AMERİKA VE İNGİLTERE’DE KADINLARIN OY HAKKI MÜCADELESİNDE AÇLIK GREVLERİ

Yazı dizimizin önceki bölümünde tıpkı İrlanda gibi güçlü bir açlık grevi geleneği olan, bağımsızlık mücadelesinde de hak ve özgürlük mücadelesinde de açlık grevinin etkili bir silah olarak kullanıldığı Hindistan’dan örnekler vermiştik.

Dizimizin bu bölümünde ise ABD ve İngiltere’den örneklere yer vereceğiz. Hem ABD’de hem İngiltere’de 20. yüzyıl başlarında daha çok kadınların oy hakkı için mücadelenin parçası olarak gündeme geldi bu mücadele biçimi.

İngiltere ve ABD’de Marion Wallace Dunlop’tan Emmeline Pankhurst ve kardeşi Mary Jane Clarke’a; Alice Paul’dan Lucy Burns’a kadar pek çok kadın hakları savunucusu açlık grevi direnişleriyle kadınların oy hakkını kazandıran mücadelenin fitilini ateşlediler.

Şimdi onların bu mücadelelerine daha yakından bakalım.

İngiltere İlk Açlık Grevi ve Zafer: Marion Wallace Dunlop

See the source image

Marion Wallace Dunlop, İskoçya’lı tanınmış kadın hakları savunucularından biriydi. Kadınların oy verme hakkını ve toplumsal eşitliği savunan Kadın Sosyal ve Politik Birliği’nin (WSPU) üyesiydi. Dunlop, “toplum düzenini bozma” suçundan 1908 yılında iki defa tutuklandı.

1909 yılının Temmuzu’nda tutuklandığında Halloway Hapishanesi’nde yasal haklarını kullan- ması engellendiği için açlık grevine başladı. Bu açlık grevi İngiliz hapishanelerinde bir ilkti ve 91 saat sürdü. İngiliz idaresi sağlık durumunun bozulmasını gerekçe göstererek Dunlop’u serbest bırak- tı. Bu eylem kısa sürede WSPU’nun baskıya karşı başvurduğu temel bir eylem tarzı olarak kabul edildi. İngiliz hükümeti aynı yıl eylül ayında açlık grevine giren tutsakların zorla beslenmelerini öngören bir yasayı meclisten geçirdi.

1910 yılında İngiliz kadın hareketinin öncüsü Emmeline Pankhurst’un kardeşi Mary Jane Clarke açlık grevi eylemi sırasında zorla müdahale işkencesinin yarattığı sağlık sorunları nedeniyle hayatını kaybetti. Süfrajet Hareketleri 20. yüzyılın başlarında İngiltere ve ABD’de pasif direniş, toplantıları ve politikacıların konuşmalarını sabote etme, açlık grevi yapma gibi yollarla kadınların seçme ve seçilme hakkını savunan radikal kadın hakları hareketleri genel bir tanımlamayla süfrajet olarak nitelendirilmiştir. Asgari düzeyde de olsa organize olmuş süfrajet hareketleri ağırlıklı olarak orta sınıftan gelen kadınlar tarafından yürütülmüştür.

Süfrajetler, Büyük Britanya’da bulaşıcı hastalıklar yasası olan Contagious Diseases Acts’ın karşıtlarından meydana gelmiştir. 1903 yılında Emmeline Pankhurst Büyük Britanya’da radikal kadın hareketi olan, ilerleyen yıllarda ise protesto- lar ve açlık grevleriyle dikkat çeken Kadınların Sosyal ve Politik Birliği’ni (Women’s Social and Political Union/ WSPU) kurmuştur.

Kızı Christabel Pankhurst Büyük Britanya’da kadınların seçme ve seçilme hakkı için savaşan önder süfrajetlerden biri olmuştur.

1910 yılında amacı kadın haklarının genişletilmesi olan yasa tasarısının düşmesinden sonra vitrinler taşa tutulmuş, yangın çıkarılmış, kamusal binalara -bunlar arasında İngiltere’nin en önemli manastırı olan Westminster Abbey de bulunmaktadır- bombalı saldırılar düzenlemişlerdir.

Süfrajetlerin önemli isimlerinden biri olan Emily Davison,1913’te düzenlenen bir at yarışında kadınlara uygulanan ayrımcılığı protesto etmek amacıyla Birleşik Krallık Hükümdarı V. George’un atının önüne atmış ve birkaç gün sonra da ölmüştür.

