Ataol Behramoğlu yazdı: “Hapishanelerden yükselen çığlıklar”

BASINDAN:

“Neden mi “kuyu tipi?”
Çünkü “İnsan içinde kuyudaymış hissi yaşıyor. Kafasını kaldırıp yukarı bakıyor. Gökyüzü ufacık bir kare ve çook uzak. Güneşi ara ki bulasın. Bir saat kuyudaymış hissinin sürdüğü havalandırmadan sonra tutsak, kalan 23 saati kuyunun hücre kısmında geçiriyor. Orada pencereler sadece demirle değil, üstünde çok sık dokunmuş sert tellerle kapatılmış. Böyle bir yerde tek başına insan yüzü görmeden yaşamak nasıl bir şey? Abartmıyorum, orada kalanlar anlatıyor. Görevliyi bile görmüyor. Tutsak iletişimi hücrede olan bir diyafona anlatıyor.”

(…) Önümdeki en eski tarihli mektup 13 Kasım 2025’te Elazığ 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Kapalı C.İ.K. C-73’te yazılmış…

Yazarı Murat Polat, belli ki acıları içselleştirmiş, kendi sözleriyle “naçiz bir şair”.
Yine kendi sözleriyle “mesnetsiz bir müfteri beyanıyla” müebbet ceza almış ve “yaklaşık 9 senedir” hapiste.
Hakkımda “Somut değil soyut delil bile yok” diyor. Dosyası AYM aşamasındaymış.
Sevgili Murat, avukatın beni arasın. Onu bizim avukatlarla da tanıştırayım. Kitap isteğini yayınevime ileteceğim, sana ulaştıracaklardır. Sevimli benzetmelerle bezeli kısacık halk bilgesi mektubunu saklayacağım. Çıktığında görüşmek kısmet olursa şiir ve yaşam üzerine ne güzel sohbetimiz olur.

*
27.10.2025 tarihli mektup Kocaeli 1 No’lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapali Ceza İnfaz Kurumu Mektup Okuma Komisyonu damgasını taşıyor.
Önlü arkalı iki sayfalık mektubun yazarı Ayten Öztürk, kendisinden ancak mektubunun sonunda sadece iki satırla söz ediyor: “Bu arada ben de son derece haksız bir şekilde ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü bir tutsağım. Eski mektuplarım duruyorsa beni hatırlarsınız.”

İki satıra sığdırılmış bütün bir hayat. Vicdanları kanatacak bir sessiz çığlık.
İdam cezası kalkmamış olsaydı, kuşkum yok ki İran’daki molla mahkemelerinin acımasızlığıyla sehpaya gönderilecek bu çocukları iyi tanırım.
“Son derece haksız bir şekilde” sözlerini, bu gerçekten böyle olmasa kullanmazlar.
Ayten Öztürk ne yapmış olmakla suçlanabilir? En fazla örgüt üyeliği suçlamasından başka.
Bu hükmü veren mahkeme üyeleri nerelerdedir bilemem.
Vicdanları rahat mı?
Bu yazıyı görürler mi görmezler mi?
Kendilerine bir şekilde iletilirse onlara açık çağrı: Hükmünüzün gerekçesini hiç değilse özet olarak gönderecek yüreğiniz varsa aynen yayımlayacağıma söz veriyorum.

Ayten Öztürk mektubunda zindan bile denemeyecek “kuyu tipi” mezarlardan söz ediyor.

Neden mi “kuyu tipi?”
Çünkü “İnsan içinde kuyudaymış hissi yaşıyor. Kafasını kaldırıp yukarı bakıyor. Gökyüzü ufacık bir kare ve çook uzak. Güneşi ara ki bulasın. Bir saat kuyudaymış hissinin sürdüğü havalandırmadan sonra tutsak, kalan 23 saati kuyunun hücre kısmında geçiriyor. Orada pencereler sadece demirle değil, üstünde çok sık dokunmuş sert tellerle kapatılmış. Böyle bir yerde tek başına insan yüzü görmeden yaşamak nasıl bir şey? Abartmıyorum, orada kalanlar anlatıyor. Görevliyi bile görmüyor. Tutsak iletişimi hücrede olan bir diyafona anlatıyor.”

Korkunç. Öyle değil mi? F tipi uygulaması başladığında bu cezaevi anlayışına karşı mücadele ederken bugünlere gelineceğini tasavvur edemezdik.

Sevgili Ayten Öztürk. Eski mektuplarından söz ettiğine göre belli ki yıllardır oradasın. Bu mektupların çoğunu Eskişehir’deki müze-kitaplığa taşıdığımı anımsıyorum. Umarım seninkiler de içindedir.

