Bir Kadın Devrimci Önder SABO

Tarih; 17 Nisan 1992.
Bugünden tam 26 yıl önce.
Yer; İstanbul Çiftehavuzlar.
Polis bir apartmanı kuşatmış. Apartmanın adı Karasu. Apartmanın 7. katında üç kişi var. Polisin teslim ol çağrılarına sloganlarıyla cevap veriyorlar. Çatışmanın bir aşamasında iki kadın, o anda vurulmayı göze alarak dairenin penceresine bir bayrak asıyorlar.
O resim artık tarihe geçmiş bir resimdir.
O resmi yaratanlar, tarihtir.
O iki kadından biri kendi çevresinin Sabo diye andığı kadındır. Tam adı Sabahat Karataş’tır.
Burjuva basın onu, erkek egemen anlayışının devamı olarak hep “Dursun Karataş’ı eşi” olarak anar. Evet, bu onun için belirtilmesi gereken ynlarından biridir. Ama o bundan ibaret değildir. O yaşamının bütününde bir devrimci kadın önderdir. Dursun Karataş’ın eşi olmanın dışında da kavganın militan kadınlarından biridir.

İllegalite ustası Sabo
Sabahat Karataş, 17 Nisan 1992’de katledildiğinde 39 yaşındaydı. 39 yılın 22 yılını bir devrimci olarak yaşadı. 22 yılın ise, tam 14 yılı, yer altında, illegalitede geçti.
Ve devrimcilerde çok sık rastlanmayan bir özellik; 22 yıllık devrimci yaşamı boyunca bir kez olsun ele geçmedi. Bir kez olsun tutsak düşmedi. Türkiye’de mücadelenin koşullarını bilenler, bunun ne kadar zor, hatta imkansız olduğunu bilirler. Sabo bu imkansızı gerçek kılanlardan biriydi.
Peki bu nasıl mümkün olabilmişti?
Sayısız operasyonu atlattı. Bir çok kez, polisin kurduğu pusulara düştü. Kendisini bekleyen polislerle burun buruna geldi, ama her seferinde soğukkanlılığı ve ustalığı ile kurtulmayı becerdi.
Hiç yakalanmaması, kendini çok koruduğundan, her şeyin önüne kendini koyduğundan değildir. Her an sokakta, her an çalışmanın içindeydi, başındaydı, yani hep risk altındaydı; fakat her şeyi kurallara uygun ve disiplin içerisinde yaptı ve bu yüzden efsane oldu. Bu yüzden “yakalanmaz” oldu. Bugün bile polis, onun ne yaptığını, nasıl ve nerede çalıştığını, nasıl yaşadığını çıkaramıyor. Yıllarca kimliğinden bile emin olamadılar. Onun illegalitedeki ustalığının bir yanı, sokaklardaki tecrübesi, bir yanı her koşulda ilkeli, kurallı oluşuydu.

Delal
Sabo, 1953 yılında Nusaybin’de doğdu. Çocukluğu Nusaybin ve Diyarbakır’da geçti. Bir Kürt ailesinin kızıydı. Ve tam bir Kürt kızıydı. Sabo’nun en belirgin bir özelliği de ulusal özelliklerini koruması, kültürünü sevmesiydi.
O, ailenin en küçüğüydü. Ailede ona “Delal” denirdi. Delal, Kürtçede çok değerli anlamındadır. Annesi Hasine Ecemiş, onu şöyle anlatıyordu: “Sevgi doluydu, kırıcı değildi. Hiç karamsarlığa düşmezdi. Canımız bir şeye sıkılsa, moralimiz bozuk olsa, bizimle beş dakika konuşması yeterli olurdu.”
Ailesini seviyordu elbette. Ama uzun illegalite yaşamında, yıllarca ailesini görmedi. “Ailem çok değerli ama, hareket ve arkadaşlarım her şeyin üstünde” derdi.

Okulda öğretmen, fabrikada işçi
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okudu, Felsefe Bölümü’nden mezun oldu.
Sonrasında bir dönem öğretmenlik yaptı. Ama aslında daha okul yıllarındayken yaşam tercihini devrimden, devrimcilikten yana yapmıştı ve artık nasıl yaşayacağını hep bu tercihine göre belirledi.
Bir dönem, istanbul’da Scrikss fabrikasında işçi olarak çalıştı. Scrikss, meşhur bir kalem markasıydı. İş ağırdı. Elleri kalem yapmaktan yara içinde kalıyordu. Orada örgütlenme yapmak için çalışmıştı. İşe girerken “ilkokul 3’ten terk ettim” demek zorunda kalmıştı. Fabrikada onun diğer işçilerden farklı olduğunu anlamaları zor olmadı. Çalıştığı yerde “Sen çok akıllı bir kızsın. Sana yakında ilkokulu bitirtiriz.” demişti patron. Sabahat o fabrikadan, arkasında mücadeleye kazandırdığı işçileri bırakarak ayrıldı.
1976’ya kadar İYÖKD (İstanbul Yüksek Öğrenim Kültür Derneği) içinde çalıştı. Öğrenci gençlik içinde faaliyet yürüttü.

