Av. Aytaç Ünsal’dan Av. Ebru Timtik’e Mektup

“Yunus, ağacın kökünde, toprağın derininde,
dalın yaprağında, goncanın yeşilinde, menek-
şenin morunda, ateşin korunda, dağın doru-
ğunda, ustanın elinde, ozanın dilinde yeniden dünyaya gelmekte. Aralarında şimdi. Onlardan biri… Yok biri değil. Onlar olmuş…
Tümüyle ahisi ozanı, okuyanı yazanı, çobanı sürüsü, çiftçisi köylüsüyle ovalaşmış dağlaş-
mış, ağaçlaşmış ve doğallaşmış…
Kaplamış Buz dağlardan Kaz Dağlarına…
Bulut olmuş balkımakta, yağmur olmuş yağmakta…
Irmak olmuş, denizin özlemiyle tutuşmuş.
Dere olmuş, ırmağa kavuşmakta.
Güneşlenmiş ışılıyor, rahmet olmuş bağışlıyor.
Yayılıyor, yayılıyor…”
(Azap Ortakları II, Erol Toy)

Candan İlerim merhaba!
Nasılsın aslan karam? Işıklı kara gözlerine kurban olduğum ablam nasılsın?
Kitap senin en sevdiklerinden. Hiç unutmadım, yoğunlaşarak sanki Şeyh Bedreddin’in öğrencisiymişsin gibi iştahla okuyuşunu.

Bölümler ezberlerdin. Üstüne basa basa tekrar ederdin, o alıntıların aklına getirdiği duru düşünceleri paylaşırdın.
İşte sen de şimdi o yoldasın, Yunus’un yolun-
dasın ve Bedreddinlerin.

Altı yılda yürekten yüreğe tohumlar ektin. Her geçen yıl daha da karışıyorsun Anadolu’ya, daha bir kökleniyorsun. Yayıldıkça yayılıyorsun. Görebilen gözlere, Akbelen’de, Dilovası’nda, Ankara’da, madencilerin arasında, adalet talebiyle yürüyenlerin yanında, Kuyu Tipi hücrelerdeki direnişlerde görünüyorsun.

Her yıl 27’sinde senin için yazıyorum.

Seni anmak veya unutmadığımızı göstermek için değil. Ben zaten her gün seni, 27 Ağustos’u yaşıyorum. Seni daha çok anlatabilmek için yazıyorum.
Bu sefer sana yazmak istedim. Bunu yüreğimde dağla dağlar büyüyen özlemle, sana seslenme
isteğimle de, seni böyle dahil ederek daha
iyi anlatma amacımla da açıklayabilirsin.

Çünkü herhangi bir şeyin içinde sen varsan güzelleşir, kendi kendini yeniden üretir, orada sıradanlık yok demektir.
Anadolu’nun her yerinde görünüyorsun demiştim.
Çünkü halkımız senin adımladığın yolları takip ediyor.
Yok hala temelden çözüme de yönelmiyor.
Örgütlenmenin ihtiyacını anlıyor ama zorunluluğunu, yakıcılığını anlamıyor.
Hala en az bedeli ödeyerek düzen içindeki en kolay yolla değişim olabileceğine inanmak istiyor.
Hala halkın gönlünü okşayarak, kandırmaya çalışarak sandığı umut olarak sunanlar var.

Gerçek çözüm, devrimin yolu, halkın gözünün önünde ete kemiğe büründürülüp somutlaştırılmadan bunların ardından giden kitleler hep olacak. Zaten sen de bunu
somutlaştırmak için canını vermedin mi?

CREATOR: gd-jpeg v1.0 (using IJG JPEG v62), quality = 95

Özgürlük, demokrasi, halka adalet, bağımsız Türkiye isteyen herkesin bu amaca odaklanması gerekiyor.

