Utanma ve açlık

Her şeye rağmen anlat, biz dinlemeye devam ediyoruz diyenler için ben de düşünmeye devam edeyim: “Acaba utanç mıdır hissettiğim yoksa suçluluk duygusu mu?” Bilmiyorum. Ancak, ne fark eder zaten de diyemeyiz.

SELÇUK KOZAĞAÇLI YAZDI…

Selçuk Kozağaçlı* 

Bütün gece, çılgın gibi, acımadan mahmuzlayarak sağrısını

dörtnala sürdü atını. Bekliyorlar, diyordu; kuşkusuz

işi aceleydi. Gün doğarken vardığında,

kimseler beklemiyordu, bekleyen kimse yoktu. Dört bir yanına baktı-

kapılar sürgülü, evler ıpıssız, herkes uykudaydı.

Yanı başında atının solumasını duydu-

ağzı köpük içinde, kaburgaları ezik, sağrısı soyulmuş.

Atının boynuna sarılıp ağlamaya başladı.

Hayvanın iri, karanlık, ölüme yakın gözleri

uzak, yağmur yağan bir ülkede, yapayalnız iki kuleydi.

Yannis Ritsos [İşiyle Başbaşa]

Küçük bir ülkede yaşıyoruz.

Niyete göre her anlama gelebilir ama beni şimdilik bunlardan ikisi ilgilendiriyor. İlki, mukayeseli bir ölçek duygusu: Turgut Özal’ın ilk Çin ziyaretinde, kendisiyle protokol sohbeti yapan devlet başkanının “Nüfusunuz kaç?” sorusuna, -herhalde bu devasa ülke karşısındaki mahcubiyetten- “elli milyon” diye yukarıya yuvarlayarak cevap verdiği söylenir. Deng Şiaoping sağ mıydı o zaman? Hatırlamıyorum. Eğer oysa Deng: “Ne güzel! Hepiniz birbirinizi küçük adlarınızla çağırıyorsunuzdur…” diye takılmış derler.

Bugün seksen milyonu geçtik. Buna rağmen, solda, birbirimizi hâlâ küçük adlarımızla çağırabilecek kadar iyi tanıyoruz. Söylenegeldiği gibi “Kırk kişiyiz”; görüş ayrılıklarımız ve siyasi rekabetimiz baki kalmak kaydıyla, arkadaşız, yoldaşız. Neyle uğraştığımız, gücümüz, gayretimiz, potansiyelimiz birbirimize sır değil. O nedenle bütün içtenliğimle yazacağım; siz de lütfen öyle okuyun. Aramızda konuşuyor olalım. Zira, anlatmaya çalışacağım şey, ancak birbirini tanıyanların ilgisini çeker yahut diyelim ki, aynı tarafta olanların meselesidir.

İkinci anlam, küçük olmaktan ziyade, küçültülmüş hatta doğrudan aşağılanmış olmakla ilgili. “Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı”nda: “Küçük ülke olmak bir şeydir, ama İç Horner ülkesi o kadar küçüktü ki, aynı anda yalnızca tek bir İç Hornerlı içine sığabiliyordu,” der George Saunders ve devam eder: “… ve diğer altı İç Hornerlının, ülkelerinde yaşamak için İç Horner’ı çepeçevre kuşatan Dış Horner’da süklüm püklüm sıralarını beklemeleri gerekiyordu.”

Eğer tahammüle devam edip yaşamak için o hiç gelmeyebilecek sıramızı bekleyeceksek; Türkiye’nin de artık ancak bir adamın sığabileceği kadar küçük “düşürüldüğü” gerçeğinin farkına varmalıyız. Savaşa, barışa; tutuklamaya, salıvermeye; zenginliğe, yoksulluğa; güzele, çirkine o karar veriyor. Öyle anlamayı seviyorsanız; en kudretli, en güçlü olanın aklıyla yaşatılıyoruz. Öyle bir akıl ki; başkasının ülkesine asker gönderip, başkasının ülkesinde militan besleyip yine de hâlâ “alçakça saldırıya uğrayan taraf” olarak kalabilmek mümkün. Yahut, Avrupalılardan biraz daha para sızdırmak için şantaj niyetiyle, her birisi bize emanet yurtsuz kadınları, bu ülkede doğmuş bebekleri lastik botlara bindirip, jiletli tellere doğru iterken, kendini hâlâ çok misafirperver, “ensardan” saymak garip karşılanmıyor.

