O GELECEK YİNE… ÇIRILÇIPLAK AĞACA ASILAN, ÇIRILÇIPLAK GELECEK YİNE…

(Nazım Hikmet / Resimli Her Şey dergisi, 9 İkinci Teşrin 1935)

Balkan Harbi’nden önceydi. Ben dokuz yaşındaydım. Dedemle Rumeli’nde bir köylüye konuk olduk. Köylü mavi gözlü, bakır sakallı bir adamdı. Bol kırmızı biberli tarhana içtik. Kıştı, Rumeli’nin kuru, bıçak gibi keskin, ağırbaşlı kışlarından biri. Köyün adını hatırlayamıyorum. Yalnız, yarı yola kadar bizimle gelen jandarma, bu köyün köylülerini dünyanın en inatçı, en vergi vermez, en kafa tutar insanları diye anlattı. Jandarmaya göre, bunlar ne Müslüman, ne gavurdu… Belki Kızılbaştılar… Ama tam da kızılbaş değil…

Köye girişimiz hala aklımdadır. Güneş battı, batacak… Köyün karanlıklara karışmaya başlayan ilk çitlerinde bir köpek bizi karşıladı. İri, akşamın gölgeleri içinde kendi kendinden daha iri görünen bir köpek… Havlıyordu, donmuş, renkli havaları boydan boya yırtarak havlıyordu. Arabacı dizginleri kastı. Köpek atların göğüslerine doğru sıçrayıp saldırıyor. Ben, “Ne oluyor?” diye başımı arabacının arkasından dışarı uzattım… Arabacının kamçıyı tutan kolu, dirseğiyle yüzüme çarparak kalktı ve ince bir şaklamayla köpeğin başına indi.

Tam bu sırada kalın bir ses duydum:

– Hey!… O vurduğun köylü de, sen kaymakam mısın?…

Dedem arabadan indi, köpeğin sahibine merhaba, dedi… Konuştular… Sonra köpeğin sahibi, bakır sakallı, mavi gözlü adam bizi evine konuk etti.
Kulaklarımda çocukluğumdan kalan birçok konuşma vardır. … Fakat çocukken, yanımda büyüklerin yaptıkları hiçbir konuşma, mavi gözlü, bakır sakallı köylüyle dedemin o geceki konuşmaları gibi, bütün hayatım boyunca dokunaklı olmamıştır.

Dedemin yumuşak, çelebice bir sesi vardır; ötekisi, kalın, hırçın ve inançlı bir sesle konuşuyordu. Onun kalın, hırçın ve inançlı sesi diyor ki:Çıplak ölüsünü ağaçtan indirip eğersiz atın üstünde kaçıranlardan biri bizim köydendi… ilk önce ölüsünü bizim köye getirdi. Yamacın üstündeki kara ağacın altına gömdü… Sonra Hünkar atlıları köyü bastılar… Atlılar gittikten sonra yamacın üstündeki kara ağacın altından ölüyü çıkardı, belki bir daha basarlar da bulurlar diye aldı ölüsünü çıktı köyden… Bir daha da dönmedi… Dede soruyordu:

– Buna emin misin?

Elbette… Bunu bana anamın babası söylerdi. Ona da dedesi söylemiş, onun dedesine de dedesi…. Bu böyle gider… Odada bizden başka sekiz on köylü daha var. Ocağın kızıla boyandığı alaca aydınlık dairenin çevresinde oturuyorlar. Ara sıra bir ikisi kımıldanıyor ve bu alaca aydınlık dairenin çemberliden içeri giren elleri, yüzlerinin bir parçası, omuzlarından birisi kırmızılaşıyor. Bakır sakallının sesini duyuyorum:

– O gelecek yine… Çırılçıplak ağaca asılan, çırılçıplak gelecek yine…

Dedem gülüyor:

– Sizin bu itikadınız, diyor, Hıristiyanların itikadına benziyor. Onlar da İsa Peygamber tekrar dünyaya gelecektir, derler… Hatta biz Müslümanların içinde bile, İsa Peygamber’in günün birinde Şam-ı Şerif’te gözükeceğine inananlar vardır…

Dedemin bu sözlerine o birden karşılık vermiyor… Kalın parmaklı eleriyle dizlerini tuta tuta, ağır ağır doğruluyor… Şimdi bütün gövdesiyle ocağın kızıl aydınlığı içindedir. Yüzünü yandan görüyorum. Sakalı daha kırmızı, gözleri daha mavi gibi… Büyük düz bir burnu var. Kavga eder gibi konuşuyor:

– İsa Peygamber’in ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş… Bu yalandır… Bedreddin’in ölüsü etsiz, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek… Bunu bilirim işte… Biz, Bedreddin kuluyuz. Ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım… Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu gelecektir diyoruz…

Sustu, yerine oturdu… Dedem Bedreddin’in geleceğine inandı mı, inanmadı mı, bilmiyorum. Ben dokuz yaşımda buna inandım, otuz bu kadar yaşımda yine inanıyorum…”

Sosyal ağlarda paylaşın

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht.