Bir Fotoğraf Nezdinde Bakma-Görme-Algı Üzerine

Bir fotoğrafa defalarca ve ne kadar uzun bakılabilirse o kadar uzun baktım. Bakarken çok düşündüm. Gözlerimle gördüğüme gözlerim dayanmadı çoğu kez, yaşardılar. Burnum sızladı, kulaklarım uğuldadı, tüylerim diken dikendi, yutkunamadım, pas tadı vardı ağzımda, dişlerim kanamışcasına, tüm duyularımla bir fotoğrafa uzun baktım.

Bir tabut, üzerinde siyah ve kızıl örtüler var, onlarca kırmızı karanfil…

John Berger’in ‘Görme Biçimleri’ adlı kitabında, “Görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek buluruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez.” der.

Bazı iktidar yanlısı gazeteler manşet atmış: “DHKP-C’li Avukat Ebru Timtik bile bile ölümü seçti. Ölümle çerçevelenmişiz, onların bu sözcükleri acıları da gerçekleri de değiştiremez.

Algı, algılayan kişi ve algılanan uyarıcıların niteliklerine göre duyumların yorumlanmasıyla ortaya çıkar. Görsel algı, gören ve görülenin sahip olduğu bilgilerin yorumlanmasıdır.

Bu fotoğrafta, o tabutta yatanın ölüme gidişinde, tabutu omuzlayan kadınların cübbelerinde, adaletin toprağa verilişini görüyorum.

Hak, hukuk, adalet çağrısının çarptığı duvarı görüyorum.

Ben o fotoğrafta, hakkı savunulacak binlerce haklının, sığınacağı bir savunma kalesinin daha eller üzerinde sonsuzluğa gittiğini görüyorum.

Gizli özneli cümlelere gerek yok, fotoğrafta yer almalarına gerek yok. Bir avukatın katillerini görüyorum. Çünkü hepsini onlarca yıldır hafızamda taşıyorum, biliyorum, tanıyorum.

Susan neden sustu, neden susuyor diye düşünüyorum.

Görüntüler arasında bağlam yok oldukça, görüntü de tek başına algılanmaya başlamış, görüntünün ilişkisel düzeninin değişmesi de algılayan bakışları farklılaştırmıştır. Etrafı kesilen ve bağlamından koparılan görme biçimi, geliştirici bir niteliğe sahip olmaktan çok, geriletici bir nitelik kazanmaya devam ederek, hayatımızda yer alan imgeleri de aynı şekilde algılamamızı dayatmıştır. Dostlar, akrabalar, komşular ve toplumsal ilişkiler de bu basit algılama sürecinin bir parçası olarak ilişkisiz bir yapı kazanmaktadır. Teknoloji sayesinde televizyon ya da internet ortamında görmüş olduğumuz sayısız görsel, dergi ve gazetelerde yer alan fotoğraf kareleri, günlük hayatımızın önemli bir parçası olmaktadır. Algımızda ve algılamamızda büyük yer edinen bütün bu görseller arasında, kendini yorumlayamayan ve uzaklaşan insanlar günden güne artmaktadır. Bu durum modern insanın iç huzursuzluğunun bir sebebi de olabilmektedir (Çakır, 2014:77-80).

Çok ölüm gördük diye mi o cübbelerle adaletin, adaletle ölümün arasındaki bağlamı kaybediş?

Kayıplara ikna olmak, omuzlanmış tabutların fotoğrafına bunca maruz kalmaktan mı?

Bu acılar kanıksanır mı?

Nerede açılır algısı insanların, nerede başlayacaklar gördüklerini yorumlamaya, ne zaman yakınlaşacaklar gömdükleri şeyin adalet olduğu gerçeğine?

Belçikalı Sürrealist Ressam Rene Magritte’in ‘İmgelerin İhaneti’ adlı tablosunda bir pipo resmi vardır. Altında Fransızca “Bu bir pipo değildir” yazar. Magritte, gerçeklik algısını sorgulamak ister, bir illüzyon yaratır. İmge ve yazı arasındaki bağlantıyı koparır. O bir pipo değil, piponun sadece resmidir.

Pipo kullanan, hafızasında bu imgenin bir karşılığı olan, tütün kokusunu hissedecek, hiç pipo görmeyense ancak bir piponun neye benzediğini kavrayacaktır.

Magritte misali, bu fotoğrafın altına yandaş basın ne yazarsa yazsın, hafızası olanda, Helin ve İbrahim’in anısı da bunca tazeyken, ancak öfke bileyecektir. Gerçekliğin bizlerdeki algısı hiçbir satırla koparılamayacak kadar nettir.

Öte yandan fotoğrafın altına “Bu bir ölüm değildir” yazsak, bu ölümün bir zafere yol açtığı anlamı çıkar mı?

Daha önce karanfillerle uğurlananların bıraktığı boşluğu bilenler, yaşayanlar buna ikna olur mu?

Ölüm, bu iktidarın rutini. İş cinayetleri, kadın cinayetleri, tren kazası, pandemi tedbirsizliği, açlık intiharları, onur intiharları, cezaevi koşulları.

Hangi ölümün hesabı kalanların içini soğutabildi? Hangi ölüm hangi kazanımın önünü açtı? Ölüme değdi mi hiç?

Mahkeme tutanaklarına şöyle geçti Ebru Timtik’in sözleri: “Ben tarihe en azından kendi küçük yaşamımıza adımın tertemiz geçmesini isterim. Umuyorum ki öyle olur. Boyun eğdi, bak zoru görünce kaçtı şeklinde geçmesini istemem. O açıdan bizim tarihe karşı da halka karşı da verilmeyecek bir hesabımız yok. Ne bugün olduğu gibi tutsak ederek, mahkeme karşısında ömrümüzle tehdit ettiğiniz zaman, ne de kişisel bir menfaat ya da parlak bir gelecek vadedildiği zaman, bizim cevabımız değişmeyecektir. Tarih boyunca da böyle olmuştur.