İradesinin gerekçesini soracak kimse kalmadığına inanıyor, dahası, yaptıklarının hesabının da herhalde sorulamayacağına. Tercihlerinin dayanağı kendisinden menkul ve daha da doğrusu bizzat iştahından ibaret.

Juvenalis’in Satirler’de: “Hoc volo, sic jubeo; sit pro ratione voluntas,” diye eğlendiği haldeyiz: “Bunu istiyor, böyle emrediyorum; sebep olarak arzum kâfidir.”

Bizim için değil. Kabul edilemez olduğuna göre direneceğiz, direniyoruz da zaten.

Açlık Grevi’nin otuzuncu günündeyim.

Yarın, tarifsiz bir utanç veya suçluluk duygusuyla eyleme ara vereceğim. “Başlaman çok mu önemli bir haberdi ki, ara vermen ilgimizi çeksin?” diyeceklere söyleyecek sözüm yok. Ritsos’un enfes ve hüzünlü şiirini yazının başına onlar için koydum. Zaten ne denebilir ki, kulağı kapıda olmayana, beklemeyene, gözünü yola dikmemiş olana. Ritsos’un şiirine verdiği adı yineleyebiliriz ancak: İşimizle başbaşayız.

Her şeye rağmen anlat, biz dinlemeye devam ediyoruz diyenler için ben de düşünmeye devam edeyim: “Acaba utanç mıdır hissettiğim yoksa suçluluk duygusu mu?” Bilmiyorum. Ancak, ne fark eder zaten de diyemeyiz. Kojin Karatani: “Suçluluk duygusu içsel, utanç ise dışsal bir şeydir,” diyor; çok önemli bir uyarıda bulunmayı ihmal etmeden: “… ne var ki suçluluk duygularının çok kez, derin bir içselleştirme yoluyla, başkalarıyla ilişkiler kapsamında ortaya çıkan utanç hissini ortadan kaldıracağını belirtmeliyiz. Bir diğer deyişle, suçluluk duygusu, başkalarıyla kurulan ilişkinin ta kendisini ortadan kaldırabilir.”

Hayır, sizinle ilişkimin ortadan kalkmasını istemiyorum. Bilakis, bütün geceyi at sürerek geçirenlerin umduğu “beklenme” kadar istek ve içtenlikle ilişkimizin artmasını istiyorum.

Karatani’nin ilgisini çeken, Budizme “dönmüş” Japon Marksist kuşağının hissettiği suçluluktur. Benim yolumdan döndüğüm falan yok çok şükür, ama tespit doğru: Suçluluk duygusu tehlikelidir, utancı azaltır.

O zaman, ilkin suçluluk duygusu üzerine konuşalım, sonra sorumluluk ve nihayet, geriye utanç kalsın.

“Açlık Grevi” kulağınıza bir klişe gibi geliyor olabilir. Yaşama yönelmiş açık tehdit barındıran o korkunç “yüz küsurlu” günlere ulaşmadan, gündeminizin ön sıralarına yerleşmeyen bir “sol klişe”: Solcular bazen yapar bunu, korkacak bir şey yok, hemen ölmezler. Günde 100 gram toz şeker, 2 gram tuz ve 2,5 litre suyla; ilginizi hak edecek “hayatî tehlike” sınırına kadar sakin, dingin bir yürüyüş. Klişe bu işte. Ama maalesef gerçek bu değil.

Otuz günde 12 kilo verdim. Son dört gündür, karaciğerim artık pıhtılaştıracak enzimi üretmediği için hemoroidal kanamamı durduramıyorum. Muhtemel bir bağırsak enfeksiyonu nedeniyle üç gündür ishalim; içtiğim su vücudumda ancak bir saat kalıyor. Ağrı kesici kullanmak mümkün olmadığı için skolyoz ağrılarını otuz gündür jel ve sıcak su torbasıyla azaltmaya çalışıyorum. Bana soruyorsanız, ilgi duyulması için yüz küsurlu günlerin beklenmesini gerektiren bir direniş klişesi değil açlık grevi; hasta olun veya olmayın, gerçek ve kesintisiz bir acı kaynağı.

Ama yapıyoruz, yapılacak; çünkü bir irade beyanı. Sadece adaletsizliğe teslim olmama iradesinin dışavurumu olduğuna değil, bir çağrı barındırıyor olduğuna da inanıyoruz. “Eh, sızlanmayı kes, yap o zaman,” diyecekseniz gayet anlaşılabilir bulurum ama bilin ki, sizi çağıramadığında bile, açlık gayet yıpratıcı bir seslenme yöntemi.

