Musa Aşoğlu Yazdı: “Tarihi her zaman direnenler yazar”

Musa Aşoğlu Almanya’nın Hamburg şehrinde 3 Aralık 2016 tarihinde Alman polisi tarafından tutuklandı. Alman devletinin devrimcileri tutuklamak için kullandığı anti-terör yasası diye adlandırdıkları 129-a ve 129-b maddelerine dayanarak, DHKP-C üyesi ve yöneticisi olarak Avrupa ve Almanya sorumlusu olduğu gerekçesi ile Alman devleti tutuklama kararı çıkardı. Tutuklandığından bu yana ağır tecrit altında tutuluyor. Karar duruşması, 6 Şubat 2019’da görüldü. Bugüne kadar, 129 maddesinden yargılananlar içinde EN YÜKSEK CEZA olan 6 yıl 9 ay hapis verildi.


“Hak veren zalim gördün mü, Hesap soran olmayınca,

Kırıktır bir kanadımız, Sen kavgaya girmeyince”

Böyle diyordu İbrahim Gökçek direnişinin 318. Gün yazdığı “Ben de yaşamak istiyorum” isimli mektubunun sonunda. Aslında bu kısacık dizeler hem direnişi, hem de zafer yolunu en özlü şekliyle ifade ediyor.

Zaferin yolu “sen”in kavgaya girmen, omuz vermende gizlidir. Elbette hedef direnişçilerin dile getirmiş olduğu somut taleplerin kabul edilmesidir. Ancak siyasi mücadelelerde zaferin bir göstergesi, somut taleplerin karşılanması iken, en az onun kadar, hatta ondan daha önemli olan gösterge ise, mücadelede hedeflenen siyasi kazanımlardır. Çünkü somut talepler, sadece söz konusu direnişin hedefleriyle sınırlı sonuçlar yaratırken, siyasi zafer ise tüm sürecin zulme karşı halkın tüm taleplerinin zafer yolunun açılmasına zemin yaratır.

Direnişin 323. Günü kazanılan siyasi zafer işte böyle bir zaferdir. Oligarşinin yönetememe krizinin somutlandığı bir süreçte kazanılan böle bir zafer, sonuçları itibariyle dalga dalga büyüyüp tüm halkı içine alan bir etki yaratma potansiyeline sahiptir.

1984 Ölüm Orucu

1984 Ölüm Orucu bir siyasi zaferle sonuçlanmıştı. Tek tip elbise uygulanmasına yönelik somut taleplerle yola çıkılan direnişin siyasi kazanımları, bu somut talebin çok çok ilerisinde sonuçlar doğurmuştur.

11 Nisan 1984’te başlayan direniş başta TTE uygulamasının kaldırılması sonucunu yaratırken, asıl olarak 12 Eylül’ün yarattığı depolitizasyonun kırılmasına ve hayatın her alanında halkın demokratik hak ve özgürlüklerine dair devasa kazanımların da miladı oldu. Gençlik, işçiler, memurlar, gecekondular, kadınların ilk direnişleri bir hapishane direnişi olan açlık grevi ile başladı. Grevler, boykotlar, kitlesel gösteriler tüm topluma yayıldı. 12 Eylül’ün faşist terörüyle yaratılan yılgınlık aşılarak sınıflar mücadelesi yeni bir atılım sürecine girdi.

Direnişin yarattığı özgür tutsaklık, hayatın her alanında yeni bir yoldaşlık, örgütlenme ve hesap sorma bilincini yeni gelenekler yaratarak derinleştirdi. Toplumsal roller değişmiş, ortak adalet, bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinde, halk hesap soran, 12 Eylül’cüler ve oligarşi ise hesap veren durumuna gelmiştir.

84 ÖO ile Grup Yorum’un direnişinin en belirgin ortak noktaları, bire bir aynı olmasa da halkın pasifize edilmiş, demokrasi mücadelesinin geriletilmiş, özellikle de 15 Temmuz sonrası halkın kurumsal örgütlenmelerinin etkisiz, edilgen bir konuma getirilmiş olmasıdır.

Bu DÖNEM DİRENİLMEZ!

Birileri 12 Eylül dönemini “direnilmez” olarak adlandırıp, faşist rejimin halkı pasifize edip, depolitizasyona uğratmanın zeminini yaratmış ve teslimiyeti meşrulaştırmışlardır. Burada söz konusu sadece düzen solu, düzen muhalefeti değil, ağırlıklı olarak sözde devrimci, sözde komünist… yani oportünist ve reformist soldur.

Her dönemin kendi içinde belirli farkları olsa da oportünist reformist solun bu teslimiyet tavrı hiç fark göstermemiştir. Değişmez bir sonuç da her teslimiyet politikası arkasından daha teslimiyetçi, daha ilkesiz bir konuma savrulmaları olmuştur.