I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Büyük Britanya’da kadınların oy hakkı kampanyaları geçici olarak durmuştur.

Tarihin Akışını Değiştiren ‘Demir Çeneli Melekler”den Ledire Alice Paul

İngiltere gibi Amerika da 20. yüzyıl başlarında kadınların oy hakkı için çetin mücadeleler verdiği bir ülke oldu. Amerika’da kadınların oy kullanma hakkını kazandıkları 18 Ağustos 1920’ye kadar geçen süreçte; kadınlar aynı zamanda cinsiyet eşitliği, ev içi emeğin ücretlendirilmesi ve sendikal haklar için de mücadele ettiler.

Ancak bu mücadelenin içinde oy hakkı için mücadelenin özel bir yeri vardı. Çünkü bu mücade- le, İngiltere’de olduğu gibi ABD’de de burjuvazinin çok büyük direnciyle karşılaştı. Burjuvazi kadınla- rı ikinci sınıf olarak görüyor, onların özellikle siyasal yaşama katılmalarını asla istemiyordu. Bunu engellemek için de her yolu deniyorlardı.

20. yüzyılda Amerikan tarihine damgasını vuran ve kadınların oy hakkı mücadelesinde öncülük yaparak tarihe adını kazımış isimlerden biri de Alice Paul oldu.

“Kadınlar bir parçası olana kadar asla yeni bir dünya düzeni olmayacak” diyerek kadın hak- ları için mücadele eden Alice Paul, kadınlara oy hakkı için mücadelenin de öncülerinden biri oldu. Alice Paul, bu mücadelede zaferin dilekçelerle, sabırla ya da tanrıya dua ederek değil, her türlü bedeli göze alarak dişe diş bir mücadeleyle, gerçekleşebileceğini savunup bir grup arkada- şıyla birlikte harekete geçti.

Alice Paul 1912’de, Amerika’da öğrenci olduğu yıllarda Amerikan Ulusal Kadın Oy Birliği’ne (NAWSA) katıldı. Fakat bu birliğin mücadelesinin yetersiz ve uzlaşmacı oluşu Kongre içerisinde ana- yasal bir değişikliği hedefleyen Ulusal Kadın Partisi’ni (NWP) kurmalarına neden oldu.

Başlangıçta sayıca az olmalarına rağmen, kısa sürede kendilerine ve mücadelelerine bağlı, kararlı kadınları bir araya getirmeye başladılar.

Saflar Netleşiyor, Mücadele Çetinleşiyor!

Alice Paul bu mücadelesini sosyal alanda çalışmak üzere gittiği İngiltere’de daha aktif ve cesur bir politik bilinçle sürdürmeye başlar. Bu bilinçlenme- de yine aynı yıllar içerisinde tanıştığı daha radikal bir kadın grubu olan Pankhurst’ların da büyük etki- si olur. Pankhurst kadınları -anne ve iki kızı- kadınlara oy hakkı kazanmanın radikal eylemlerle gerçekleşeceğini, bunun için harekete geçilmesi gerektiğini savunur. Bunun için pencereleri kırmak, taş atmak, politikacıların konuşmalarını sabote etmek gibi farklı eylemlerle seslerini duyurmaya çalışırlar.

Alice Paul de bu eylemlilikler sırasında birçok kez tutuklanır. Tutukluluk koşullarını açlık grevi yaparak protesto eden Alice, bir röportajında cezaevi duvarına kazınmış “Zorbalığa karşı direnmek Tanrı’ya itaat etmektir” sözünden etkilendiğini ve bundan güç aldığını belirtir. Çünkü Alice, Tanrı nezdinde bütün insanların eşit olduğuna inanan Quakers inancını benimseyen bir ailede büyümüş ve mücadelesini eşit haklar temelinde sürdürmüştür.

Kadınlara oy hakkı için örgütlenerek 3 Mart 1913’te, ilk ve en büyük yürüyüşü gerçekleştirirler ve bu büyük yürüyüş esnasında yüzlerce kadın, erkekler tarafından saldırıya ve tacize uğrar. Pek çok kadının yaralanarak hastaneye kaldırılması karşısında, Başkan Woodrow Wilson’un ertelemeci ve görmezden gelen tavrı kadınlarda yeni eylem arayışlarını gündeme getirir.

