Av. Oya Aslan: Direniş, insanın sırtını yaslayacağı en güçlü duvardır

Direnmezsem, direnilerek kazanılan haklara duyduğum saygıyı yitireceğimi, beni ben yapan bugüne kadar verdiğim mücadeleyi yadsıyacağımı biliyorum. Direniyorum ve biliyorum, sadece direnenler ve haksızlığı etine bıçak saplanmış gibi hissedenler Sibel ve Gökhan’ı anlayabilir ve onların yaktıkları ateşin etrafında toplanabilirler.

Direniş, insanın sırtını yaslayacağı en güçlü duvardır

Bu zindan, bu kırgın, bu can pazarı
Macera değil.
Yaşamak, “sade” yaşamak
Yosun, solucan harcıdır. **

9 adım genişliğinde 11 metre yüksekliğinde soğuk duvarlara baktıkça hatırlarım, bize reva gördükleri yaşamı. Sadece yaşamamızı, yosun, solucan harcı bir hayat yaşamamızı istiyorlar. Böyle yaşayacağımıza ikna olsalar bir gün bile tutmazlar bizi burada. Kamera ile her an izlenen, derin kare kutu halindeki, beton boşluklar arasında yeşeren bir ot parçasının bile koparıldığı havalandırmanın ve ona bitişik hücrenin işlevi başka ne olabilir ki?

Akla aykırı olanı kabullenmemizi öğütleyen uygulamalar da bu nedenledir. İstiyorlar ki hiçbir şeye ses çıkartmayalım, sorgulamayalım. İtiraz mı? Evet! İtiraz etme hakkınız var. Suç duyurusunda bulunabilir, infaz hakimliğine uygulamaları şikâyet edebiliriz. Bunlardan sonuç alamayacağımızı bildiklerinden bu itiraz yollarına ses çıkartmıyorlar, aksine onlar bize yol gösteriyorlar.

Yeter ki, fiili itirazlarımız olmasın, sloganla ifadesini bulan taleplerimizi haykırmayalım. Yoksa soruşturma üzerine soruşturma açıyorlar. Bazen durup dururken de soruşturma açıyorlar.

Hapishanedeyim, sadece hak kazanmak için değil, maddi ve manevi hazinem olarak kabul ettiğim değerlerimi, soru sorarak, akıl ve emek yoluyla daha iyi, güzel ve doğruyu bulma çabamı, insan onurumu, siyasal ve sosyal kimliğimi korumak için direnmek zorunda olduğumu biliyorum.

Neye mi itiraz ediyorum? Görünürde güvenlik gerekçesiyle masumlaştırılmış, özünde kişiliğime ve düşüncelerime yönelmiş uygulamalara itiraz ediyorum.

AKLA VE HUKUKA UYGUN OLMAYAN ARAMALAR

Hücreden çıkarken ve dönerken yapılan aramalara itiraz ediyorum.

Hücreden her çıkışımda; önce detektör ile sonra el ile üstüm ve ayakkabım aranıyor. Hapishane içinde herhangi bir sebeple hücreden çıktığımda 3. kişilerle (kamu görevlileri dışında) temasım olmuyor. Ya doktora çıkıyorum ya da telefon hakkımı kullanmaya. Bir de bana gelen kargonun açılmasına refakat etmek veya savunma odasına bilgisayarı kullanmak için çıkıyorum hücreden. Geçtiğim tüm koridorlarda birden fazla kamera var, sağımda ve solumda da gardiyanlar. Üst araması dışında kimseyle temasım olmuyor. Telefon için çıkmışsam telefon ahizesi dışında elime bir şey almıyorum. Diğer durumlarda birinden bir şey alıp vermem mümkün değil. Buna rağmen hücreye dönerken üstümü aramak istiyorlar.

İtiraz ediyorum bu aramaya. Fiili olarak direniyorum, oturma eylemi yapıyorum, sürükleyerek hücreye atıyorlar beni. Direniyorum, direnmeliyim. Direndiğim için zarar görebilirim, zaten kötü durumda olan sol kolum sakatlanabilir; ama insan onuruna aykırı kabul ettiğim bu davranışa suskun kalamam.

