Erdal Gökoğlu’ndan Sibel Balaç’a”Güneş gibi parlayan alnından öpüyorum. Yolun açık olsun yoldaşım.”

Bir kıvılcım, koca bozkırı tutuşturmaya yeter. Tek bir direniş, direnme kararlılığına sahip tek bir direnişçi, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin tüm politikalarını altüst edebilir. Halklarımızı katliamlara, açlığa, yoksulluğa ve adaletsizliklere mahkum etmeyeceğiz. Biz hiç teslim olmadık. Bulunduğumuz her yerde direneceğiz. Çünkü sadece direnenler zafer kazanabilir…

Sevgili Sibel Öğretmenim, Merhaba ;

 Duydum ki, zorlu ama onurlu bir yolculuğa çıkmışsın. Güneş gibi parlayan alnından öpüyorum. Yolun açık olsun yoldaşım. Ne mutlu yeni yıla da direnerek girdik. Ve hiç şüphesiz yeni zaferler kazanacağız. Bundan adımız kadar eminiz. Ki bugüne kadar başladığımız hiçbir işi yarım bıraktığımız görülmedi.

Nasıl bir ruh coşku inanç ve kararlılık içinde olduğunu tarihsel bir sorumluluk taşıdığını biliyorum. Zira bu duygular bana bize yabancı değil. Yılları ve yolları birleştiren kahraman karanfilerimizin izinden yürüyenlerin varacağı tek yer zaferdir. Şimdiden kutlu olsun.

Senin Ölüm Orucu Direnişi ve Gökhan’ın Süresiz Açlık Grevine karşı kim ne söylüyor, ne tartışıyor bilemiyorum. Burada Kürt milliyetçi hareketinin günlük gazetesini takip ediyorum. Zaten ardarda katledilen tutsaklardan Abdulrezzak Suyur, Halil Güneş,Vedat Erkmen ve Garibe Gezer’in ölüm haberlerini buradan öğrendim. Fakat, bu ölümlerin daha da artmaması için bedenleriyle barikat olan sizlerin direniş haberlerini ne yazık ki göremedim.

Halbuki her gün, tamamı kadınlara ayrılan ikinci sayfada ; adını, haritadaki yerini bile bilmediğim ülkelerin kadınlarına dair haberleri görüp okuyorum. Bu yaştan sonra feminizmin mucizelerini keşfediyorum. Eksik olmasınlar, ellerine emeklerine sağlık. Ama insanın gözleri Anadolu’nun direnen kadınlarını da görmek istiyor bunca haber arasında. Ve üzülerek söylemeliyim ki sen ; ne dillerine pelesenk ettikleri ‘’Kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık’’tan, ne herkesin kendini biraz borçlu hissettiği ‘’öğretmene vefa’’dan, ne de ‘’direnen devrimci tutaklar’’ kontenjanından yer bulabildin bu sayfada.

Belki hapishanelere, her gün katledilen hasta tutsaklarla ilgili haberlerin yanında, kıyısında-köşesinde yer verirler diye bekledim. Boşuna beklemişim…  Zira kadının kurtuluşu devrimde ve bu da kadın erkek ele ele gerçekleşecek ise devrimci bir kadını direnişine sansür niye?

Malum gündem yoğun ; düzenin ‘’krizini çözmek, eril ve tekil iktidarı yıkmak, faşizmi aşmak’’ için ittifaklar, çareler aranıyor. Olsun, zulüm ve ölümün kol gezdiği hapishanelerde her gün bir tabut çıkarken ‘’Ya Zafer Ya Ölüm’’ diyerek direnenleri de bir gün görmek zorunda kalacaklar. Bundan eminim ve umudunu yitirmiş değilim…

Bu arada sağda-solda özellikle,  ‘’sosyal medya’’da akordu bozuk enstrümanlar gibi sesler çıkartan koronun tekrarladığı nakaratları da tahmin edebiliyorum. ‘’Yine mi ölüm orucu? Direnmenin başka yolu yok mu ?’’ diye başlayıp ‘’Malum örgüt iki de bir aynı eylemlere başvurup, insanlarını ölüme gönderiyor. Bir Devrimci kolay mı yetişiyor? Kimse böyle bir eylemi onaylamıyor…’’ ile devam eden cümleler çoktan kopyala yapıştır manyağı olmuştur bile.