Ocak 1917’de, yaklaşık on sekiz ay sürecek uzun bir greve başlayan kadınlar dönüşümlü olarak Beyaz Saray önünde, “Sayın Başkan, kadınlar özgürlük için daha ne kadar beklemek zorundalar?” yazılı bir pankartla beklemeye başlarlar. Yağmura, kara, rüzgâra ve dondurucu soğuğa inat, kadınlar her gün değişen yüzlerle oy hakları için Beyaz Saray önünde ısrarla beklemeye devam eder.

Wilson, eylemi kırmak için ilk grup kadını trafiği engelledikleri bahanesiyle gözaltına aldırır. Kadınlar mahkemenin kişi başı on dolarlık ceza ücreti karşılığında serbest kalma talebini, “Cezayı kabul etmek suçu kabul etmektir” diyerek reddeder ve bunun üzerine tutuklanırlar.

Tutuklanan kadınlar, politik tutsak olduklarını söyleyerek idarenin dayattığı tek tip kıyafetleri giy- meyi reddeder. Talepleri geri çevrilen kadınlar, saldırıya uğrar ve ayrı koğuşlara gönderilir. Fakat Wilson hükümeti, tutuklamalarla diğer kadınları korkutmayı başaramaz.

Ertesi gün, bir başka grup yeniden grev için arkadaşlarının tutuklandığı yerde durmaya başlar. Onlar da benzer saldırılara maruz kalır. Alice Paul, sonraki eylem grubunda yer alacağını dışardaki diğer arkadaşlarına bildirir. Her ne kadar bu talebi kabul edilmese de ısrarcı olur, Beyaz Saray önün- deki yerini alır ve o da diğerleri gibi tutuklanır.

Yedi ay hapis cezası alan Alice, hapishane- deki baskı ve şiddet koşullarını reddederek açlık grevine başlar. Açlık grevi süresince de saldırılar durmaz. Bitkin haldeki Alice’i akıl sağlığını kaybettiği iddiası ile bir doktor sorgusuna tabi tutarlar. Doktor, Alice’in bilinçli bir biçimde açlık grevine başladığını rapor etmek zorunda kalır. Ve Alice, hapishanede yeni bir direnişin sinyalini diğer yoldaşlarına bu yolla verir.

Tutuklanan diğer kadınlar onunla beraber açlık grevine başlar. Bu süreçte hapishane yönetimi Alice’e ve diğer kadınlara zorla müdahale ederek besin takviyesi yapar. Bu besin takviyesi huni yardımıyla ve çenelerine demir bir maske takılıp ortasından geçirilen bir hortum ağızlarına sokularak yapılır.

Bu nedenle kadınlara direnişçi kadınlara “Demir Çeneli Melekler” adı verilir.

Alice Paul, yaşadıkları bu zorla müdahale işkencesinin ne kadar ağır ve kötü sonuçları olduğunu küçük bir not ile diğer kadın tutsaklara iletir. Dışarıya sızan bu not direnişçilerin sesi olduğu gibi Wilson’un hesaplarını da bozar.

Hapishanedeki açlık grevleri ve zorla müdahalenin duyulmasıyla halkın tepkisi giderek artar. Bu tepkiler Alice ve diğer kadın tutsakların serbest kalmasını sağlar. Elbette eylemin başarısı bununla da sınırlı değildir. Eylem kadınların oy hakkı taleplerine halkın birçok kesiminin de ilgi ve desteğini de artırır.

18 Ağustos 1920’de Amerikalı kadınların oy hakkı mücadelesi artık görmezden gelinemeyecek kadar kitleselleşir ve kazanımla sonuçlanır.

Sonuç olarak; Hem İngiltere’deki Süfrajetler, hem ABD’deki “Demir Çeneli Melekler” kadın hakları için mücadelenin dahi bedel ödemeyi göze almadan yürütülemeyeceğini; burjuva demokratik hakların bile niyetlerle, dileklerle, sabırla ya da duayla değil dişe diş bir mücadeleyle kazanılabileceğini göstermiştir.

En önemlisi de bu hareketler, açlık grevini siya- sal mücadelede bir araç olarak kullanma, bedeni düşmana doğrultulmuş güçlü bir silah haline getirme ve bu silahla düşmana boyun eğdirme geleneğine önemli bir halka eklemişlerdir.

Sosyal ağlarda paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.