Yargı reformu stratejisi adı altında gizlenen büyük hukuksuzluk- HHB


AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ülke gündemini değiştirerek süslü püslü isimlerle sunduğu düşüncelerin siyasi, fiili, tarihsel ve hukuksal anlamı nedir? Ya da anlamsızlığının sebebi nedir; biraz uzun da olsa anlatmak zorundayız.

 Öncelikle söyleyelim mi Yargı Reformu Strateji Belgesi olarak açıklanan sözlü beyanların ve Adalet Bakanlığı broşürünün hukuksal değeri ya da bir bağlayıcılığı yoktur. Tanıtım broşürü belli ki profesyonel bir grafiker tarafından hazırlanmıştır fakat yasal anlamıyla bir belge değildir. Seçim meydanlarında sunulan vaatlerden hiç bir farkı yoktur. Burada gelecek için vaat edilen ve reform adıyla sunulan yasa değişikliği düşüncelerinden hiç birinin teminatı bulunmamaktadır.

İkincisi, Yargı Reformu Strateji Belgesi olarak sunulan yazılı ve sözlü düşünce açıklamalarının,  yürütmenin başı olarak Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılması ve açıklanış şekli yasama yetkisine sahip organ olarak TBMM’ne sunulacak bir yasa teklifi gibi durmamaktadır.

Görünen o ki Kanun Hükmünde Kararname ile ülkeyi yönetmeyi alışkanlık haline getiren siyasi iktidar bu işleri de KHK’lar ile çözmek niyetinde olabilir.

AKP ESKİ ORTAĞI İLE NEYİ PLANLADIYSA

FEYZİOĞLU’NUN TEMSİL ETTİĞİ YENİ ORTAKLARI İLE DE AYNI ŞEYİ PLANLIYOR

Avukatlar cephesinden TBB başkanı Metin Feyzioğlu’nun “her aşamada içindeydik” şeklinde açıkladığı aşamalar aslında nelerdir? Bunlardan bahsedelim;

Recep Tayyip Erdoğan her ne kadar “Biz bu reformlara AB istediği için değil milletimizin ihtiyacı olduğu için sahip çıkıyor ve hayata geçiriyoruz” dese de aslında okuduğu metnin içeriği Adalet Bakanlığının hazırlayıp sunduğu AB projesi içeriğinden başka bir şey değildir. Adalet Bakanlığı C.İ.G.M tarafından yürütülen projenin ilki AB tarafından kabul, Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi tarafından finanse edilmişti. CAS I adındaki proje elbette ki TBB’nin onayı olmadan yapılamazdı. AKP her ne kadar Baroları ele geçirmeye çalıştıysa da bunu yapamadı ve CAS II projesini yeniden TBB ve baroların gönlünü, onayını ve nihayet iştirakini alarak yaptı.

Perde arkasında neler konuşuldu, azarlana azarlana şamar oğlanına dönen TBB başkanının gönlünü almak için neler yapıldı da avuçları patlayana kadar Cumhurbaşkanını alkışlamaya başladı bilmiyoruz. Ama bildiğimiz daha önceki gibi bu II. CAS projesini de birlikte yürütecekleridir.

AKP bu sayede 5.000.000 Euro bütçeli bu projeyi yürütmeye başlayarak AB’ye üyelik sürecini devam ettirmeye niyetli olduğunu, değişik siyasi görüş ve toplumsal kesimler ile birlikte iş yapabildiğini ve hala bu kesimleri bir araya getirebildiğini gösterebilecektir.

AKP bu proje ile “kaldığım yerden devam ediyorum” demektedir. İlkini 2012-2014 yılında Adalet Akademisi ve TBB eliyle gerçekleştirdiği ve yargı mensupları ile avukatların AB ölçülerine göre eğitimini içeren projenin ikincisini birinci projenin bitiminden hemen sonra 2015 yılında hazırlayıp sundu.  Fakat işler umulduğu gibi gitmedi.

Özerk olduğu söylenen ve AB müktesebatına göre eğitim veren Adalet Akademisi 703 No’lu KHK ile kapatıldı ve başkanı Fethullahçı örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. 