Borç defterlerimiz, olmayan banka hesaplarımız buna kanıt. Biz, Marksist, Leninistiz, biz devrimciyiz, sosyalistiz, öyle büyük anlı şanlı isimlere gerek yok. Tarihte bir tek ak sayfaya sığar ömrümüz. Madem bizi yargılama iddiasındasınız, bizim halkımızın değerleriyle yaşadığımızı, her türlü maddi ve manevi varlığımızı onlar için harcadığımızı, harcayacağımızı ve kullanacağımızı bilmelisiniz. Bizi hakkı yenenler vekil ettiler kendileri. Şimdi bundan sonra bize yardım etsinler. Ne bir menfaat uğruna ne de bir tehdit karşısında boynumuz eğilmesin diye, ses versinler sesimize, boynumuz bükülmesin diye omzumuza yakın dursunlar, yakınımızda dursunlar.”

Tarihte ak bir sayfaya sığdı belki onurlu ömrü ama ben daha uzun sayfalar dolusu yazılsın dilerdim.

Bu fotoğrafa bakınca, omuzlarına yakın duranların omuzları üzerinde gitti, hakkını savunduğu cüppeyi kuşanmış omuzlarda.

Gizli öznede suçlu biraz da mahkemedeki sözlerinde güvendiği ancak o güveni boşa çıkartanlardır, ölümün ardından bağırmayı iyi bilip de ölümden önce omuz omuza duramayanlar.

238 gün boyunca dünyayı bir tek gün bile durduramayanlar. Değil sokağa çıkmak, bir etiketin ardına bile iki satır yazamayanlar.

Yönteme şerh koyacağım derken, sonucun önüne geçmek için hareket etmeyi unutanlar.

Biraz da biziz yani.

“Elimiz, kolumuz bağlı demek, gerçekten bizim için açlıktan daha zor. Bize destek veren herkese selamlarımı iletiyorum. Adalet mücadelesine omuz versinler. Biz de tahliye olursak kaldığımız yerden devam edeceğiz.” demişti.

Dağ keçileri av ihalesine karşı çıkmış, Dersim’i ne kadar özlediğini anlatmıştı.

Onurlu bir ölümdü ancak ben hiçbir onurlu insanın ölümünü hayatın karşısında savunamayacağım.

Yeterince eksildik, bu iktidarın onura saygısı hakkında yeterince sınandık, mücadelenin bin bir yolu varken ölümü tasvip edemeyeceğim.

Yoklukları, ölümlerinin bıraktığı izden daha derin olacak.

Bu ölümü engelleyemediğimiz için üzerimize sinen suçluluk görselde görünmüyor olabilir ama algı sadece gördüğümüzle sınırlı değildir.

Hafızayla tetiklenir.

Burada 1996’dan, ölümsüzdür diye haykırdığımız tüm isimleri bir kez daha yazıyorum. Yaşasaydılar hepsi hâlâ 65 yaşın altında olacaklardı.

Herkes hafızasını bir yoklasın, ne kadar ölümsüz kılabildik hayatımızda?

Aygün Uğur

Altan Berdan Kerimgiller

İlginç Özkeskin

Hüseyin Demircioğlu

Ali Ayata

Müjdat Yanat

Ayçe İdil Erkmen

Tahsin Yılmaz

Yemliha Kaya

Hicabi Küçük

Osman Akgün

Hayati Can

Asonans, şiirde aynı ünlü seslerin tekrarına denir. Kelimelerde vurguyu taşıyan aynı ünlünün tekrarından ahenk doğar.

Picasso, asonansın görselde de olabileceğini savunur. “Resim şiirdir, düzyazı halinde değil, her zaman plastik uyaklı dizeler halinde yazılır.” der.

Bir resme bakıldığında, o resimdeki ses benzerliklerinin keşfedilmesi sonucu bağlantıları da görülebilir. (Arnheim, 2012: 73)

Bu resimde bir tekrar var.

Kadınların omzunda bir kadın cenazesi, üstte bir Kadın Muhabir Zeynep Kuray görülüyor. Fotoğrafı çeken Fatoş Erdoğan.

Kadın mücadelesini yazdım onlarca kere bu köşede. Muhalefetin her kanadına feyzolsun temennisiyle.

Sokakta, eylemde, bildiri dağıtarak, kapıları çalarak, klavye başında yılmadan senelerdir İstanbul Sözleşmesi’ni, fırsat eşitliğini anlatan, mağdur kadınların hakkını savunan, faillerin yakasına yapışan kadın mücadelesini.

Birçok konuda farklı düşünseler de mevzu kadınlıksa bir arada sokağa dökülebilmelerini, yılmazlıklarını, cesaretlerini.

Kadın mücadelesinin “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” sloganı bu ülkedeki her onurlu insan için haykırılsın dilerim.

Aytaç Ünsal tedaviyi bağımsız doktorlar şartıyla kabul etti, umarım sağlığına çabuk kavuşur.

Halkın, avukatlarına ihtiyacı var.

Fotoğraftaki asonans nezdinde, bir köşemin olmasını fırsat bilerek, bir kez de buradan vasiyet etmek isterim.

Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, kadın arkadaşlarımın omzunda uğurlanmayı dilerim.

Ölüm hepimizden uzak olsun, bu son olsun, zafer yaşamla gelsin.

Bir kişi daha eksilmeyelim.

Ayşen Şahin

Sosyal ağlarda paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.