Onu bir klişe olarak kavramanın, sizi duygusal olarak koruduğunu görebiliyorum: Hannah Arendt’e göre “…basmakalıp tabirlere, gelenekselleşmiş, standartlaşmış ifade ve davranış kodlarına bağlılığın, bizi gerçekliğe karşı, yani tüm olayların ve olguların salt varoluşlarıyla düşüncemizde uyandırdıkları ilginin, yine düşüncemiz üzerindeki taleplerine karşı korumak gibi sosyal olarak tanınmış bir işlevi vardır.” Açlık, benim bedenimden amansız taleplerde bulunurken, sizin de siyasal varlığınıza sesleniyor; sizden duyulma, cevaplanma, dayanışma, mücadele talep ederek. Bir direnişin taleplerini yerleştirdiğimiz zarflar gibi açlık. Yola çıkmış zarflar…

Arendt, yukarıdaki tespitini şöyle bitirir: “Şayet bu taleplere her daim karşılık veriyor olsaydık, çok geçmeden yorgun düşerdik.” İşte bu nedenle klişeleştiriyoruz.

Yorgun mu düştünüz? Açmış mıydınız zarfı? Talebi cevaplayıp durmaktan mı yorgun düştünüz? Belki böyle.

Eğer eyleme ara vermezsem, ishal ve kanamayı durdurmak için hastaneye kaldırılmam gerektiğini söylediler. Yorgun mu düştüm? Belki de öyledir. Eğer öyleyse, vücudun sınırlarına yapılmış bir yolculuğun bilgisi diyelim. Bu konuda biz hep öğrenciyiz; acı ise sert bir öğretmen. Hem acı çeken hem de seyreden için.

Başka birinin acı çektiğini öğrendiğimizde hissettiğimiz duyguyu şefkat olarak adlandırırız. Bu his, acı çekenin ben değil bir başkası olduğunun farkında olduğum sürece sahicidir. Arendt’den devam ediyorum; çünkü niyetim acıdan çok suçluluk üzerine konuşmak. Eyleme ara vermekten suçluluk duyuyorum. Sebebi basit; Aytaç, Barkın, Oya ve Ebru aç kalmaya devam ederken ben gidip karnımı doyuracağım. Dahası, mücadele araçlarından birisini, bir süreliğine de olsa terk ettiğim için suçlu hissediyorum. Karşısında direndiğimiz zulmün uzamasına, uğruna mücadele ettiğimiz amacın gecikmesine yol açabileceğimden korkuyorum. “Kendine fazla anlam yüklemişsin,” diyen için de, hiç değilse “arkadaşlarımı yalnız bıraktığım için suçluluk duyuyorum,” demiş olayım. Yargı yahut fikirden çok, duygu elbette bu. “Endişe etme, böyle değil,” diyebilirsiniz. Arkadaşlarım diyor. Hatta “sağlığın uygun değil, hiç başlama” da demişlerdi. “Sorun çıktığı anda derhal son vereceksin” bile dediler başlarken. Gerçekten suçlu olup olmamak, suçluluk hissetmenin ön koşullarından biri olmayabilir zaten. Dışarıdan ve farklı bir uyarı da yapılmıştır bu konuda: “Suçlu olduğun şeyden sorumluluk kabul etmemek kadar suçlu olmadığın şeyin sorumluluğunu üstlenmeye çalışmak da ahlaki zayıflık belirtisidir.” Karatani’nin, suçluluk duygusunun utancı azaltacağı uyarısının bir başka görünümü. Yani, gerçek sorumluların suçunu üstlenmek anlamına geleceği için; hiçbir zaman “hepimiz suçluyuz” denmez, denmemelidir. Suçlu, elbette, örgütlü adaletsizlikle zulmedenler ve bunu görmezden gelenlerdir. Arendt’in gereksiz suç üstlenmeyle ilgili uyarısı daha da sertleşir: “… bu da demektir ki; bizim kolektif suç hislerimiz söz konusu olduğunda “hepimiz suçluyuz” nidası aslında suç işleyenlerle dayanışmanın beyan edilmesidir.”