İlklerden Biri: Devrimci Kadınlar Derneği
Sabo’nun yaşamındaki önemli dönüm noktalarından biri de 1976’da bir grup arkadaşıyla birlikte DKD’yi (Devrimci Kadınlar Derneği) kurmasıdır. Bu derneğin yönetim kurulunda görev aldı. Bu dernek çerçevesinde gecekondularda emekçi kadınların örgütlenmesi çalışmalarını yürüttü.
Bir arkadaşı şöyle anlatıyor: “O dönem kadınların mücadele içindeki yeri konusunda netleşmiş bir bakışımız yoktu. Sabo tüm enerjisi ile bize öncülük ediyor, aynı zamanda bir işte çalışıyordu. Mütevazi idi, sıra neferi denirdi ya tam öyleydi. Kürdistan kökenli olduğu davranışlarından, genel havasından anlaşılıyordu. Beline kadar inen saçlarını ya arkasından tek örgü örer ya da bağlardı. Her zaman bol bir kadife pantolon ve gömlek giyer, gelenlerle sohbet ederdi. Özellikle fabrikada çalışan kadın işçilerden iş çıkışı ya da hafta sonu çocuğuyla beraber gelenleri hiç yalnız bırakmazdı. Onlarla sıkmadan, bir şeyler öğretiyor havasına girmeden doğallığında sohbet ediyordu.”
Feodal gelenekler, devrimciler arasında da hala güçlüydü o yıllarda. Hele ki bir kadının sorumlu, yönetici olarak kabullenilmesi daha da zordu. Kadınların mücadeleye girmesinin ve kendini kanıtlamasının daha güç olduğunu bildiği için her zaman kadınların önünü açardı. Ama bunun yanında kadın olarak mücadeleye taşıdığımız birçok olumlu özellikten, bunların avantajlarından söz ederdi. Bir yoldaşı onun bu yanını şöyle özetlemiştir: ”Bize kadının gücünü gösterdi.”

Evlilik ve yeni bir hareket
5 Ağustos 1977’de Dursun Karataş ile evlendi. Eşi ile de hareket içinde tanışmışlardı. Tahmin edileceği gibi, onların evliliği klasik bir evlilik, aile hayatları klasik bir hayat değildir. Mücadelenin içinde bir evlilikti. Örgütsel görevleri gereği, haftalarca görüşmeyebiliyorlardı. Akrabası Reşat Karataş, onun evlilik konusundaki yaklaşımını şöyle aktarmıştı: “Bir gün kayınvalidesi “Bize ne zaman çocuk vereceksin?” diye sorduğunda, o, “Dünyanın bütün çocukları bizim çocuklarımızdır. ” demişti. Bunu hiç unutmam.”
Sabo, 1978’de Devrimci Sol’un oluşumuyla birlikte yeraltı örgütlenmesine geçti ve bu alanda aktif görevler üstlendi. Bu aşamadan sonra “Sabo” artık bir yeraltı elemanıydı.
12 Eylül 1980’de Türkiye’de bir faşist cunta işbaşına geldi. Yüzbinlerce kişi işkencelerden geçirilip, tutuklandı. Mücadele içinde yer alan kimileri, Avrupa’ya gidip mülteciliği seçti, kimileri kavgadan uzak düştü. Fakat cuntanın tüm saldırıları, yenilen darbeler, ihanetler, Saboyu sarsamadı. Geri çekilme, karamsarlık, bireysel kaygılar vb. onun kişiliğine yabancı duygulardı. O dönemde de gecekondularda kitle çalışmaları yürütmeye, halkın önderi olmaya devam etti.