15 Temmuz sonrası KHK ve OHAL uygulamaları sürecinde de bu oportünist tavır değişmedi, “Bu dönem direnilmez” bayrağını temel şiar edindiler. Yüksel direnişiyle başlayıp Direnişler Meclisine evrilen süreçte de bir tavır değişikliği olmamıştır. Ancak direnişçiler çığlıkları ve meşrulukları ile çevrelerindeki izolasyonu kırıp, seslerini halka ulaştırmayı başardıktan sonar oportünist reformist sol da teşhir olmamak için cılız bir destekte bulundu.

Direniş bir kez daha herkesi, sürecin tüm dinamiklerini yeni baştan bir mevzilenmeye mecbur etti. Bu sürecin bir özelliği de oportünist reformist solun tamamen kimliksizleştiği ve varlıklarını devam ettirebilmek için “direniş” kavramını rafa kaldırıp Kürt Milliyetçiliği hareketin kuyruğuna dizilmiş olmalarıdır. Kürt milliyetçi hareket ve oportünizm aylarca Yüksel ve diğer direnişleri yok saymayı, haberini bile yapmayarak yok olmasını bekledi.

Ama direnişin diyalektiği bir kez daha galebe çaldı. NuSe’nin AG sürecinin dönülmez noktalara geldiği aşamada zaten kamuoyuna malolması sonucu, Kürt milliyetçi, oportünist vs basının da sansürü belirli süreliğine kalkmış oldu. Bu zoraki tavır değişimi de aslında “Bu dönem bir şey yapılmaz” düşüncesinin de iflasıydı. İflas eden asıl olarak oportünizmdi. Kazanan ise her şart altında direnişi seçen devrimci iradeydi.

Yeni bir “Bu dönem direnilmez” süreci ise Korona pandemisi süreci oldu. Kürt milliyetçileri ve oportünizm açısından ise, direnişin sözünün bile edilmediği bir süreç olmuş, “sosyal mesafe” gibi kavramlarla da direnmemeyi meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

GRUP YORUM’UN ZAFERİ

Grup Yorum’un direnişi gerek üzerindeki sürekli baskılar gerekse de direnişin sesinin duyurulmaması amacıyla uygulanan sansür ve yok sayma gayretlerine rağmen sesini hem tüm ülkeye hem de dünya kamuoyuna duyurmayı başardı. Sol, aydın ve halktan yana kesimleri harekete geçirebilmiş olması ve Grup Yorum’un direnişteki somut taleplerinin bu kesimlerce üstlenilmesini sağlayabilmek, aynı zamanda direnişin kamuoyuna maledilmesi demekti. İşte siyasi zafer’in bir yanı budur. Siyasi zaferin bir diğer yanı da oligarşinin de bu direnişin ciddiyetini kabullenmiş olması ve günlük politikalarında ilk ağızdan muhatap alınır duruma gelmesidir.

Başta İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı olmak üzere oligarşinin sözcülerinin direnişi karalama çabaları bile, onların direniş karşısında nasıl çaresiz kaldıklarının en somut göstergesidir. Direnişi yok sayma, direnişi sahiplenenler üzerinde terör estirilmesi, yasaklar ve hatta zorla müdahale girişimlerine rağmen, direniş engellenemedi.

ZAFERİN İLK ADIMI

Zaferin ilk adımı, zorla müdahale girişiminin sonuçsuz bırakılmasıdır. Grup Yorum’un direnişi ve Halk Cephesinin yoğun emeklerle sahiplenmesi zorla müdahale işkencesini devre dışı bıraktırmayı başarması üzerine… Soysuz Süleyman’ın “Biz onları tedavi için hastaneye sevk etmiştik, DHKPC onları serbest bıraktırdı” … Bu açık bir itiraftır. Üstelik korona pandemisinin de halkı susturmak ve sansür aracı olarak kullanıldığı bir süreçte, devrimci direniş iradesi karşısında yenilginin ifadesidir. Evet düşman açıkça hangi irade ile savaştığını ve o irade karşısındaki çaresizliğini itiraf ediyor.

Zaferi ölümlerimizle kazanacağız”…. Sloganı belki de dünyanın en sert sloganlarının başında gelir. Bir kararlılık göstergesi olduğu kadar, devrimci uzlaşmazlığın da en somut ifadesidir. Halk güçleri açısından ise ezici bir etkiye sahiptir. Direnişin yanında veya karşısında mevzilenmeye zorlayıcıdır. Ya “taraf” ya da “bertaraf” olunacaktır. Ve asla blöfü kaldırmayacak bir kesinliği ve keskinliği zorunlu kılar.