İnsan onuruna neden mi aykırı? Akla uygun olmayan ve yersiz her uygulama keyfi bir uygulamadır. Her keyfi uygulama zamanla genişleme eğilimi içindedir. Oysa bizim inancımız ve yaşamımız keyfi uygulamalara, kişi özgürlüğüne ve haklarına yönelik saldırılara karşı koyma üzerine temellenmiştir. Verdiğim bu mücadelenin bedelini öderken, hapishanede var olan keyfiliğe daha fazla direnmemem söz konusu bile olamaz. Direnmediğim her an savunduklarımı reddetmiş ve onurumu da zedelemiş olurum.

Öte yandan keyfi uygulamaları reddetmediğimde aklımın zamanla onu kanıksayacağını ve benzerlerini sorgulamayacağını biliyorum.

Gardiyanlarla tartıştığımızda aramaların akla uygun olmadığını kabul ediyorlar. “Bize söyleneni yapıyoruz.” diyerek yaptıklarını masumlaştırmaya çalışıyorlar. İşte memurlar da yaptıklarını sorgulamayarak, kendilerini aracı-emir kulu görerek yabancılaşıyorlar kendilerine, işlerine ve tutsaklara.

Bazen de “Kendinize de bize de zarar veriyorsunuz. Hani insanı gözetiyordunuz ama biz zarar görüyoruz.” diyorlar.

Haklılar mı? Kendilerine emir verenleri sorumlu tutmuyor ancak olası zararlardan bizi sorumlu tutuyorlar. Çünkü bu kolay olanı ve onlar emirleri sorgulamanın sonuçlarını sezinliyorlar. Bu nedenle masum değiller. Sorgulayabilseler, yaptıklarının hukuka uygun olup olmadığını araştırsalar, onlara söylenenlere değil de kanun ve yönetmeliğe baksalar belki bu yabancılaşma da bir nebze kırılacak.

Onlara “Kanun düzenlemesini aşan nitelikte arama yaptıklarını, hukuki olmayan emri yerine getirdiklerini, insan onuruna aykırı olana direnmek gerektiğini…” anlatıyoruz dilimiz döndüğünce.

Ama biliyorum şimdi değil, canları yandığında, haksızlıkla yüz yüze geldiklerinde anlayacaklar bizi.

Belki o zaman günlük çıkarla hareket etmek yerine tavırlarının tarihsel bir anlam taşıdığını anlayabilirler. Tarihsel bakış açısının eylemdeki gücünü hatırlıyorum yeniden.

Öyle ya, dar bir bakış açısıyla bakarsanız bazı direnişlerde elle tutulan bir kazanç göremezsiniz. Hatta direndiğiniz için hakkınızda soruşturma açılır, ziyaret ve iletişim yasaklarıyla karşılaşırsınız. Kimi zaman ağır tecrit altında tutulursunuz. Evet, hapishanelerde keyfi uygulamalara direnirken bazen haklarınızı kazanırsınız, bazen de yıllarca direnirsiniz ama talepleriniz karşılanmaz. Ama bu görünürde öyledir, hiçbir şey kazanmadığını sandığınız anda bile kişi kendi düşüncelerini her gün yeniden kazanır. Uğruna yaşamımızı feda etmekten çekinmeyeceğimiz insan onuru direnişlerde kazanılmıyor mu?

DİRENİŞ, İNSANIN SIRTINI YASLAYACAĞI EN GÜÇLÜ DUVARDIR.

Dört duvar içinde tutulmanın insan üzerinde yarattığı tahribat fiziksel olmaktan çok zihinseldir. Hapishane; düşünmeyen, sorgulamayan, iyiyle kötüyü güzel ile çirkini ayırt etmeyen insan yaratır. Sorun yaşamamak adına her şeyi hoş karşılamayı öğretir. Zamanla aşağılayıcı bir davranış, insanı yok sayan bir tutumu normal karşılamaya başlayabilirsiniz.

Aramaya karşı çıkmamamızı istiyorlar, oysa arama sadece bir güvenlik tedbiri değildir. Üst aramasıyla sürekli olarak tehlikeli ve her an zarar verebilecek bir kişi olduğunuz imasında bulunurlar. Size bu bakış açısını hatırlatırken gardiyana da hatırlatma da bulunurlar “Siz suçlusunuz, tutsaksınız, tehlikelisiniz, toplum dışına itilmişsiniz, itaat etmelisiniz.” Bunun için ince yöntemler icat edilmiştir. Örneğin erkek ya da kadın gardiyan yaşınız kaç olursa olsun size sadece ön isminizle hitap eder, siz kelimesi kalkmıştır sadece sen vardır. İnce yöntemler günlük yaşamın içindeki davranışlara yerleştirilmiştir. İnce yöntemleri fark etmeyi başaramazsanız amaca uygun olarak dönüşürsünüz.

