Bern/Zürih – Kapitalizm, insan hayatını metalaştırmanın en iğrenç yüzünü İsviçre’de bir kez daha gösteriyor. Ötanazi yardımının yasal olduğu bu “nötr” ülke, dünyanın her yerinden özellikle İngilizce konuşan ülkelerden (ABD, İngiltere) yüzlerce insanı “son seyahat” için kendine çekiyor. Artık “İsviçre’ye gitmek” ifadesi, burjuva medya ve halk arasında ötanazi yardımı için kullanılan bir deyim haline geldi. 2024’te Dignitas gibi kuruluşlar rekor sayıda ölüme eşlik etti; Pegasos ise yılda yaklaşık 340 gönüllü ölüme destek veriyor. Yabancı “müşteriler” arasında ABD’den her beş kişiden biri, İngiltere’den her altıncısı çıkıyor. Talep o kadar arttı ki, yeni örgütler piyasaya giriyor ve aralarında kıyasıya bir rekabet savaşı başladı.
95 yaşındaki Amerikalı heykeltıraş Jackie Ferrara, Solothurn’daki Nunningen’e gidip Pegasos aracılığıyla hayatını sonlandırdı. Haberi ABD medyasında geniş yer buldu. Philip Nitschke’nin kurduğu The Last Resort gibi yeni oluşumlar, “intihar kolyesi” ve Sarco kapsülü gibi teknolojik “yenilikler” le devreye girdi. 2024’te Sarco kapsülüyle ilk ölüm gerçekleşti, ancak bu süreç tutuklamalara ve tartışmalara yol açtı. Kuruluşlar arasında bölünmeler derinleşiyor: Eski ortaklar birbirlerini “iş modeli” peşinde koşmakla suçluyor. Kapitalizm burada bile ölüm sektörünü bir pazara dönüştürmüş durumda.
Düzenin Gerçek Yüzü: Ölümü Teşvik, Yaşamı Reddetmek
Burjuva düzeni, insanlara daha iyi bir hayat sunmak için en ufak bir çaba sarf etmezken, ölümü “özgür seçim” ve “kişisel özerklik” diye pazarlıyor. Ağır hastalık şartı bile aranmıyor; karar ehliyeti yeter diyorlar. Ceza kanunu sadece “bencil amaçlı” yardımı yasaklıyor, gerisi serbest. Böylece sistem, kendi yarattığı sorunların faturasını bireylere kesiyor: Yalnızlık, yoksulluk, sağlık sisteminin çöküşü, yaşlılığın metalaştırılması, ruhsal çöküntü… Bunların hepsi kapitalizmin doğal sonuçlarıdır.

İnsanlar neden 10 bin İsviçre Frangı civarında para ödeyerek binlerce kilometre yol tepip İsviçre’ye geliyor? Çünkü kendi ülkelerinde kapitalist sağlık sistemi onları terk etmiş durumda. İngiltere’de NHS’in bekleme listeleri, ABD’de sağlık masraflarının cehennemi, Avrupa’nın her yerinde emeklilik sisteminin erozyonu… Yaşlılar, kronik hastalar, depresyonda olanlar “artık yük” olarak görülüyor. Düzen onlara “yaşam kaliten düşükse öl” diyor, ama aynı düzen sosyal konut, ücretsiz kaliteli sağlık hizmeti, insanca emeklilik, topluluk dayanışması için tek kuruş harcamıyor.
Aileler çoğu zaman karanlıkta bırakılıyor. Britanya medyası sıkça haber yapıyor: İnsanlar İsviçre’ye “tatil” diye gidiyor, ölümden sonra aileler gerçeği öğreniyor. Öfkeli yakınlar şikayet ediyor ama makamlar “yasal zorunluluk yok” diye kenara çekiliyor. Federal Konsey, kuruluşlar üzerinde resmi denetim getiren düzenlemeyi bile reddetti. Çünkü bu bir sektör haline geldi: Ölüm turizmi kantonlara maliyet getiriyor ama aynı zamanda “liberal” imajı ve para akışını sağlıyor.
Stauffacher davasında olduğu gibi, burada da burjuva adaleti ve devleti tutarlı: Devrimci direnişi, iklim eylemlerini, anti-faşist mücadeleyi hapisle bastırmaya çalışıyor; ama ölüm endüstrisini “kişisel hak” diye koruyor. Çünkü birincisi sisteme tehdit, ikincisi ise sistemin devamına hizmet ediyor. Yaşlı ve hasta bireyleri “kendi isteğiyle” ortadan kaldırmak, emek gücünün dışına çıkanları “verimsiz” diye elemek, sağlık ve sosyal güvenlik harcamalarını azaltmak… Bunlar neoliberal kapitalizmin soğuk mantığıdır.
Devrimci Perspektif: Yaşamı Savunmak, Sistemi Yıkmak
Ötanazi tartışması bireysel bir “hak” meselesi değildir; toplumsal bir sınıf meselesidir. Kapitalizm insanları yalnızlaştırır, umutsuzluğa sürükler, sonra da “onurlu ölüm” diye suni bir kurtuluş yolu açar. Gerçek çözüm, yaşamı yaşanılır kılmaktır. Ücretsiz evrensel sağlık, yaşlı bakım evleri yerine topluluk temelli dayanışma, anlamlı iş ve sosyal güvenlik, ruhsal destek ağları… Bunlar ancak sömürüye dayalı düzeni yıkan bir devrimle mümkün olur.
Andrea Stauffacher gibi 76 yaşındaki devrimciler, sisteme karşı sokaklarda direnirken hapis tehdidiyle karşılaşıyor. Aynı sistem, umutsuz insanları ölüm turizmiyle “çözüme” kavuşturuyor. Bu çelişki tesadüf değil. Düzen, mücadele edenleri ezmek, vazgeçenleri ise “gönüllü” ölüme teşvik etmek istiyor.
Yeni örgütlerin ortaya çıkması, rekabetin kızışması, Sarco gibi “yenilikler”… Hepsi ölümün metalaşmasının yeni aşaması. Philip Nitschke gibi figürler bu pazarda rol kapmaya çalışıyor. Ama unutulmasın: Gerçek onur, acıya karşı kolektif mücadelede, yaşamı dönüştürmekte yatar.
Bu “ölüm turizmi” artışı, kapitalizmin iflasının yeni bir kanıtıdır. Direniş her yerde, her yaşta devam ediyor. Andrea Stauffacher’ın mahkeme önünde engellenen davası gibi, bu ölümcül sisteme karşı da kitlesel itiraz şarttır. Gelecek, yaşayanların mücadelesiyle şekillenecektir – ölenlerin değil.