Sevgili Sibel ;

Bundan 30 yıl kadar önceydi Ankara DAL’ da ; ‘’Hem Angaralısın hem Türksün hem de Dev-Solcu ! Lan başga örgüt mü bulamadın? Yannış yoldasın oolum yannış.. ‘’ demişti işkenceciler. Onlara ve pekçoklarına göre ben hala ‘yannışş’ yoldayım. Tıpkı senin gibi.

Ah be Sibel öğretmen ; güzelim memuriyeti, her ay hesaba yatan maaşı ve dövlet kapısını bırakıp; listelerle aranan, parmak ile sayılan bu ‘teröristler’ ile ne işin olur senin? Başka bir örgüt mü bulamadın? Yetmiyormuş gibi ‘bu koşullarda bir şey yapılmaz’ diyenlere, hasta tutsakların ölüm istatistiğini tutanlara ve sessizce mezar kazananlara inat; ölümüne bir direnişe girmişsin! Kendimden biliyorum ‘yannışş’ yoldasın yannışş!!

Çalgılı-çengili, allı-morlu,boyalı-pudralı, hoplamalı-zıplamalı binbir çeşit eylemle, bilimum cinsleri ve radikal aktivistleri harekete geçirmek varken, Ölüm Orucu da neyin nesi? ‘Akıllı’ olmak icap eder; bilmez misin ‘’sivil iteatsizlikler,interesting şovlar’’ pek bir moda, anında da medyada. Bundan kelli ‘yannışşın’ dik alasını yapıyor, ölümü kutsuyorsun.

Ah be cancağızım, ne Ferhat kaldı ‘’Sevdası için dağları delen’’ ne de Pir Sultan kaldı ‘’Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan’’ diyen. Geç bu halk ve vatan aşkını, sınıflar safsatasını. ‘’Tarihin sonu geldi, dünya global bir köy oldu’’ A be kızım, sen neyin kafasını yaşıyorsun Allah aşkına! Bak güzel kardeşim ‘yannışş’ın neresinden dönersek kardır.

Hem zaten pek yakında ‘’uluslararası toplum’’un fonladığı beslemeler, yanlarına aldığı duyarlı abiler ile taleplerini tartışmak yerine seni ‘yannışş’tan döndürmeye çalışacaklar. Ve tabii ki, ‘’örgüt baskısına da ölümlere de karşıyız. Yaşam kutsaldır. Hiçbir şey için ölmeye değmez.’’ diyerek burjuvaziden ödünç aldıkları ‘’nacizane düşünceleri’’ni bonkörce kusacaklar .

Ha madem ki ‘’ne düşüneceğimize, nasıl yaşayacağımıza ve öleceğimize kendimiz karar veririz’’ diyorsun ki bence de öyle ; o halde ‘’su bendini yıkar birgün, gece gündüze çıkar. Yürü bildiğin yolda,ölümden öte ne var?’’  Bulunduğumuz her yerde direneceğiz. Asla teslim olmayacak, asla vazgeçmeyeceğiz biz. Bu da böyle biline.

 Çünkü devrimcilik, solculuk, sosyalistlik; sınıflar mücadelesinin teorisini kabul etmek, tarihin önümüze koyduğu görev ve sorumlulukları yerine getirmektir. Baskıya, zulme ve sömürüye karşı direnmektir. Bu sorumluluktan kaçış kendini inkardır. Düzene boyun eğiş, yok oluştur.

Karşıdevrim nasılda örgütlenmiş, görüyorsun değil mi? Burjuvazinin gönüllü piyadeleri Can siperhane çalışıyor, Şehitler vermiş ,bedel ödemiş hareketler bile kendini düzene kanıtlamak için sansür uyguluyor. Direnenleri yok sayıyor. Hem de her gün hasta bir tutsak katledilirken ve saldırılar doruğa çıkmışken.

Sevgili Sibel; ‘Dejavü mü’ diye düşündüğün oluyordur belki; yok yok dün direnenler ile aralarına fark koyanların, yollarını-mahallelerini ayıranları dili de yöntemi de hiç değişmedi. Kaymak tabakayı korumak, cepte keklik olmadıklarını kanıtlamak için emperyalizm, faşizm, halk ve devrim gibi kavramları unuttular ama direnenlere düşmanlıkta yarış halindeler hala. Yani 2000’lerden bu yana aynıların ve ayrıların arasındaki çizgi biraz daha kalınlaştı,hepsi o kadar.

Hiç kuşkusuz düşmanın attığı taşlar değil ama dostun gülleri bir miktar yaralayabilir seni. Aldırma. Varsın tüm oklar üzerimize yağsın doğru yolda olduğumuzun kanıtıdır bunlar. Zira bu yol, yolcusuz kalmaz, ama yolsuz kalanlarda İflah olmaz.