Her şeye rağmen halk senin yolunu, yolumuzu izliyor adalet yoldaşım. Hani 10 yıl önce siyasi bilinci olan devrimcilerin, halk örgütlenmelerinin emekleri, çabalarıyla direnişler, adalet nöbetleri, açlık grevleri, eylemleri olurdu. Birçok kesim buna dahil olmazdı, sınırlı kalırdı.
Şimdi halkın hemen her kesiminden insan kendiliğinden, geçmiş örneklere bakarak direnişler yapıyor. Eline döviz, pankart alan eyleme başlıyor.
Ekmeğini isteyen açlığıyla hakkını arıyor. Tıpkı daha önce TAYAD’lıların, DEV-GENÇ’lilerin, bizim yaptığımız gibi adalet yürüyüşü başlatıyor. Direnişlerin haklılığını, sonuç alıcılığını halkımıza gösterdik. Bilirim bu senin dünyalar kadar mutlu olacağın, coşkuyla şarkılar söyleyeceğin haberlerdendir. Çünkü senin siyasi
kulağın, müzik kulağın kadar güçlüdür ve bu gelişmeler de devrimin seslerini duyabilir.

Halkımız çok da uzak olmayan zamanlarda direnmenin ve örgütlenmenin zorunluluğunu da yaşamında duyacak. Elbette her şey
de olduğu gibi bu da kendiliğinden olmayacak.

Yakın zamanda Gürkan Türkoğlu Kuyu Tipi hücrele-
re karşı direnişin ilk şehidi oldu. Seninle buluştu.
Kurtuluşun yolunun somutlanması gerçeğini yakınlaştırmak için canını verdi. Cenazesiyle anaları birleştirdi.

19-22 Aralık 2000’de şehit düşen müvekkilimiz
Nilüfer Alcan’ın annesiyle, Gürkan’ın beraber direndiğiHüseyin Özen ve Tahsin Sağaltıcı’nın anneleri, babaları da cenazesine katıldı. Biri Bolulu, diğeri Tokatlı, biri Hataylı, Gürkan da Erzincanlıydı.
Egemenlerin sansürlerine, baskılarına rağmen Anadolu gerçekliği oradaydı. Sana bu satırları yazarken Gürkan’ın kırkı gelmiş olacak. Cenazesinde annesi Lütfiye ana, Gürkan’ın bir-
likte direndiği Hüseyin Özenlere selam göndermiş.

Geçen Hüseyin abinin mektubu geldi. Ana demiş ki:
“Çocuklarım üzülmesin, Gürkan’ım gülerek mutlulukla gitti. Arkadaşlarının adını her duyduğunda gözleriyle bile gülümsüyordu.”

Ne büyük bir sevgi değil mi? Sevdiklerinin iyi olmasının mutlu olmaya yetmesi. Yan yanayken bile birbirini özleyebilen, kardeşçe bir kucaklaşmaya anlamlar yükleyen, ölüme bir soluk kala birbirimizden haber alınca sevinçle dolan bizler bunu çok iyi anlarız.
Ama yürekten dinlenilmeyi hiç yaşamamış biri bunun farkını, dostluğu yaşamamış olan dostluğun değerini bilebilir mi? Anlayamadıkça abartılı, yapmacık bulan bile çıkabilir…

Hiç tanımışlar mıdır parasız eğitim istediği için yıllarca hapis cezaları verilen üniversite öğrencisi Gürkan’ı?
Bugün ki zulümler yaşanmasın diye mücadele ettiği için hakkında türlü komplolar kurulduğunu
bilirler mi?
Gürkan’ın hakkında kesilen ömürlük cezaları “Biter, hepsi biter. Yeter ki umut bitmesin” diyerek karşıladığından haberdarlar mıdır?

Gürkan’ı hapishanede Fransızca öğrenmesiyle, film tutkunluğuyla tanırlar mı? Tanısalar bu sevginin artık onun vazgeçilmez doğası olduğunu anlarlar.

Bir insanı tanımak onun eylemlerini de çok daha iyi anlamak demektir değil mi?
Bu nedenle Gürkanları da, seni de halkımıza daha fazlasıyla tanıtmak isterdim.
Kemal Sunal videoları açıp tekrar tekrar güldüğümüz kahvaltılarımızla, “haydi hep beraber izleyelim” deyip halkın sorunlarına koşmaktan uyuyakaldığın filmlerle, insanın içini temizleyen yürekten kahkahanla, insanın
kendisini aynada görmesini sağlayan dinleyişinle, İstiklal Caddesi’nde kokoreç ve midye yiyip yürümeyi sevişinle seni çok daha iyi anlatabilmek isterdim.