 AKP, OHAL sürecinde Avrupa Birliği sürecini işletmek istemedi mi? Fethullahçı kadroların tasfiyesi sürecinde kurumlaşmaların dağılması kaçınılmaz olduğu için istemediği bir sonuçla mı karşılaştı? Yoksa Avrupa Birliği ‘bütün bu hukuksuzlukları yapacaksan bizimle arayı bozsan iyi olur hiç olmazsa biz onay veriyormuşuz gibi görünmez’ diyerek danışıklı bir süreç mi yürüttü bunun cevabını bulmak için uğraşacak değiliz. Çünkü bizim elimizde Avrupa Birliği’nin demokrasi oyununu değerlendirecek yeterince kanıt var.

İktidar sahipleri “Ağaç kabuğu yesinler diyerek” diyerek 150.000’den fazla kamu görevlisini eşleri ile birlikte hiçbir hukuksal gerekçe göstermeden ihraç edip sosyal haklarını gasp ettiğinde susan bir Avrupa.

Hiçbir hukuksal gerekçe göstermeden ihraç edilmeleri karşısında direnişe geçen ve açlık grevlerinin 75. gününde tutuklanan Nuriye ve Semih’in ölümlerini acil bir sorun olarak görmeyen bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. Sur’da, Cizre’de Roboski’de katledilenlerin başvurularını basit bürokratik sorunları bahane ederek görmeyen bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. Yalnızca Barış İstedikleri ya da “savaş bir insan sağlığı sorunudur” dedikleri için evleri basılan, dava açılan tutuklanan akademisyenlerin, doktorların, aydınların uğradıkları zulme yalnızca endişe ederek bakan bir Avrupa Birliği perspektifi.

Biz kendi takvimimizi çok iyi tutuyoruz. Halkın avukatları ilk duruşmaya çıktığı günlerde Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin güncellenmesi kapsamında düzenli toplantılara başlanmıştı. 10 saat içinde mahkemenin tahliye kararını mevcut başkan ve üyeleri sürgün ederek, geri alıyordu. Halkın avukatlarının yargılamaları  sırasında ceza muhakemesinin bütün ilkeleri çiğnenirken de proje devam ediyordu. Cumhuriyet gazetesi çalışanlarına verilen cezaları çekmek için hapishaneye girmeleri kısa sürede çıkacakları salık verilirken de pazarlıktaydılar. AB, AKP hükümetinin halka gözdağı vermek için kullandığı hukuku katletmesine endişeli gözlerle bakmakla yetiniyor ancak kendi ülkelerinin güçsüz görüneceği AKP’nin yargısal tasarruflarına fiili müdahalede bulunuyorlardı.

AKP sözde OHAL’i kaldırdığından beri Avrupa Birliği demokrasisine geri döneceği vaatlerinde bulunuyordu. Kapalı kapılar ardında muhataplarını rahatlatıyor ama yapacaklarından geri durmuyorlardı.

AB sürecine geri dönüleceğinin vaadi bile kitleleri dengede tutma aracı olarak kullanıldı. Şimdi de Strateji Belgesi yayınlıyoruz diye seçim sürecini geçiştirmeye çalışıyorlar. Bir yandan sermayenin korkuları bertaraf ediliyor, bir yandan Avrupalı emperyalistler idare ediliyor bir yandan ortak projeler yapılarak ülkedeki muhalif kesimlerle uzlaşılıyor. Ancak zulüm ve adaletsizlik hiç değişmiyor. Yargı Reformu Strateji Belgesi yalnızca çelişkileri yumuşatma aracıdır.

ADİL YARGILAMA YA DA DEMOKRASİ DEĞİŞEN NE VAR?

Tutuklama tedbirine ayar verilecekmiş; eğer bu ayar tutuklu sayısını arttırmak ve tutukluluk süresini uzatmak ayarı ise bunu şimdiden başardıklarını söyleyebiliriz.