Ve bu yöntemler pek çok uygulamanın içinde saklıdır. Örneğin başka bir hapishanede tutuklu olan arkadaşınızdan rengarenk mektuplar alırsınız. Renkli kağıtlara yazılmış, çizgilerle, çiçeklerle süslenmiş mektuplar. Mektuplara aynı şekilde karşılık verebilmeyi istersiniz. Renkli kalemlerim, kağıtlarım olsun, çizdiklerimi renklendirebileyim diye. Bunun için istediğimiz ve hediye olarak gelen renkli kağıt ve kalemler verilmez. Gerekçe: “Örgütü temsil eden bayrak ve simgeleri çizebilme ihtimali.” Başka hapishanelerde böyle yasaklar yokken burada yasaktır. İnfaz Hakimliği diye bir kurum vardır. Sözde tutuklu ve hükümlülerin haklarını korumak için kurulmuştur. Bu hakimliğe itirazlarınız gider, cevaplar hapishane idaresinin gerekçesinden kopyalanmış red kararlarıdır. Hükmedenin hâkim değil hapishanenin ilgili birimi olduğunu anlarsınız.

Avukatız, hukuksal tartışmaları, makaleleri merak ediyoruz. Hukuk dergilerini, baro bültenlerini takip etmek isteriz. Yasaktır. Gerekçesi süreli yayınların alınmıyor oluşudur. Oysa yasada böyle bir kısıtlama yoktur. Kısıtlama Silivri Hapishanesine aittir. Ve üstelik eğitim kurulunun gerekçeli kararında; hukuk dergisinin güvenliği riske atan ve müstehcen yayın kategorisinde ele alındığını fark edersiniz.

BİTER Mİ? BİTMEZ

İki yıllık pandemi kısıtlamalarından sonra yarım saat de olsa açık görüş yapabileceğimiz açıklandı. İki yıldır sevdiklerimizi, ziyaretçilerimizi küçük bir pencere arkasından görüyor ama dokunamıyorduk. Açık görüşte kucaklaşma, sarılma, gözlerimizin içine bakarak konuşmanın sevincini yaşarken görüşten birkaç gün sonra soruşturma kararı tebliğ edildi. Gerekçe: “Pandemi kurallarına aykırı olarak açık görüşte ziyaretçilerimize yakın oturmak.” Oysa aramızdaki mesafe 1 metreden fazlayken, hapishane idaresi sağlığımızı riske atıp pandemi kurallarını ihlal ederken, her gün bize işkence yapmak uğruna yaptıkları üst araması pandemi kurallarına uymazken bu gerekçe hapishanenin işlevini hatırlatır yeniden. Açık görüşte “pandemi kurallarına uymayarak işlediğim disiplin suçu”nun karşılığı 1-3 ay arası ziyaret yasağıdır. Kucaklaşmanın bedelini aylarca ziyaret yaptırmayarak ödetirler size.

Bunlar hapishanenin resmini çizmek için sıralanan birkaç örnek sadece.

Sibel Balaç ve Gökhan Yıldırım’ın bedenlerini açlığa yatırarak dikkat çekmeye çalıştıkları yönetmeliğe rağmen sohbet hakkının artık uygulanmamasını, kitap-yayın hakkının sınırlandırılmasını, hasta tutsakların çektiklerini, yok yere verilen uzun yılları bulan disiplin cezalarını saymam bile.

İtiraz Ediyoruz! Suç duyuruları yaparak, infaz hakimliğine görevlerini hatırlatarak, meclis insan hakları komisyonuna uygulamaları bildirerek itiraz ediyoruz. Ama yeter mi? Yetmez! Sloganlarımızla da itiraz ediyoruz, fiili direnişle de.

Direnmezsem, direnilerek kazanılan haklara duyduğum saygıyı yitireceğimi, beni ben yapan bugüne kadar verdiğim mücadeleyi yadsıyacağımı biliyorum. Direniyorum ve biliyorum, sadece direnenler ve haksızlığı etine bıçak saplanmış gibi hissedenler Sibel ve Gökhan’ı anlayabilir ve onların yaktıkları ateşin etrafında toplanabilirler.

* Avukat / Silivri Hapishanesi

Sosyal ağlarda paylaşın