Bu sadece beni değil, hepimizi ilgilendirmeli. Direnişçiler telafisiz zarar gördüğünde “hepimiz suçluyuz” diyerek geçiştirmenin dehşetinden uzaklaşıp, sorumluluklarımız hakkında düşünebilmek için önemli bir zemin.

O zaman, fiziksel acıya dayanma ve vücudun direnme gücünün sınırıyla, suçluluk hissinin ilişkisini bağlayıp, devamında sorumluluk üzerine konuşmalıyız. İlk mesele, bizden önce, Valensiya’lı şair Uberto Stabile tarafından “Gillespie Diyor Ki” şiirinde şöyle bir güzellikte bağlanmıştır zaten:

“En kötüsü değildir ölüm diyor Gillespie

En iyi öğretmen değildir acı

Ne de açlık bizi kahraman yapıyor.

Gillespie diyor ki

En kudretli olanlar en güçlü olanlar değildir

Daha çok direnenlerdir en güçlü olanlar

Yenilgiden zafer çıkaranlardır.

Diyor ki Gillespie

En kötü tehlike tehlike değildir

Tehlikeden kaçınmak için gündelik olarak kullandığımız

En kötü tehlike güvenliktir.

…”

Güvenlik isteğinin, kötüyle bu tehlikeli akrabalığını aklımızın bir köşesinde hep tutarak devam etmeliyiz öyleyse.

Mesela seyretmek güvenli midir? Onlarla birlikte hapisteyken, onların yanında seyretmek? Hatta belki dışarıdan, sizin yanınızdan? Onların yaşamı tehlikedeyken, hiçbirimiz için güvenliğin mümkün olduğunu sanmıyorum. Kabul; suçluluk duymayalım ama ben yarından sonra ağrı kesici alarak acımı azaltabileceğim için sorumluluk duyuyorum hâlâ ve onların canının acımaya devam etmesinden utanıyorum. Sorumlulukla devam. Karl Jaspers, bu türden sorumluluğu parçalarına ayırarak düşünür:

“Müsamaha gösterdiğiniz için rejimin eylemlerinden suçlusunuz” anlamına gelecekse, ortak bir siyasi sorumluluğa; “bu rejimi desteklediğiniz ve onunla işbirliği yaptığınız için suçlusunuz” anlamına gelecekse, ahlaki bir sorumluluğa; “suçlar işlenirken pasif kaldığınız için suçlusunuz” anlamına gelecekse, metafizik bir sorumluluğa; “bu suçların işlenmesine siz de katıldınız” anlamına gelecekse, cezai bir sorumluluğa işaret edilir.

Var mısınız listede?

Açlık Grevi’ne ara veriyor olsaydınız; duygularınız listenin satır aralarını zorlardı, emin olun: “Buralarda bir yerde olmalıyım, insanlar ölümüne direnirken canım acımıyorsa, geçici de olsa güvendeysem kesin buralardayımdır,” deniyor işte; farkında bile olmadan. Belki de, mesela hayatınız boyunca hiç açlık grevi yapmadıysanız, farklı oluyordur. Belki o vakit, hızlıca bir göz atılıp, rahatlamayla bitiriverilen bir listeye dönüşüyordur: Yok; yokum ben burada…

Bunu bilemiyorum, çünkü ben son yılın üçte birini aç geçirdim. 365 günün 120 günü açlık grevindeydim toplamda ve emin olun yine de en az yapanlar arasındayımdır. Dostlarım, müvekkillerim, yoldaşlarım İbrahim ve Helin 260, Mustafa 239 gündür aç. “Ne yapalım? Zorla yaptırmıyorlar ya; kendi tercihleri,” demeyeceğinizi bildiğim için; bugün sadece solcularla konuşmak istedim. Solcuların, direnişin değerini ve politik ısrarını, teslim olmama iradesini, herhangi bir kanaat grubundan daha hızlı kavrayacaklarını umduğumdan. Hoş, bu tarifler de sıkıntılı olabilir. Solcu kim? Herhalde ben solcuyum diyen. Sağcı kim o vakit? Hiç kendisine “Ben sağcıyım,” diyen tanıdığınız var mı? Benim yok. Çünkü denmez. Sağcı olmak ayıptır. Onun yerine “Muhafazakârım, Milliyetçiyim, Liberalim, Mütedeyyinim, Serbest Piyasacıyım…” denir. Haydi, cesur ve terbiyesiz bir istisnanın hakkını yemeyelim: “Sınıf savaşı var, tamam, ama savaşı veren benim sınıfım, zenginler sınıfı ve de biz kazanıyoruz!” demiş. Hepsinin yerine açık kalplilikle sağcılığın suçunu üstlenen bu adamın adı, Warren Buffet; borsa spekülatörü ve uluslararası tefeci. Özü sözü bir, ama yanılıyor; henüz kazanmadılar. Bu yazıya özel; ne hissettiğimi anlamaya gayret edip, kendisini benim yerime koyabilenleri solcu kabul etmek eğilimindeyim. Hatta belki kendisini “kendisinin” yerine koyup, dönüp bakabilenler bile yeterli.