Ülkemizin, bu kuyu tipi, bilmem ne tipi adlı, çoğunlukla örgüt üyeliği suçlamasıyla ve çoğunlukla genç insanların kapatıldığı, zulmedildiği ortaçağ zindanlarının lanetinden bir an önce kurtulması umudu ve duyarlı her kuruma eylem çağrısıyla… Çığlıkları paylaşmaya devam edeceğim.

“Hapishanelerden yükselen çığlıklar” II

Masamda dört cezaevi mektubu var. Bir tane de internet üzerinden geldi. Marmara (Silivri) Kapalı Hapishanesi’nden gelen 13.11.2025 tarihli bu mektubun; şiir sevgisiyle, duyguyla ve girişte ilkbahar çiçekleriyle gün ışığı motifleriyle örülmüş satırların bir genç kızın elinden çıktığı besbelliydi. Fakat kimdi o? Zarftaki adreste avukat olduğu okunuyor fakat isim öldür Allah anlaşılmıyordu.

Çareyi devrimci çevrelerle tanışıklığı olan arkadaşım, yayıncım Elif Akkaya’ya başvurmakta bularak zarfın fotoğrafını çekip gönderdim. Yanıt gecikmedi, Barkın Timtik’ti bu ad. Ardından gelen cümle ise bu avukatın ölüm orucunda yaşamını yitirdiği bilgisiydi.

Başımdan aşağı kaynar sular döküldüğünü tahmin edersiniz. Yanıtlamakta niye geciktim diye kendimi lanetlemekteyken bir yandan da bir yanlışlık olmalı diye düşünüyordum. Timtik adı ve ölüm orucu sözcükleri zihnimde bir çağrışım yapıyor gibiydi. Nitekim Elif az sonra telefon ederek yanılmış olduğunu, ölüm orucu eyleminde yaşamını yitirenin Barkın değil, yine avukat olan ablası Ebru olduğunu bildirdi.

Yaşadığımız ülkeye bakınız. Avukat olan ablası 2000 yılında cezaevinde ölüm orucu eyleminde yaşamını yitiriyor, yine avukat olan kız kardeşi şu anda cezaevinde. Aynı ya da farklı cezaevlerinde ondan fazla sayıda avukatla birlikte.

Tutukluluğuna Anayasa Mahkemesi’nce defalarca itiraz edilen Can Atalay, tahliye edildikten hemen sonra yeniden tutuklanan Çağdaş Hukukçular Derneği Onursal Başkanı Selçuk Kozağaçlı ve İBB davası savunmanları da cezaevlerindeki avukatlar arasında. Dünyada bu kadar avukatın, yani savunma hakkı savunucusunun, hapiste olduğu herhangi bir uygar ülke ya da sıradan herhangi bir ülke var mıdır?

*

Yine Marmara (Silivri) Cezaevi’nden Yılmaz Kadıoğlu Ocak 2026 tarihli mektubunda şöyle yazıyor: “Antalya’da kuyu tiplerinde kalan arkadaşlarımız Gürkan Türkoğlu, Tahsin Sağaltıcı 168, Hüseyin Özen 150, Tekirdağ kuyu tipinde kalan arkadaşımız Doğan Karatoztan 97 gündür açlıklarıyla direniyorlar. Bu zulüm düzenine karşı insan olarak kalabilmenin tek yolu, insanlık dışı bu düzene karşı direnmektir.”

Bu satırların en az iki ay önce yazılmış olduğunu lütfen düşünün.

Son iki mektup 60 yaşlarında yüzde 96 engelli İrfan Yılmaz’ın durumuyla ilgili. İlkini geçen yılın son ayında Can Kaba, ikinci çok kısa mektubu ise bu yılın 2 Şubat’ında İrfan Yıldız’ın kendisi yazmış. İkisi de yine Marmara (Silivri) Cezaevi’nde yazılan bu mektuplardan, örgüt propagandası yaptığı iddiasıyla 2 yıl 1 ay hapse mahkûm edilen bu belli yaştaki ve tekerlekli sandalyede yaşamını sürdürmeye çalışan kişinin, iki eğitim ve araştırma hastanesinin ve Adli Tıp Kurumu’nun raporlarına karşın Sarıyer polis karakolunun “Biz onu koruyamayız” (yanlış okumadınız, evet!) itirazı nedeniyle cezaevinde tutulduğunu öğreniyoruz.

İzmir Şakran Kadın Kapalı Hapishanesi’nden gelen mektuptan söz etmeyi önümüzdeki haftaya bırakıyorum.

Ataol Behramoğlu

kaynak: Cumhuriyet

Sosyal ağlarda paylaşın