Düşman nezdinde ciddi muhatap alınma olgusunun temeli de Özgür Tutsakların onlarca yıldır, sayısız şehit verme pahasına, bu sloganın gereğini eksiksiz yerine getirmiş olmasıdır. Soysuz’un itirafına damgasını vuran güç budur. Direnişin nazlı gülü Helin’in şehadeti bu senedin karşılığıydı. Dost cephesi de, düşman cephesi de buna göre konumlanmak durumundaydı.

Grup Yorum’un bu direnişi dünyada bir ilkti. Ama ilkler tarihi bununla sınırlı değildi. Gerek Cemevi, gerekse de Feriköy Mezarlığı Korona pandemisi sürecinde dünyadaki ilk sokak direnişine de şahitlik etti. Halk Cephesi yine kolkola zulme karşı kavgadaydı. Direnişin yakışıklı delikanlısı, güzel çocuğu da adını zaferi cesediyle kazananlara ekledi. Adalet kavgasıysa, işte adalet için bundan öte direniş olamazdı. Halka ulaşan tek mesaj buydu. Bu mesaj meşruluğun herkese kabullendirilmesiydi.

Zaferin yolu böyle döşendi. Her direniş gibi, bu direnişin siyasi hedefi de, uğruna ölünen amacın halk maledilmesiydi. Ve noktayı İbrahim koydu… Direndik, kazandık” dedi. Zaferi kazanmanın iç rahatlığıyla ölümü göğüsledi. Direnişin taleplerini üstlenen güçlere bir borç daha ekledi, ömründen indi… Bu üstlenmenin gecikmesinin bedeli, İbrahim’in yaşamı oldu. Belki bir gün, belki iki gün önce bu üstlenme gerçekleşseydi, İbrahim halen yaşıyor olacaktı.

ZAFERİN ÖLÇÜSÜ

Grup Yorum direnişi, siyasi zaferin ölçüsünü de net olarak ortaya serdi. “Bırakın .. yaşamın kutsiyeti.. düşman da zaten öldürmek istiyor… “gibi safsataların anlamsızlığı artık tamamen teşhir olmuştur. Direnenlerin yaşaması isteniyorsa… “Zaferi ölümlerimizle kazanacağız” sloganı karşısında ezilmek istenmiyorsa, yapılması gereken açıktır, direnişin taleplerini üstlenmek ve direnişe katılıp onun yanında yer almaktır.

Direnişin dinamikleri, her özgül durumda bazı değişiklikler gösterse de genel olarak,

Biz ne diyoruz?

Düşman ne diyor?

Halk güçleri ne diyor?

“Biz” zaten direnenleri ifade ediyor. “Düşman” ise somuttur ve talepte bulunandır. Halk güçleri ise kamuoyunu ifade eder ama yerine göre aydın, sol ve oportünizmi de ifade eder.

Genel sürecin, halkın susturulduğu, direnişin bastırıldığı zamanlarda asıl hedef, bu suskunluğun ve teslimiyet ortamının yıkılmasıdır. Grup Yorum’un direnişe ara vermesi, bu suskunluk ve teslimiyet ortamının değişimini sağladığını somut verilerle gerçekleşmesidir.

Demek ki düşmandan istenen talepler görünürdeki somutluk olmasına karşın, asıl olarak halk güçlerinin harekete geçmesi ve söz vermesini sağlamaktır. Yani ölümlerimizin zafer kazanmasının birincil muhatabı da halk güçlerinin bu tavrıdır.

OYSA…

Ölümleri engellemenin yolunun bu kadar basit olmasına rağmen, solun, aydınların harekete geçmesini sağlamak için ölmek mi gerekiyor diye sormamız gerekiyor. Kendini halk saflarında gören güçlerin zaten kendisinin talepte bulunmak zorunda olduğu şeyler konusunda harekete geçmesini sağlamak için ölmek mi gerekiyor?

Direniş kendi başına düşmanı sıkıştırıp, geri adım atmaya zorlarken, halk güçlerinin çok daha zorlukla direnişin yanında yer alması başlı başına sorgulanması gereken bir durumdur.

Helin’in, Mustafa’nın, İbrahim’in ölümlerinde sol nasıl lanetli bir rol oynamıştır? Ki bu lanetli rol yeni de değildir. 2000 2007’deki Büyük Direnişi de “Direnişi bitirdik” diye bırakıp, direnenlere de emri vaki yaparak teslimiyeti örgütlemişlerdi. Bu ihanetin bedeli ise direnişin yıllarca daha sürmesi ve 122 şehit vermesine de yol açmıştır. Sol bunu çok iyi bilir. Ama sorun, bundan ne kadar ders çıkardığıdır. Veya çıkarıp çıkarmadığıdır.