Avrupa Birliği süreci ilerledikçe tutuklu sayısında da süresinde de artış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tutuklu sayısı 16 yılda 4 kat artmış durumda. Eğer bundan sonra tutukluluğu azaltacaklar bir de infaz sisteminde düzenleme yaparak hapishaneleri boşaltacaklarsa o halde   14 yılda 166 adet yeni hapishaneyi neden yaptılar? Gelecek iki yıl içinde inşa edilecek olan 91 yeni hapishanede kim oturacak? Turistler mi?

Mevcut Ceza Muhakemesi yasasının 102. maddesinde tutuklulukta geçecek süre “Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde en çok bir yıl, ağır cezalık işlerde ise en çok iki yıldır.  Örgütlü suç kapsamına alınan suçlarda bile üst sınır 5 yıldır.

Mahkemeler tutukluluk süresini Yargıtay İçtihatları sayesinde aşmaktadır. Yargıtay içtihatları da bilindiği gibi siyasi iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmektedir.

 Sulh Ceza Hâkimlerinin polisin önlerine örgüt üyesi diye getirdikleri herkesi tutukluyor olması onların eğitimsizliklerinden değildir. Aksine her dört hâkim savcıdan birinin ihraç ediliş olması, hapishanelerin hâkim ve savcılar ile doldurulmuş olması, adliyelere operasyon üstüne operasyon yapılıyor oluşu, kalem memuru, mübaşir, bilirkişi dâhil tüm yargı çalışanlarının her an ihraç edilme tehlikesiyle karşı karşıya oluşu onları eğitmiştir.  Üstelik tutuklama kararı vermedikleri zaman kararlarına itiraz edilmesi ihtimali, sürgün, kıdem vb. nin siyasi iktidarın iki dudağı arasında oluşu da eğitimlerinin bir parçasıdır. Eğitimlerinin geri kalan kısmı da tutuklama kararı vermek istemeyen hakim ve savcıların meslektaşları arasında vatanseverliğinden şüphe edilme ihtimali yani sosyal baskıdır.

NE YAPILACAK VE BUNUN NESİ GÜZEL?

Adalet Akademileri 02 Mayıs 2019 tarihinde resmi gazetede yayınlanan 34 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle Adalet Bakanlığına bağlı olarak tekrar kuruldu.  Akademinin amaçlarından biri de ihtiyaç doğrultusunda avukatları ve noterleri de eğitmek olacak. Yani TBB Başkanının başından beri her aşamasında ortak oldukları ve avukatların eğitimini ellerine bırakmaya razı olduğu kurum da Adalet Bakanlığına bağlı bir kurum olan Adalet Akademisi.

Dün devlet protokolünde yer almak için talepkar olan TBB bugün Yeşil pasaport almak için bakanlıkların kapısını aşındırmıştır. Oysaki biz avukatlar Yeşil Pasaport vererek devlet memuru niteliğine kavuşturulan bir mesleğin mensubu olmayı değil;  mesleki faaliyetini yürütmek için zaten tüm dünyada vize muafiyetine sahip olmayı hak etmekteyiz.

Hâkim ve savcıların eğitim aldıkları yerlerde Bakanlığa bağlı olarak eğitilmeyi talep eden değil, hâkim savcı ve polisleri eğiten bir meslek mensubu olmayı hak etmektedir avukat.

Tamamı barolara bağlı olarak faaliyet yürüten avukatların İçişleri Ya da Adalet Bakanlığına bağlı kolluk amiri veya yazı işleri müdürü olmayı istemesi ancak ve ancak ‘artık avukatlık yapılamıyor’ olmasından ötürü olabilir. Aksi halde mesleğini serbest avukat olarak yapmayı tercih etmiş bir hukukçu bu statüsünü kaybetmek istemez. Bu durum mesleğimizin ve meslektaşımızın yoksulluğa düştüğünü ve güvenceye ihtiyaç duyduğunu gösterir. Zira polis olmayı isteyen Polis Okuluna, Yazı işleri Müdürü olmak isteyen Adalet Meslek Yüksek Okuluna devam edebilir.  Avukat işsizliğinin çözümü başka alanlarda işsizlik yaratarak çözülemez. Yandaş sermayenin okullarından mezun edilen on binlerce hukuk öğrencisini geçmişte olduğu gibi Adalet Bakanlığına şoför kadrosu açarak istihdam ettiremezsiniz. İktidarın yarattığı avukat işsizliği sorununu mesleğin niteliğini bozarak çözemezsiniz.

