Kaplan Kafeslerinden Anılar: EMPERYALİZMİN VAHŞETİNİN SINIRI YOKTUR!

Vietnam ulusal ve sosyal kurtuluş savaşının belli kesitlerini anlatan “Direnme Savaşı” adlı kitabın girişinde, kitabın yazarı Ngyan Duc, kaplan kafeslerini şöyle tanımlar:
“Kaplan kafesleri, Amerikalıların ve uşaklarının faşist rejimini en yüksek ölçüde temsil ediyordu.”

Aşağıdaki anlatımlar, o “uygar” görünümle emperyalistlerin, kravatlı işbirlikçilerinin, demokrasinin, özgürlüklerin beşiği olmakla övünen emperyalist devletlerin ne kadar vahşi, ne kadar insanlık dışı olduğunu göstermeye yetecektir:


DELİLERİ BİLE İŞKENCENİN, KATLETMENİN BİR PARÇASI YAPMIŞLARDI

Düşman, cellâtlık yaptırmak amacıyla, kafadan sakat bir hastayı bile bile kafeslerden birine kapatmıştı. Bu delinin eline, hindistan cevizi kabuğundan bir çanak, bir demir çubuk, sepet büyüklüğünde başka bir çanak —bunun kenarları iyice çentiklenmişti— ve bir sicim yumağı verilmişti. Seçtikleri kurbanı delinin ka fesine koyuyor, sonra parmaklıkların tepesine çıkıp cellâdı kızdırıyorlardı:
«Hey, Hoa! —delinin adı buydu— şu gördüğün seni öldürmek için içeri girdi! Karını, çocuklarını, babanı ve anneni öldürdü ve şimdi seni temizlemek istiyor!»
«Hey, Hoa! Haydi çabuk! Yoksa derini yüzecek! Al, bir sigara ister misin?»
Düşman, Hoa’nın bütün ailesini Quang Nam’da öldürmüştü. Bir yurtsever olan Hoa tutuklanıp, aklını kaçırana kadar işkence yapılmıştı. Öyle ki dostlarıyla düşmanlarını ayırdedemiyordu. Biri, karısı ve çocuklarının katili olarak gösterilince kuduruk bir öfkeye kapılıyor, dövüyor, ‘intikam’ diye bağırıyordu.
İşe koyuldu mu hiç bir şey duymayan bir robot, bir makine gibi vuruyordu. Kafaya, ayak bileklerine demir çubukla vurup çubuğu göğüse saplıyordu. Yoldaş-larımızdan birçoğu bu kafeste katledildi. Eğer şans eseri sağ kalan olursa aylarca yatalak kalıyordu. K. yoldaşın kafa derisi nerdeyse yüzülmüştü; başındaki yarıktan bembeyaz kemik görünüyordu. Kanı durdurmak ve kabuk bağlamayı hızlandırmak için yoldaşlar kafasına işemek zorunda kaldılar.


Phan Trong Binh yoldaş delinin yanındaki kafesteydi. Yemek geç kalırsa deli bağıra bağıra demir çanağını tavan parmaklıklarına fırlatıyor ve çanağın içine yaptığı pislikleri avuçlarıyle toplayıp havadan yandaki kafeslere atıyordu. Yorgun düşen düşman onu gece gündüz tam randımanla «çalıştırdı», yemeğini değişik zamanlarda veriyordu. Ama deli kendi pisliklerini de yediğinden bu usulü değiştirdi.

Bu kaplan kafeslerindeki işkenceciler kimlerdi? Bundan bahsetmek gerekir.
Bay, kadınların aybaşı akıntılarını içen. Ba Huan, Hai Gac… gibileri, devrimci hareketi bastırma konusunda yetkili belgeye sahip, cinayet ve katletmeler konusunda diplomalı, siyasal kin, sınıf kini ile dolu kişilerdi. Yen, Sang, Thong, Tam, Phan Tu Cai Nai… gibileri, üç kâğıtçılar, hainler, çeşitli parti ve mezheplere kayıtlı kişiler, kabadayılar arasında yaşamış katiller, «komünistlerin kökünü kazımak» için son derece gerici bir yığın kanıtlamalarla kafaları doldurulmuş adî mahkûmlardı. Bu vahşiler, bütün kan dökücülükleri ile kaplan kafesindeki tutukluları dövüyor, katlediyorlardı.
Gece gündüz kafeslerin tepesinde oturuyorlardı. Koltuklarını oraya yerleştiriyor ve on dakikada bir denetim için kalkıyorlardı. Eğer sırtüstü yatmışken onlardan biriyle göz göze gelirsek yanmıştık! Hemen suçluyorlardı:
«Yüzümü aklında tutmak mı istiyorsun? Daha sonra öç almak için değil mi?»
Ve aşağıya inip gerçekten var olan tasaları dağıtana dek bize dayak atıyorlardı.