SOLUN ÇELİŞKİLİ RUH HALİ Mİ, OPORTÜNİZMİN ÇIKMAZI MI?

Sadece Yeni Özgür Politika gazetesine yansıyan Kürt milliyetçisi ve oportünist kesimlerin tavırları bile bu konuda bir turnusol görevi görebilecek niteliktedir.

Yok sayma, Yeni Özgür Politika Kürt milliyetçi hareket ve onun kuyruğuna dizelenmiş oportünist reformist solun bir ortak platformu haline dönüşmüş ve bu kesimin ideolojik, ahlaki anlayışlarının dile getirildiği bir basın organıdır.

Direnişin sesinin tüm dünyaya ulaşmasından çok daha sonrasına ve burjuva basınında bile yer almasına kadar sessiz kalmış, direniş yokmuş gibi davranmayı, çıkarlarına uygun görmüştür.

Oportünizmin bu platformdaki asli misyonu, Kürt milliyetçi hareketine methiyeler düzmek ve onun üzerinden de siyasi varlığının devam ettirebilme içgüdüsüdür. Sekiz dokuz ay boyunca sürekli yok sayılan direnişin varlığı, nihayet düşmanın zorla müdahale işkencesi hedefiyle, direnişçileri zorla hastaneye kaçırması ile artık direnişin varlığını da kabullenmek zorunda kaldı. Asıl olarak da direnişin zaferle sonuçlanması ile birlikte belirli bir sahiplenmesi olmuştur.

Bu sahiplenme tavrı içerisinde direnişin yarattığı hayranlık da var… direnişin yarattığı ve hatırlattığı vicdan da var… direnişin dışında kalmak istememe de, ona ortak olma duygusu da var… kıskaçlık ve çekememezlik de var… örnek almak da var… Yani tam da oportünizmin gel gitli ruh hali var.

KISA BİR KRONOLOJİ

Yeni Özgür Politika’da yayınlanan yazı ve makalelerden bir kısmından yapacağımız alıntılar bu ruh halini çok net bir şekilde ortaya koyuyor…

9 Mayıs 2020 tarihli “Grup Yorum üyelerinin irade savaşı” başlıklı, Zeki Akıl imzalı köşe yazısında

Grup Yorum üyelerinin ölüm orucunda gitmesin doğru bulmayanlar olabilir… Ancak Erdoğan iktidarının faşist karakterini ve yıkıcılığını mazur gösterme yoluna gidilemez. Bu eylemler AKP MHP iktidarının ırkçı ve faşist yüzünü, gaddarlığını güçlü biçimde deşifre ediyor”.. “Grup Yorum üyeleri şahsında sergilenen yüksek irade ve inanç, adanmışlığın toplum tarafından görünür hale getirilmesi gerekiyor” diyerek somut durum ve görevler konusunda, yoruma gerek bırakmayacak bir şekilde durum tespiti yapıyor. Ve devam ediyor.

“Nasıl oldu da Türkiye halkı bu kadar susturuldu. Herkes susmuş demiyoruz ama bir sinme, geri çekilme ve yoğun kaygılar yaşanmıyor değil”… Sayın yazarın niyetini sorgulamak gerekmiyor. Ancak bir şeyi belirtmek de gereklidir. Ancak bir şeyi belirtmek de gereklidir. Sorun da, çözüm de aslında kimin nasıl susturulduğunu ortaya çıkarmaya bağlıdır. Eğer bir halkın öncüsü olduğunu iddia eden kişi ve yapılar susturulmuşsa, halk da zaten susturulmuştur. O halkın uyanması da yani çözüm de yine o öncülük iddiasındakilerin uyanmasına bağlı değil midir?

“Grup Yorum üyeleri üç yüz günü aşan ölüm orucu yürüttüler. Bu çok uzun bir zaman. Ancak direniş çok geç kamuoyuna yansıtıldı. Sahiplenmesi, gündeme girmesi gecikti. Bu da demokrasi güçlerinin özeleştiri ekseninde ele alması gereken bir konudur”…

Belirtmek gerekir ki, direnişte geciken kamuoyuna yansıtılma zaman değildir. Direniş gizli başlatılıp, sürdürülmedi. Geciken tek şey varsa, o da solun direnişin varlığını kabullenmekte gecikmesidir. Ama yazarın özeleştiri çağrısı her şeye rağmen değerlidir. Aşağıda alıntılanan yazarın notları, yorum yapmayı gereksiz kılıyor…

