaşan MLKP’nin siyasi ölü haline gelmesinin sonuçlarındandır.

AKP faşizminin, OHAL ilan ettiği 20 Temmuz 2016 tarihinden bugüne Türkiye’de halka ve devrimcilere yönelik saldırılar arttı. Gözaltılar, tutuklamalar, işkenceler, katliamlar artarak sürüyor.

Türkiye’de bu saldırılara karşı tek ses; Ankara Yüksel’de, Malatya’da, Bodrum’da, Dersim Seyit Rıza Meydanı’nda, İstanbul Bakırköy’de, Düzce’de, İzmir’de yani yalnızca Halk Cephesi’nden çıktı.

OHAL bahanesiyle, yüzbinlerce emekçi işten atıldı, tek direnen Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve KEC’li (Kamu Emekçileri Cephesi) diğer kamu emekçileri oldu.

Derneklerin kapısına kilit vuruldu, Cepheliler her seferinde kilitleri kırdı, derneklerini açtı.

 Kurumları basıp, onlarca insanı gözaltına aldılar. 30 günlük işkenceli gözaltıları meşrulaştırmaya çalışan faşizme karşı; Halk Cepheliler, ek gözaltı süresi alındığı anda açlık grevinde suyu şekeri keserek bu keyfiliğin önünde engel oldular, uygulatmadılar.

Baskın yapılan kurumlarda ne kadar eşya varsa kırıp döktüler. Aynı yıl içinde defalarca tekrarlanan baskınlar yaşandı. Bazen aradan bir kaç gün geçmeden ikinci kez gelip dağıttılar kurumları, emekçilerini gözaltına alıp, işkenceden, geçirip tutukladılar. O kırılıp dökülen, çalışanları tutuklanan kurumlar yeniden yeniden açıldı.

Meydanlar, sokaklar en küçük bir hak alma eylemine yasaklandı. Her gün işkenceler pahasına alanlara çıkılmaya devam edildi, devam ediliyor.

MLKP ve diğer oportünist, reformist sol bu direnişlerin içinde de yoktur. Onlar, OHAL ilan edildikten sonra sokaklara adımlarını atamadılar. Direnmediler. Direnen Halk Cepheliler’e düşmanlaştılar.

Örneğin, devrimcilere polis karakollarında yapılan işkenceleri yetersiz bulduklarını belirten, Nuriye Gülmen’i tekmeleyen, devrimci kamu emekçilerinin yönetimde olduğu şubeye, faşizmin yaptığı gibi kayyum atayan KESK’e karşı da tavır almadılar.

DÜN “YANLIŞ” OLAN DİRENİŞ, NE OLDU DA BUGÜN DOĞRU OLDU, NE DEĞİŞTİ? YANLIŞI MAHKUM ETMEDEN, DOĞRUYU ÖĞRENEMEZSİNİZ! BU TESLİMİYET SÜRECİNDEN ÇIKMANIN TEK YOLU ÖZELEŞTİRİ YAPMAKTIR!

Türkiye solu, uzun bir süredir teslimiyet ve tasfiye sularında yüzmektedir. Türkiye sol hareketleri ideolojik olarak tasfiye oldular. Fiziki varlıklarının cılızlığı bunun sadece bir sonucudur.

İdeolojik teslimiyetin en ileri noktası Suriye’de ABD emperyalizminin askeri haline gelmeyi kabullenmiş olmalarıdır. Bu, Türkiye solu adına utanç vericidir.

Biz diyoruz ki, direnmeyen çürür, ABD’nin işgal gücü, paralı askeri olmak; çürümenin dip noktasıdır. Suriye’ye “savaşçı” gönderip “devrim için şehitler” verdiği iddiasındaki MLKP, Anadolu topraklarında devrimci şiddet eylemlerinin fersah fersah uzağındadır.

Bu uzun zamandır tek bir direniş örgütlemeyen, direnmeyen Türkiye solu’nun içinde bulunduğu durumdur.

Bu “Sol”, ideolojik olarak emperyalizme ve faşizme teslim olmuştur. Uzlaşma masalarında yapılan görüşmeler, faşizmden, emperyalizmden halkların ekonomik sorunlarına, demokrasi sorununa çözüm beklentisine dönüşmüş, AKP iktidarı “Demokratik Devrim yaptı” denilerek alkışlanmış, emperyalist ABD’nin Suriye işgalinde Amerikan askeri olunup, emperyalizmin Kürt sorununu çözeceği savunulmuştur.

Türkiye sol hareketinin bir kısmı 12 Eylül faşist cuntası karşısında direnmek yerine teslimiyeti seçti. Bu teslimiyet, yasallaşma, illegal mücadele ve devrim için savaşın reddedilmesi ile sonuçlandı. Türkiye sol hareketi içinden örgütlerin bir kısmı düzene döndüler, devrim saflarını terk ettiler.

İkinci bir tasfiye süreci F Tipi hapishanelerin gündeme getirilmesi ile yaşandı. 2000-2007 ölüm orucu direnişleri sürecinde solun direnmeme, direnişin karşısında yer almasını uzlaşma, teslimiyet ve tasfiye süreci izledi.

Şimdi bu süreçten çıkmak için adım atılmalıdır. Teslimiyet ve tasfiyeden kurtulmanın yolu, direniş saflarını terk ettiğiniz yerden geriye dönerek başlayabilir.

Direnmek dün neden yanlıştı, bugün neden doğru? Büyük Direniş, “siyasi yenilgi” midir, bugünün direnişlerini besleyen güçlü bir kaynak mıdır?

Emperyalizm değişmediğine göre, değişen nedir? Söylediklerinizden hangisi doğru hangisi yanlıştır? Bu sorulara cevap vermek zorundasınız.

Direniş saflarına dönmenin tek yolu, dünya halklarına ve direnenlere ve şehitlere yapılan hataların köklü bir özeleştirisini yapmaktır.

Direnmemenin teorisini yapmanın, devrimci değerleri ayaklar altına almanın, direnenlere düşmanlaşmanın özeleştirisini yapmaya ve yeniden direniş saflarına çağırmak devrimci sorumluluğumuzdur.

Mustafa Koçak ve Grup Yorum’un Ölüm Orucu direnişleri, Halkın Hukuk Bürosu avukatlarının açlık grevi direnişi, Yüksel Direnişi, Alev Şahin Direnişi, Kezban Bektaş’ın direnişi… Direnişler birbirini besliyor, yayılıyor ve zafere yürüyor. Yapılması gereken; bedel ödemeyi göze alarak faşizme karşı direnişleri daha da büyütmektir. Tavır, teslimiyeti mahkum edip, direnmekten yana belirlenmelidir. Çünkü direnmek, tek doğru politikadır!

Sosyal ağlarda paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.