İçinden geçtiğimiz süreçte Feyzioğlu’nun tutumu önemlidir. İktidar için adeta bir can simidi gibidir.  Sanatı – sanatçıyı baskı ile susturup kendine özel üretimlerle “sanatçılarım var” diye pazarlayan iktidar açısından düşünün ki, ülkenin tüm avukatlarının temsile yetkili kişisi ile girdiği ilişki ne derece önemlidir. Strateji toplantısında siyasi iktidarı herkesten çok alkışlayan, herkesten çok gülen “okumuş adam” Barolar Birliği Başkanı. Bir Barolar Birliği Başkanı, savunma makamının devre dışı bırakılmaya çalışıldığı zamanda bu sevincini “Türkiye’nin büyük kucaklaşmasının adı olarak nitelediğim Türkiye ittifakının yol haritası olarak görüyorum.” şeklinde açıklaması da AKP için bulunmaz nimetti. Seçim sürecinin altı boş söylemlerinin altı Feyzioğlu sayesinde doldu.

Üzerinde çalışılan “avukatlık sınavı” na ya da fakültenin 5 yıla çıkarılmasına neden sevinelim? Ülkenin en iyi akademisyenleri ihraç ediliyor. İşini iyi yapan avukatlar hapse atılıyor. Hukuka uygun davrananların kararları uygulanmayıp örgüt üyesi ilan ediliyorlar. Fakültenin 5 yıla çıkarılması kime fayda sağlayacak özel üniversitelerden başka. Bir de kısa süreliğine işsiz avukat sayısını kontrol altında tutar. Ama buna biz avukatlar neden sevinelim ki?  Biliyoruz ki Hukuk Fakültesi mezunlarının hâkim-savcı yardımcısı, noter yardımcısı olabilmeleri ve avukatlık stajına başlayabilmeleri için getirilmesi planlanan “Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı” bir mesleki yeterlilik meselesi değildir. Olsa olsa AKP nin avukatlıkta kendi kadrolarını yaratma çabasıdır. Nasıl ki hâkim-savcılıklara tarihte, “sınav ile” soy kütüğüne ve aile siciline göre –hukukta yerine konulamayan gerekçelerle- alımlar yapılmışsa, bundan böyle avukatlık mesleğine de “sınav ile” girilecek.

Oysa Barolar Birliğinin görevi avukatlığın serbest, bağımsız karakterini korumak olmalıdır. Avukatlar cumhurbaşkanlığı korumaları tarafından dövülen, duruşma salonlarından atılan, mesleğini nasıl sürdüreceğine karışılan, giydiği eteğe bile söz söylenebilecek konuma gelmiş bir meslek olmamalıdır.

AVRUPA BİRLİĞİ HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİMİZİN TEMİNATI DEĞİLDİR

HAK VERİLMEZ ALINIR. HAKLARIMIZIN TEK TEMİNATI KENDİ ALINTERİMİZ VE MÜCADELEMİZDİR

Türkiye’de Ceza yargılaması sistemi AB komisyonlarınca incelendi ve yürütülen ortak projeler sonucu 50 tavsiye kararı çıkarıldı. Bunların içinde teknik bazı ayrıntılar dışında adil yargılama açısından değişen neredeyse hiçbir şey olmadı. Buna rağmen AB ortak projeler için kaynak sağlamaya devam ediyor.

CMK’nın ilk maddesinde ceza usulünün ilkeleri yer almalıdır tavsiyesinde bulunuldu çünkü yargılamalarda en temel ilkeler ihlal ediliyordu. Yüzyüzelik, doğrudan doğruyalık ve silahların eşitliği ilkesi ihlal edilmeye devam ediyor.