Evet savaşan kazanır veya kaybeder. Ki, kazanmak her zaman aritmatik toplamdan ibaret değildir. Kimi zaman bitti denilen yerde filizlenir; Kızıldere gibi. Bazen de karar verip harekete geçmektir; Senin gibi. Ama savaşmayanlar yenilgiyi baştan kabullenmiş demektir. ‘’Bekleyen verileni, direnenler ise istediğini alır.’’ Devrim güneşli günlerde yapılmaz. Ölümü göze almadan zafer kazanılmaz.

O halde ölümden korkmak, savaştan kaçmak niye? Korkulacak ve savaşılacak onca şey varken. Ve o kaçış değil mi ölümü çağıran, başucuna oturtan. ‘’Biz yokuz komutanım’’ denildiğinden beri kaç tutsak katledildi, hiç saydınız mı? Mesele İlla canlı kalmak, yaşamaksa eğer; bitki, bakteri, böcek ve türlü haşere de yaşayan bir canlıdır. Ve elbette böyle yaşamak veya ölüme yürümek de bir tercihtir sonuçta. Ama ‘’fark’’ı farketmek gerekir.

Büyük direnişe başlarken; ‘’Bir kefen giymek gerekirse eğer, bu asla düşmanın bize biçtiği kefenler olmayacaktır !’’ demiştik. Biz tercihlerimizin, ağzımızdan çıkan sözlerin arkasındayız. Uğruna öldük, öleceğiz.

Sevgili Sibel; kamuoyuna açıkladığı taleplerini okudum. Hiç kuşkusuz bu taleplerin her biri, bedeli ne olursa olsun, direnmek için yeterli sebeptir. Bu son derece insani, ahlaki ve siyasi talepler uğruna ‘’Bir Canım Var Feda Olsun’’ diyebilmekten daha doğru ve değerli ne olabilirki? Ne mutlu sana, bize. Ve bin kez daha ‘’ölüm bu uğurda gelecekse, hoş geldi sefa geldi!’’

Her yıl dünyada 18 milyon insan direkt açlıktan, 70 milyonu ise açlığa bağlı sebeplerden ölüyormuş! Ülkemizde ise 20 milyon insan açlık sınırında yaşıyor. Ne tuhaf; 19 Aralık 2021 den beri adım adım, gün gün, saat saat sende açlıkla ölüyorsun. Ama seni 70 milyonluk açtık ordusundan ayıran; onların açlığını ortadan kaldırmak için bile isteye ölümü seçmiş olman.

Türkiye hapishanelerinde 605’i ağır olmak üzere 1600 hasta tutsak varmış! Daha geçen ay 7 tutsak tedavileri yapılmadığı için katledildi. 38 yıldır tutsak olan ve tedavisi hapishane koşullarında mümkün olmayan Ali Osman Köse hala tahliye edilmedi. Dahası sen de hasta bir tutsaksın ve tüm hasta tutsakları yaşatabilmek için kendi canından vazgeçiyorsun. Çünkü sen ‘’Önce Can değil Canan’’ diyenlerdensin.

Okuma-yazma öğretene öğretmen diyorlar ve bir harf için kırk yıl köle olmamızı istiyorlar. Halbuki sen; köleliğe karşı savaşmayı, özgür ve onurlu yaşamayı da öğretiyorsun. Bilgiyi tekeline alan, halkları çaresiz ve çözümsüz bırakanlara, bizi ölümle ıslah etmeye çalışanlara karşı direniyor; çözümün, kurtuluşun yolunu gösteriyorsun.

Çünkü sen, halkın öğretmenisin.

Senin bu yüce gönüllülüğünü, devrimci sorumluluğunu ve fedakarlığını uzlaşmayı seçenler, düzene dönenler anlayamaz belki, fakat vefalı halkımız görecek anlayacak ve yine ayağa kalkacaktır. Zira sen, kendi kaderini hasta tutsaklardan ve halkların geleceğinden ayrı görmeyen bir adalet savaşçısısın .

Direniş halkı ayakta ve hayatta tutan okuldur. Sen de bu okulun öğretmenisin.

Öğretmenlerimizden öğreniyoruz, sınıfta kalmayacağız.

Direniyoruz, kazanacağız,

Sevgi ve Selamlarımla

Ocak 2022

Erdal Gökoğlu

Sosyal ağlarda paylaşın