“Bir çok insan, çevre çıkarları için suskun kalıp geri çekilirken veya uzlaşırken Bölek gibi genç insanlar faşizmin saldırılarına cepheden göğüs gerdiler. Öyle zor bir eylem tercih ettiler ki, bunu sözle ifade edebilmek imkansızdır. Aylarca gram gram eriyerek ölüme gitmek yüksek bir irade ve adanmışlık gerektiriyor. Yüksek bir ruh ve faşizmi kesin reddediş vardır. Siyasi görüşleri, şu bu yanları bir yana. En zor ölümü göze alarak faşizmle uzlaşmamaları çok çarpıcıdır. Onlar da diğer insanlar gibi hapis yatabilir, direnişleri farklı boyutlarda sürdürebilirlerdi. Kimse de niye ölmüyorsunuz ve ö. orucuna girmiyorsunuz demezdi…” “Grup Yorum üyelerinin yüksek irade ve adanmışlıkları AKP’nin korkak ve kanlı yüzünü daha görünür kılmıştır. Eylemdeki avukatların ve diğer direnişçilerin yalnız bırakılmaması ve direnişin daha geniş alanlara yayılması gerekir…”

Evet, yazarımızın da içinde olduğu sol, yeni bir imtihanla karşı karşıyadır. HHB’li iki avukat ve iki cepheli Özgür Tutsak aylardır direnişte. Helin, Mustafa ve İbrahim’e verilen sözlerin ne kadar tutulduğu, bu direnişçilere verilecek desteğe bağlı olacaktır.

13 Mayıs 2020 tarihli Y. Ö. Politika’da aynı sayfada yayınlanan iki ayrı yazı var. Biri, Elif Akgül Ateş’in, “Anaların yüreği barışın dilidir” yazısı, diğeri ise İrfan Sabri Ahmet imzalı “Grup Yorum üyeleri Helin ve İbrahim anısına” yazısıdır. Elif Akgül Ateş, yazısında anneler gününü Sümerlere Antik Yunan’a vs dayandırarak uzun uzun tarihçe yaratmaya çalışıyor. Ki anneler günü’nün resmi tarihi olan ABD iç savaşında 1872’de Julia Ward Howe’nin hiçbir şekilde dile bile getirmediği “barış” talebini kendince bugüne montajlıyor. Neyse… bizim konumuz, olayın bu yanı değil. Yazar, uzun zorlamalar sonucu, yazısını dünyadaki tüm kötülüklerin sebebinin, Kürt halkının yanında olmamış olmaya bağlıyor. Ve bir tespitte bulunuyor,

“Kürtlerin maruz kaldığı bu kötülük karşısında sessiz kalındıkça, günü geldiğinde herkes payına düşeni alçaktır” Diyor ve sonra da iki örnek veriyor. Birinci verdiği örnek Fethullah Gülen Cemaati… Yani FETÖ’cüler Kürt halkına yapılan zulme ses çıkarmadığı için, şimdi kendileri zulme uğruyormuş… Peki yazarın verdiği ikinci örnek nedir derseniz? “Son olarak ölüm orucunda hayatını kaybeden Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’in cenazesi Kayseri’ye götürülürken, ağızlarında kan akan ülkücü çetelerin ‘teröristin cenazesini şehrimize getirirlerse mezardan çıkartır yakarız’ diye nasıl cüretkarca meydan okuduklarını, kanımız donarak izledik”… Gerçi bu haberi duyduğunda yazarın kanının donmasında ziyade el ovuşturarak haberi yorumlamış olacağı daha akla yaktın gelmektedir… Ama sormak gereklidir. Fetöcülerle devrimcileri karşılaştırmak hangi aklın ürünüdür. Bu neyin kafasıdır allah aşkına? ABD komutasında askerlik yapmak, demek ki onlar gibi de düşünmeyi gerektiriyormuş.. ne diyelim? Ama yazarın bu cahil cesareti örneğine bir şeyler demek de gereklidir.

Öncelikli olarak belirtmek gereklidir, Grup Yorum Türkiye’de ilk Kürtçe müzik yapandır ve bunun bedelini de ödemiştir. Yine bugünkü direniş içinde yer alan Özgür Tutsakların siyasi yapılanması, 1938 katliamı sonrası Kürdistan’da ilk jandarma karakolunu basan, “Kürdistan kasabı” olarak bilinen Kürt düşmanı generalleri cezalandırmış bir örgüttür. İnsanın en basit haliyle, bilmediği konularda bilgi satmaya çalışmasına bilgiçlik denir.. Tabi yine sormak gerekir bu düşmanlık neyin düşmanlığı, bu çekememezlik neyin çekememezliği?