“Kabul edilemez deliller yani hukuka aykırı deliller dava dosyasından çıkarılmalıdır” tavsiyesinde bulunuldu. Hukuka aykırı delil tartışması yalnızca avukatların dilinde bir temenni olarak kalıyor. Mahkeme “o delile dayanmadım” diye gerekçeli kararında yazdığı durumlarda bile hukuka aykırı deliller dava dosyasından çıkarılmıyor.

“Terör suçları ile örgütlü suçların kapsamı daraltılmalıdır” tavsiyesinde bulunuldu. Bunu hiç duymamış gibi ağzını açan ‘terörist’ ilan edildi.

“Devlet memurlarının işlediği suçlar ile ilgili önceden izin alınması ile ilgili kurallar iptal edilmelidir.” tavsiyesinde bulunuldu, işkence ve katliam soruşturmalarının bütününde önce idari sonra yargısal engeller çıkarılarak memurlara neredeyse yargı bağışıklığı sağlandı. Baskılar sonucu dava açılabilenlerin ise silahlarına bile el konulmadı, işlerini yapmaya devam ettiler.

“Savcılar –  hâkimlerden ayrılmalı, hâkim –  savcı  – avukat yakınlaşmalıdır” tavsiyesinde bulunuldu. Aksini yapıp savcıları ve hâkimleri avukatlardan izole ettiler. Polis ve istihbarat, hakimleri avukatlardan yana korkutarak kontrol altına aldı. Çünkü bir savcı veya hâkim avukat ile ne kadar az bir araya gelebilirse savunmadan o kadar az etkilenir dolayısıyla polisten de o kadar çok etkilenir.

AKP hükümeti uzman kişilerin uzun bilimsel çabalarının ürünü olan sonuçlardan çıkan tavsiyeleri hiç dikkate almadığı halde AB yeniden proje yaptı. Sebebi son derece basittir; aslında onlar da siyaset yapmaktalar ve AB kriterleri ise yalnızca bir masaldan ibarettir.

Zaten AİHM kendisine yapılan on binlerce başvuruyu Türkiye ile anlaşarak çözdü. “Sen bir komisyon kur ben de ülkenizde iç hukuk yolu var deyip başvuruları red edeyim” dedi. İşin doğrusu şuydu; AİHM hukuka aykırı işler yapması için AKP ‘ye biraz daha zaman tanıdı.  OHAL komisyonuna yapılan yüz yirmi binin üzerindeki başvurudan ancak % 2 si kabul edildi.

Söylenecek çok söz var ama belki bir soru bu kadar çok sözden evla olabilir;  CAS I ne değiştirdi ki CAS II neyi değiştirsin? Ülkenin sosyo ekonomik durumu değişmeden dünyanın en iyi yasaları bile hukuksuzluğu engelleyemez.

Çelişkileri birazcık da olsa yumuşatmak için sağa sola kıpırdayarak iş yapıyormuş gibi görünen iktidar yalnızca krizin sonuçlarını geciktirmek istiyor. Yargı Reformu Strateji Belgesi şeklinde açıklanan sözlerin de halkın hayatında büyük bir değişiklik yapmayacağı kesindir. Çünkü asıl adaletsizlik, asıl sorun kaynakların peşkeş çekilmesinde, emperyalizmin sömürü çarkında ve faşizmin karakterindedir

AB KOMİSYONLARI, AHİM, AVRUPA BİRLİĞİ hiçbiri çözüm değildir. Onların, faşizmi engellemeye ne güçleri vardır ne de niyetleri. Biz ancak kendi öz gücümüze güvenerek, hak arayan örgütlü bir toplum olarak mücadele edersek kazanabiliriz.

C.İ.G.M : Adalet Bakanlığı  Ceza İşleri Genel Müdürlüğü

CAS I : Ceza Adalet Sisteminde Avrupa Birliği Sürecinin gerektirdiği değişikliklerin yapılması için gerekli alt yapıyı oluşturma projesi

Sosyal ağlarda paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.