ZİFT KAPLI DUVARLARI AYDINLATAN KIRMIZI FANİLA

“Kaplan kafeslerinde, bedeni sancılar ve ruhsal gerilim sürekli olarak başımızdaydı. P. 42, Oma (bataklık kampı), Thu Duc’da 1. hapishanenin 9. ve 11. bölümlerinde geçirdiğim günler aklıma geldikçe kaplan kafeslerinde şu andaki hiç bir yere benzemeyen günlerimle karşılaştıracak herhangi bir nokta bulamıyordum.
Toplu halde falakaya çekilmenin dışında her birimiz teker teker kanlı baskılarla karşı karşıya kalıyorduk. Kafesimizde aramızdan üçü Huynh Tan L, Huynh Van L ve Da yoldaşlar hastaneden felçli ve kemikleri dışarı fırlamış durumda getirilmişlerdi. Üçü de yatalaktı. Su, çorba almak ve pis suyu boşaltmak henüz ayakta duran geri kalan üç yoldaşa düşüyordu. Çorba almaya gittiğim ilk sefer dönerken, içlerinde Yen Ve Sang bu lunan bir sürü zindancı yolumu kesti. Sang sordu:
«Pişmanlık gösteriyor musun, göstermiyor musun?»
Hayır anlamına başımı salladım.
«İşte reddetmenin karşılığı!»
Beni yerlerde sürüklediler, saçlarımdan yakalayıp domuz ahırına sürüdüler, duvarın karşısında ayağa di kilip ellerimi kaldırttılar ve göğsüme sopalarla vurmaya başladılar. Bundan bıkınca, aralarından ikisi belimi sıkıp bükülmeğe zorladı. Yen bir diz darbesiyle beni havaya fırlattı. Cam kırıklarıyla kaplı yere düştüm. Acıdan çıldırmış gibi, kumların emdiği kah birikintisi ortasında kıvranıyordum. Sırıkların üzerime bastırıldığını ancak görebildim. Sonra tamamen kendimden geçmişim.
Dayağı bitirince ellerini oğuşturarak konuştular:
«Kaplan kafeslerinde bile komünist elbiseni giyecek kadar cüretkârsın! Mademki kırmızıyı bu kadar çok seviyorsun, göz zevkin için kanını akıtacağız!»
İşte ancak o zaman anladım bu eziyetlerin nedenini: pişman olmayı reddetmem dışında, Minh yoldaşın bana verdiği fanilanın kırmızı rengi de vardı.
Bundan böyle, bana «kırmızılı tip» dediler. Çünkü kafesten çıktığım her sefer kırmızı fanila üzerimdeydi. Yoksa korktuğumu sanır, yeniden eziyet ederlerdi. Zaten bu fanila olmadan da dayak atıyorlardı. Kuşkusuz, kırmızı fanilamla onları biraz daha fazla kızdırıyordum. Ama mademki fanilaya kızıyorlardı onu çıkartmak tehlikeli olurdu. Bunun için iyice parçalanıp bir sürü düğümle birbirine bağlı paçavra haline gelince bile kırmızı fanilayı üstüme giydim ve ancak bu düğümlerin arasında başımı ve kollarımı sokacak kadar boşluk kalmayınca çıkarttım. Bu karanlık kafeslerde, zift kaplı siyah duvarlara fanilamın kırmızısının parlaklık verdiği duygusuna sık sık kapıldığım oluyordu. Kan rengi, dava için kendimi feda etme isteğime uyuyordu. Hapiste en basit soluk pembe renk bile yüreklerimizdeki sevinci canlandırıyordu.” (Direnme Savaşı, Ngyan Duc)

Sosyal ağlarda paylaşın