
Film Odası’nda bu hafta halkımıza, 2024 yapımı Laura Carreira imzalı “Düşüş Üzerine” adlı, işçi sınıfına adanmış çarpıcı filmi izlemelerini tavsiye ediyoruz. Eser, kapitalist üretim ilişkilerinin işçilerin bedeni, zamanı, akıl sağlığı ve duyguları üzerindeki yıkıcı etkisini politik bir düzlemde ele alıyor. Film boyunca yabancılaşma, sömürü, bireyselleşme ve emek-değer ilişkisi, büyük anlatılara yaslanmadan, gündelik hayatın sıradanlığı içinde başarıyla işleniyor.
Filmin başkahramanı, İskoçya’daki büyük bir lojistik depoda çalışan Portekizli göçmen işçi Aurora adlı genç bir kadın. Aurora’nın depodaki günlük emeği, üretim ve dağıtım sürecinin bütününden koparılmış, parçalanmış ve anlamdan arındırılmış. Tekrar eden bedensel hareketler, barkod tarama cihazları, kronometrelerle ölçülen zaman ve algoritmik performans değerlendirmeleri, onu kendi emeğine yabancılaştırırken sömürüyü de katmerlendiriyor.
Depodaki tüm işçiler, bu sömürü çarkının ortak parçaları olmalarına rağmen sınıfsal bilinç açısından birbirlerinden kopuk; kendi aralarındaki ilişkiler tamamen yüzeysel, geçici ve kırılgan. Bu atomizasyon, işçilerin sömürünün kolektif karakterini kavranmasını engellerken bireyselleşmeyi, yalnızlığı ve çaresizliği de pekiştiriyor.
Kapitalist düzenin sömürü motoru olan emek-değer ilişkisi, film boyunca çarpıcı ama sade detaylarla ortaya konulmuş. Örneğin, yüksek performansla çalıştığı bir dönemin sonunda Aurora’ya müdürü, onur kırıcı bir biçimde masadan istediği bir çikolatayı ödül olarak alabileceğini söylüyor. Başka sahnede ise şirket, rekor kârları açıklamak üzere işçileri topladığında onlara kek dağıtıyor. Yine aynı sahnede, şirket yetkilisinin deniz hayvanlarını korumaya yönelik sosyal sorumluluk projeleriyle övünmesi, buna karşılık işçilerin ay sonunda öğle yemeği parasını denkleştiremedikleri için kraker çalmak zorunda kalmaları, sermayenin maskesini düşürüyor. Hepsi işçilerin yarattığı toplam artı-değer ile bundan aldıkları pay arasındaki uçurumu sembolize eden sarsıcı kesitler olarak karşımıza çıkıyor.
Yabancılaşma, Aurora’nın iş dışı günlük yaşamında da derinleşiyor. Kaldığı paylaşımlı işçi yurdundaki kopuk ikili ilişkiler, telefon ekranına bağımlı hale getirilmiş bireyler, yalnızlık ve amaçsızlık hissi, düzenin yalnızca iş saatlerini değil tüm yaşamı kuşattığını hissettiriyor. İş, adeta yaşamın bir parçası olmaktan çıkarak yaşamın kendisi haline geliyor ve kapitalist üretim ilişkileri, bireyin zamanını olduğu kadar ruhsal dünyasını da tarumar ediyor. Yaşama sevincini yitirmiş, potansiyelini gerçekleştirecek zamanı, parayı ve enerjiyi bulamayan işçi sınıfının durumu sarsıcı bir biçimde beyaz perdeye yansıtılıyor.
Portekizli yönetmen, hikâye anlatısında bilinçli olarak dramatik zirvelerden kaçınmış. Bu tercihi, aslında filmin politik gücünü zayıflatmak yerine güçlendirmiş; çünkü düzenin yarattığı çöküşün ve yıkımın ani bir düşüş değil, adım adım ve sessizce ilerleyen bir süreç olduğunu izleyiciye gösteriyor. Yalnızlığın, yoksulluğun ve yaşanamayan hayatların çarpıcı biçimde aktarıldığı bu önemli eseri halkımıza şiddetle öneriyoruz.