Merkez Komite Üyesi Bir Kadın
İstikrarlı, kararlı tutumu ve durmak-yorulmak bilmeyen çalışmalarıyla 1982 yazından itibaren sorumlulukları artmaya başladı ve 1983 başlarında Devrimci Sol Merkez Komitesine seçildi. Türkiye solunda kadınların mücadeledeki yeri, özellikle yöneticilik, sorumluluk anlamında oldukça gerilerdeydi. Sabo, bu durumu değişterenlerin başında gelir.
Cunta yılları, mücadelenin ihanete, kaçışlara, yılgınlık ve karamsarlık rüzgarlarına, olanaksızlıklara karşın yürütülmek zorunda olduğu bir dönemdi, Sabo ise tüm bunların karşısında yıkılmaz bir duvar olmayı bildi. Merkez Komite’ye kadar çıkması, bu sürecin doğal bir sonucuydu.
Sağlığı iyi değildi Sabo’nun, ağır sağlık sorunları vardı. Ama o, bunları hiç dikkate almadan, var olan tüm enerjisini sonuna kadar mücadelenin geliştirilmesi için kullandı. Öyle ki, sokaklarda bayıldığı günler oldu, ama o, bir tek gün bile “dinleneyim” demedi, “hastayım” demedi.
Bir devrim emekçisiydi, büyük-küçük demeden her işe koşturdu. Devrimcilik dışında bir yaşamı yoktu. Konuştuğu herkesi kısa sürede etkiler ve devrimci mücadeleye kanalize ederdi. İstanbul’un gecekondu emekçileri onu çok iyi tanırdı. Sabo onlar için fedakar, çalışkan bir devrimci, teklifsiz gelen bir dosttu. Bir gece bir yoldaşının evindeyse, ertesi gece bir gecekonduda siyasi gelişmeleri onların anlayacağı bir şekilde konuşan, onlardan biri olan dostları, yoldaşları olurdu.
Onlarca kişi vardır, “Beni o yetiştirdi.” diyen. Onlarca kişi vardır, hiç kimseyle konuşamadığı konulara Sabo’nun çözüm bulmasını isteyen.
“O sadece bizim yöneticimiz değildi. Ablamızdı, dostumuzdu, bazen de sırdaşımız. Onunla konuşurken kafamda sınır olmazdı. Yani şurasını şöyle mi anlar diye. Kafamda ne varsa, içimden ne geçiyorsa anlatırdım. Zaten ben anlatmasam da hissederdi. O’nun tahammül edemeyeceği şey samimi davranmamaktı. Açık olmamaya, hesaplı-kitaplı ilişkilere tahammülsüzdü.”
Sabo illegalitenin ustası olarak şehit düştü. Onunla çalışan, yaşayan birçok insan ancak şehit düştükten sonra burjuva basının kopardığı yaygaranın sonucunda kimliğini, evliliğini ve kiminle evli olduğunu öğrenebilmiştir.
Son olarak, 17 Nisan 1992’de Çiftehavuzlar’da şehit düştüğünde Devrimci Sol Merkez Komitesi Üyesi, şehir SDB’leri ve bir kısım örgütlenmelerden sorumlu idi.
Baskı, zulüm, ihanet, kaçış, teslimiyet, kuralsızlık, ikiyüzlülük karşısında boyun eğmezlikle biçimlenen bir yaşam ancak Sabo gibi bitirilebilirdi.
“Hiçbir zaman, hiçbir koşulda beni direnmeden teslim alamazlar.” diyordu ve dediğini yaptı.
Sabo’yu özetlersek; 22 yıllık dolu dolu geçen örgütlü bir yaşam… hep hızlı koştuğu, lekesiz, pürüzsüz, ak bir kağıt gibi bir devrimci yaşam… örnek bir kadın devrimci, örnek bir önder, örnek bir devrimci eş, kısacası her yönüyle örnek bir devrimci…
17 Nisan 1992 günü saat 7.25’te bir direniş destanı yaratarak şehit düşmeden önce, ablasıyla yaptığı telefon konuşmasında şöyle diyordu:
“Ben istediğim gibi yaşadım, istediğim gibi ölüyorum. Benim durumumun böyle olacağını biliyordunuz. Geç bile oldu. Daha önce olabilirdi. Üzülmeyin, ağlamayın. Ben çok iyiyim. Hepinizi kucaklıyorum. Herkese selam.”

”ayağa kalk

kalk istanbul

at üzerindeki yorgunluğu

direnişin mevzisinden

sabahat’ın sesi geliyor

(arslanların sesi)

sabaht’ın gür sesiyle

seni çağırıyorlar istanbul

ve diyorlar ki yeter

yeter artık

ayağa kalk

kavgaya, savaşa gir istanbul

rabe serxwe”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.