Suçluluk ve sorumluluk böyle; geldik üzerimde kalan utanca. Engin’in kalbinde bir delik var. Çocukluğundan beri üstüne titriyoruz. Barkın, yakın zamanda çok ağır ve kapsamlı bir kist ameliyatı geçirdi batından; tekrarından korkuyoruz; uykumuz kaçıyor. Bugün, açlıktan çektikleri gündelik acı bir yana, her ikisinin de ilgiye mazhar olunabilen, yüz küsurlu klişe günleri görmeye sağlıkları izin vermeyebilir.

Dedim ya; nasıl olsa sadece solcular yazıyı sonuna kadar okudu diye düşündüğümden “İyi ya, bıraksınlar onlar da senin gibi,” demezsiniz, diyemezsiniz; biz bizeyiz diye devam ediyorum bunları anlatmaya.

Devam ediyorlar. Artan öfkelerini ve kararlılıklarını görebiliyorum. Gönüllülüğün ısrarını, teslim olmamayı, direnmeyi tanıyoruz. Arkasında yüzlerce ölüm orucu, açlık grevi, feda direnişçisinin hatırasını, onurunu taşıyan devrimci geleneğin içindeyiz. Türkiye Devrimci Hareketi’nin. Sizin ve bizim kökümüz. Ben ara verirken utanıyorum. Her fırsatta yüzüme “Utanmak devrimci bir duygu,” diyen bir kadınla evliyim yirmi beş yıldır. Yoldaşlarım, dostlarım, arkadaşlarım hep utanmayı bilen insanlardan. Bize öyle öğretildi. Sizlerle aynı değerler için, aynı tutkularla, aynı özlemle yaşıyoruz. Ve elbette aynı ölçekler, sınırlar, imkânsızlıklar önümüzü kesmek istiyor. Kesemezler, çünkü direneceğiz. Lakin ağır bedeller ödetmelerine engel değil.

Burası küçük bir ülke.

Her şeye rağmen sadece bir kişinin sığabildiği İç Horner değil hâlâ. Hiç değilse “kırk kişiyiz”. Birbirimizi tanıyoruz. Birbirimizin önceliklerini, hedeflerini, gücünü biliyoruz, çoğunu zaten paylaşıyoruz. O nedenle size anlatılması en zor olanı anlatmayı denedim: Kendi utancımı.

Dövüşene sahip çıkmayı, dövüşenin omuz başında durmayı, yaşamını ortaya koyanın yaşamına değer vermeyi unutmayalım; direnenleri yalnız bırakmayalım diye anlattım. Kabul, “suçlu” biz olmayalım; kabul, “sorumluluğumuz” sınırlansın. Ama hiç değilse utanmayı unutmayalım istiyorum.

“Kardeş, solcu falan değilim ama başlamışken sonuna kadar okudum yazıyı; geldim buraya. Neyden utanılması gerektiğini de anlamadım ama varsa bana bir söyleyeceğin, söyle dinliyorum,” diyene, sadece teşekkür ederim. Sıkıcı sayılabilecek bu yazıyı sonuna kadar götürmek, az iş değil bu günlerde. Onların da sesimizi duymasını isterim. Belki bir de, A. Bamdâd müstearıyla ünlü İranlı şair Ahmed Şamlu’nun dizeleriyle selamlayabilirim onları:

“Öykü değilim ki anlatasın

Nağme değilim ki söyleyesin

Ses değilim ki işitesin

Ya da görebileceğin türden

Veya bilebileceğin bir şey…

Müşterek derdim ben

Beni feryad et!”

Herkesi kucaklıyorum. Aklınızın ve kalbinizin, mümkün olan en büyük güçle, direnişçilere yönelmesini diliyorum.

Biz kazanacağız!

Sosyal ağlarda paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.