Aynı tarihli gazetenin, aynı sayfasındaki ikinci yazıda, yazar İrfan Sabri Ahmet’ten bazı alıntılar “… Helin’in ölümü devrimcileri, demokratları, halklar için vicdan sahibi olan kesimleri harekete geçirdi. Bir can daha yitirmemek için harekete geçenler İbrahim Gökçek’in yaşaması için 323. Ölüm orucu gününde basına ve kamuoyuna yapılan bir duyuru ile Grup Yorum’un amacına ulaştığını, siyasi bir zafer kazanıldığını İstanbul valiliğine konser başvurusunun dahi yapıldığı yönünde açıklamada bulundular”… “Devrimci direnişçi bu sanat militanlarının eylemi en azından halkların birliği ve demokrasi cephesinin örülmesi için büyük bir vesile olmalıdır”… “Helin ve İbrahimleri Grup Yorum’un tanımlamasıyla “çağdaş halk müziğinin kahramanlarını’ yaşatmak her devrimci, sosyalist, komüncü, yurtsever ve halkçıyım diyenin boyun borcu olmaktadır. Helinler, İbrahimler bizlere AKP MHP faşizminin yıkılmadan özür şarkılar, halk ve devrim türküleri özgürce seslendirilemez. Halklarla, toplumlarla özgürce buluşulamaz demişlerdir.” “Helin ve İbrahimler çağdaş müziğin devrimci ruhu ve eylemi olarak her zaman kulaklarımızda, beynimizde ve eylemlerimizde yaşamaya devam edeceklerdir.”

Aynı gün, aynı gazetenin aynı sayfasında yayınlanan iki yazı en kadar da birbirlerinden farklı olabiliyormuş…

E.A. Ateş’in yazısına geri dönmek zaruridir. Grup Yorum’un Kürt halkının yanında yeralıp almadığı elbette ki tartışılmazdır. Ama… İzmir’de Zehra Kulaksız öğrenci festivalinde Grup Yorum’un sahnesine saldıranlar kimdi acaba? Yine Grup Yorum’un Van’da ve Diyarbakır’da konserlerini engellemeye çalışanlar kimdi diye sormak da farz olmuştur.

Dahası, yazarımız İbrahim’in naaşının mezardan çıkartılıp yakılması tehdidinden de korkmasına gerek yoktur. Çünkü o tehditte bulunanların kendileri bile, kendi tehditlerinden korkmuştur. 12 Mayıs 2020 tarihli Sözcü gazetesindeki “Bahçeli, o başkanı görevinden aldı” haberinde, söz konusu tehdidi yapan Kayseri Ülkü Ocakları başkanı Serdar Turan’ın Bahçeli tarafından görevden alındığı ve Ülkü Ocaklarının bir süreliğine kapatıldığından bahsediliyor.

Peki Bahçeli’yi böylesi bir tavıra zorlayan nedir? Bahçeli, insanlığını mı keşfetti de imana mı geldi? Elbette ki hayır! Onu da bu tavra mecbur eden, böylesi bir tavrın sonucunu göğüslemekten çekinmesidir. Bahçeli de çok iyi bilir ki böylesi bir zulmün hesabının er ya da geç sorulacağıdır. Ve yakasını asla cephelilerden kurtaramayacağını, halkı adaletine hesap vermek zorunda kalacağını çok iyi biliyor olmasındandır.

Düşman çok iyi bilir ki, devrimcilerin “blöf”ü yoktur. E.A. Ateş’e bu örneği verdiren, devrimcilerle blöfçüleri karıştırmasından kaynaklı kafa karışıklığıdır.

20 Mayıs 2020 tarihli Y.Ö. Politaka’da Mustafa Karasu imzalı “ Koronavirüs psikolojik savaş aracı haline gelmiştir” başlıklı makaleyi de ele almak gereklidir. İki bölümlü yazıda abartılı olarak ele alınsa da Korona pandemisini emperyalizmin ve oligarşinin nasıl kullandığına dair genel doğrular üzerinedir. Bu süreçte oligarşinin HDP’li bazı belediyelerine kayyum atanması vs saldırılarını da ele alıyor. Yazının asıl amacı da yazı sonunda yeralıyor. M. Karasu’nun yakındığı konu ise kendi tabanlarının hareketsizliği ve susturuluşudur.

“Başta Kürtler olmak üzere tüm demokrasi güçleri bu psikolojik savaş etkisinde ve illüzyondan kurtularak derhal faşizme karşı örgütlenme ve eylem seferberliğine geçmelidir…”

“Faşizme karşı eylemsiz kalmak, psikolojik savaşın doğrultusunda hareket etmek ve kendini ölümü yatırmaktır…” “Koronavirüs zamanı Kürtleri soykırıma uğratma zamanı haline getirilmiştir. Tüm Kürtler bunu görmeli hipnotize ve illüzyonun yarattığı uyku ve tepkisizlik halinden çıkmalıdır” … “O halde soykırımcı sömürgeciliğin bu özel savaşını ve psikolojik harekatını koşullara uygun örgütlenme ve eylem biçimleriyle boşa çıkaralım, soykırımcı saldırılara mücadele ile karşılık verelim, kendimizi soykırım bıçağı altından kurtaralım”

M. Karasu’nun dile getirdiği sorun, asıl olarak Kürt milliyetçi hareketi ve onun kuyruğundaki oportünist reformist solun sorunudur. Yeni bir sorun da değildir. Yanlış hendek siyasetinden bu yana aynı çıkmazı yaşamaktadırlar. Yüzlerce Kürt gencinin, emperyalizm nezdinde yaratılmak istenen “mağdur” siyaseti yaratma uğruna ölüme terkedilmesini Kürt halk asla affetmedi. Vekillerin tutuklanması, tüm belediyelerin ellerinden alınması karşısında da halk tavırsız kalarak hesap sormuştur.