Halkın dertleriyle dertlenişini, halkın her sorununda koşa koşa sana gelişini o kadar ki emekçi bir kadının dışarıda fenalaşınca 112 Acil yerine ilk seni arayışını herkese hissettirebilmek isterdim. “Yaşamak kadar
güzeli yoktur, söz söylemenin” denir.
Örneğin müvekkillerin Nuriye ve Semih için gözaltına alındığın zamanki video, orada yaptığın “Nuriye-Semih” çağrısının, ölüm orucu direnişinin son günlerinde “can için yalvar-
mam sana mazlumlar darılır bana” deyişinin içinde yukarıdaki gerçeğin vardır. Söz söylemeden çok şey anlatır onlar.
Azimli, sevgi dolu, engin gönüllü halksındır sen, halkın hayatının yansımasıdır ömrün.

Tanındıkça halkımızın sizi tanımasını sağladıkça
yabancılaşma kalkmaya başlar.
Kendinden uzakta görülen, soyut siyasi hedefler için hayatını hiçe saydığı sanılan devrimci avukat, politik bir insanın aynı zamanda halk çocuğu olduğu kavranır. Kavrandıkça uzaklık
yakınlaşır.
Halkımız sizin ömürlerinizde kendi hayatlarını okumaya başlar. Ardından gözleri coşkuyla doldu-
ran, yüreğe güç veren, bütün engelleri aştıran sevgileri, değerleri gördükçe bunun kişisel olmadığını, Gürkanların, Ebruların ortak kültürü, ahlakı devrimci kişiliği olduğunu anlar.
Bu nedenle altıncı yılında da seni kıyasıya sansürlemeye çalışacaklar. Sansürledikçe
halkın yüreğine daha çok kazımış olacaklar.
Her geçen yıl, söylenen her söz, her değerlendirme daha da önemlisi her eylem anlamını buluyor benim canım ablam, can dostum.

Bir gün sizin de kapınızı çalacak bu zulüm, bir gün bu yöntemlerin her biri size karşı da kullanılacak dediğimizde “tabi tabi” diye
küçümseyerek bakan gözler artık yok. Düzenin niteliği daha net görülüyor.
Ama hala direnmeden, bedel ödemeden değiştirebileceğini sananlar, uzlaşarak mücadele olabileceğini düşünenler var.
Ya da kendi kapılarını açtırabilmek için AKP’ye güç taşıyanlar da var.
Oysa her şey açık. Bugün popüler olmanın, olanaklara sahip olabilmenin, daha çok insana ulaşıyor olabilmenin parçası olmuş hiçbirini en basit belediye koltuğunu bile koruyamıyor.

Düzenin parçası olmuş kişilikler bırakalım AKP
düzeninin değiştirebilmeyi; kendilerini koruyabilmek, emperyalistlerden onay alabilmek için her şeyi satıyorlar.
Bu koşullarda değerin pırıl pırıl parlıyor. Zulme, bu düzene Gürkanlar, Ebrular son verebilir. Sonuna kadar vazgeçmeden yürüyenler; halkını, vatanını canından çok sevenler. Bu değerlerin, geleneklerin böyle bir umuda sahip olabilmenin düzendeki bütün statülerden daha güçlü olduğu anlaşılıyor.
Senin bu değerleri yaşatıp köklendirmek için fiziki yok oluşu göze alman birçok dostumuzun bilincinde yerli yerine oturuyor artık.

Böyle de devam edecek. Kavgan, adalet mücadelen, hayallerin yarım kalmayacak candan ilerim.

Hakkımız olan her şeyi geri alana kadar yürüyeceğiz.
Yıllar geçtikçe sana sözümüz büyüyor candan ilerim.
Haydi her zaman yaptığımız gibi beraber yürümeye
devam edelim. Belki birlikte “Candan İleri” türküsünü de söyleriz. Seni çok seviyoruz can yoldaşım.

Aytaç