Önceki yıl Apo’nun tecrit şartlarının hafifletilmesi talebiyle Leyla Güven’in başlattığı ve ikibine yakın PKK dava tutsağının katıldığı açlık grevi ve “Ölüm Orucu” sürecinde de PKK önderliği, Kürt halkının bu tavrını değiştirebilmek için çok yoğun gayretlerde bulunmuştur. Tüm gayretlere rağmen, bir avuç direnişçi ailesi dışında, ülkede kimseyi harekete geçirememiştir.

37 yıl boyunca ülke hapishanelerinde tek bir direniş örgütlememiş, süreci “blöf” direnişlerle geçirmiş ve her seferinde uzlaşmacı politikalardan dolayı, kendi hapishane kitlesini bile ikna edememişlerdir. En yetkili ağızlardan çıkan “Bu sefer öncekiler gibi olmayacak, herkes ona göre hazırlanmalı, bu sefer sonuç alana kadar gideceğiz” talimatları da yetersiz kalmıştır.

O süreçte kendi içlerindeki tartışmayı bastırmak için “Ne demek hapishanelerde ölüm olmasın? Gerilla her gün onar yirmişer ölüyor… hiç kimse öyle birkaç fedai eylemi yapılarak bu sürecin geçiştirileceğini sanmasın”… tehditleri de, “Başkaları nasıl direniyorsa, öyle direnilmeli” türündeki üstencilikler de bir direniş yaratmaya yetmedi.

Ölüm orucu gibi sonuç alma odaklı bir eylemin talimatla, üstencilikle örgütlenemeyeceğini göremediler. Sonuç alıcı bir direniş ancak doğru bir önderlik, devrimci bir irade ve direniş geleneği ile yaratılabileceğini görmediler…

37 yıl boyunca direniş anti propagandasını yapanlar, 84, 96 ve 2000 2007 direnişlerini “zaten devlet öldürmek istiyor. Onlar da ÖO yaparak devletin istediğini yerine getiriyorlar” propagandasını hapishanelerde temel düstur edinenlerin Büyük Direnişe katılmamakla iyi ettik diye övünenlerin, kendi tabanlarını bile direnişe ikna edemeyeceklerini bilmek için kahin olmaya gerek de yoktur.

Elbette ki bu saatten sonra da bir direniş geleneği yaratılabilir. Ama önce, eski teslimiyetçi politikalarla yüzleşmek ve özeleştirisi yapılmak zorundadır. İkinci adım da, bizzat önderliklerinin, öncü kadrolarının direnişe girmesi ile de mümkündür.

Üstü kapalı, gizli kaçamak söylemlerle hiç kimse ikna edilemez. Mesela, M. Karasu Korona sürecine yönelik direniş çağrısı yaparken, bu edilgen sürecin nereden kaynaklandığını bilmiyor mu? Elbette biliyor. Ama adeta sanki bu eylemsizliği ilk defa oluyormuş gibi anlatması, olaya ne kadar yüzeysel bakıldığının da bir göstergesidir. Önceki yılki direniş sürecinde de “Başkaları nasıl direniyorsa, öyle direnilmeli” sözlerindeki “başkaları” kimdir acaba? Yok mu o “başkalarının” ismi… Neden dünya devrim tarihinin tartışmasız en direngen tutsakları olan Özgür tutsakların hakkı verilmez? Bunda gocunulacak ne var?

Bugün eğer korona sürecine yönelik bir direniş örgütlemek isteniyorsa da, Korona sürecinde direnenlerin örnek gösterilmesi gerekmiyor mu?

İşte dört yıldır süren Yüksel Direnişi ve Direnişçiler Meclisi açık bir adres olarak ortadadır. Devrimci sanatçı ve avukatların direnişleri, özgür tutsakların geliştirdiği irade apaçık ortadadır.

BİR HABER VE SONUÇ

9 Mayıs tarihli Y. Özgür Politika’da “6 tutsak açlık grevinde” başlıklı bir haber var. Konya Seydişehir T Tipindke baskılara karşı, 6 Kürt milliyetçi tutsağın üç gündür “süresiz dönüşümsüz” AG’ye başladıkları ve talepleri karşılanmazsa, direnişlerini Ölüm orucuna çevireceklerini duyuruyorlar… bu duyurunun üzerinden şu ana kadar 15 günden fazla geçmiş olmasına rağmen, konuya dair tek bir haber çıkmamıştır. Yani “süresiz, dönüşümsüz” direniş kendiliğinden bitmiş.. Herhangi bir talepleri kabul edilmemiş… Ölüm orucu blöfü de tutmamış yani…

Bu duyuru en basit haliyle fırsatçılık ve yozlaşmadır. Ve Kürt milliyetçi hareketin 37 yıldır hapishanelerdeki temel çizgisine uygun bir davranış biçimidir. Tabu bu olayın bir diğer yanı da bu tür fırsatçılıkların ölüm orucu gibi ciddiyet gerektiren, sorumluluk gerektiren bir eylem biçiminin etkisini azaltma ve değersizleştirme misyonu taşımasıdır. Bu değersizleştirmenin somut sonucu da gerçek anlamda ölüm orucu örgütleyenlerin, sonuç alabilmek için daha fazla ölmesini gerekli kılmasıdır. Dolayısıyla, birçok ÖO şehidinin ölümünden de bu anlayış sorumludur.

Gelgelelim Kürt milliyetçileri ve solun Helin, Mustafa ve İbrahim’in şehitlikleri sonrasında, sürece özeleştirel yaklaşacakları sözüne… Sorunumuz elbette ki kimsenin samimiyetini sorgulama niyetimiz yoktur. Ancak direniş, İbrahim’in şehitliğiyle bitmemişken ve devrimci avukatlar Ebru Timtik ile Aytaç Ünsan ve Özgür Tutaklar Didem Akman ile Özgür Karakaya bir mevsimden fazladır Ölüm orucundalar. Tüm dünya âlem de somut sonuç alınana kadar, bu ölüm yoluculuğunun devam edeceğini çok iyi biliyor. Ancak İbrahim sonrasında özeleştirel olacaklarını söyleyenlerden, o günden buyana, haftalardır tek bir kelime edilmemekte… tarihin bir tekerrürü olarak, şimdilik yine yokmuş gibi davranmaktalar.

Direnişin siyasi yanı, halkımızın içinde bulunduğu depolitizasyonun yıkılması, halk hareketinin daha örgütlü ve mücadeleci bir noktaya getirilmesidir. Elbette ki halkın harekete geçirilmesinin ön şartı, halkın öncülük misyonunu taşıyan solun, aydınların harekete geçirilmesidir. Helin, Mustafa, İbo ölerek bunu sağlamıştır.

Buradan şu sonucu çok rahat çıkarabiliriz, Direnişlerin görünürdeki hedefi düşman güçler olsa da, ilk adımdaki gerçek hedef ilerici, sol, aydın vs kesimdir. Bu kesimi harekete geçirebilmek, içinde bulundukları ölüm sessizliğinden harekete geçirebilmek için direnişçiler ölmek zorunda kalmaktadır. Bu gerçek çok açık ve nettir. İbo’nun zafer ilanında boy gösterenler de, yukarıda alıntıladığımız sol, oportünist vs bu ölümlerdeki sorumluluklarını gayet iyi bilmektedirler. Ve bugün, bu sorumluluklarını bilmelerine rağmen, eder halen devrimci avukatlar ve özgür tutsakların direnişleri için tek bir adım atmıyorlarsa… hem bir daha özeleştiri verme hakların yitireceklerdir, hem bir daha yaşanacak her ölümün birinci dereceden sorumluları olacaklardır.

Direniş, samimi anlamda özeleştirel olmak isteyenler açısından da, M. Karasu gibi Korona sürecinde direnişi örgütlemek için yol ve yöntem arayan tüm örgüt temsilcileri için gerçek bir olanak sunmaktadır.

Nasıl direnileceği konusunda çözüm yolu arayanların tek adresi, bu şartlarda direnme iradesini koyanların adresidir. Son dört yıldır ülkemizdeki tek direniş odağı vardır. Elinden hiçbir şey gelmeyenler Direnişçiler meclisinde yer alarak, üzerlerindeki vebalden kurtulma yolunu bulabilirler.

Tarihi her zaman direnenler yazar. Tarih, direnmeyenleri de ‘direnişler sürerken, şehitler verilirken, sen ne yapıyordun?’ sorusuna verecekleri cevaplara göre yargılayacaktır. Gerçek dost ve düşmanı da bu cevaplar belirleyecektir. Ve bunu kimsenin anlamama ve unutma hakkı da yoktur…

Musa Aşoğlu

Sosyal ağlarda paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.