OKUMA ODASI


İnsan Nasıl İnsan Oldu

Yazar: E. SegalM. İlin

Çevirmen: Ahmet Zekerya

Yayınevi: Say Yayınları

Sayfa: 592 sayfa

“Dünya üzerinde insanın evrimi konusunda bir kitap yazmayı yazarlara Aleksey Maksimoviç Gorki salık vermişti.

Bu kitabın yazarlarından biri, Gorki ile bir konuşması sırasında şunları söylemişti: “Biliyor musunuz, ben bu kitaba nasıl başladım? Şimdi, uçsuz bucaksız uzayı gözünüzün önüne getirin. Yıldızların, bulutsuların doldurduğu uzayı… Bu devler devi bulutsulardan birinde Güneş alev alev yanıyor. Güneşten gezegenler kopuyor. Küçücük bir gezegende madde canlılaşıyor, kendi bilincine varmaya başlıyor. Bunun sonucunda insan ortaya çıkıyor.

Yazarlar 1936 yılında, insanın oluşumunu, çalışıp düşünmeye nasıl alıştığını, ateş yakmayı ve demiri eritmeyi nasıl öğrendiğini, doğaya egemen olmak için nasıl savaştığını, dünyayı nasıl kavrayıp değiştirdiğini anlatan bu kitap üzerinde çalışmaya başladılar.

Kitabın birinci bölümünde ilkel insan ve ilkel toplum düzeni anlatılmaktadır. İkinci ve üçüncü bölümlerdeyse, kölelik ve derebeylik dönemlerinde insanın gelişimi ve tarih ortaya konmaktadır.” (Çevirmenin notu)


İNSAN BİR DEVDİR
“Bu dünyada bir dev var. Bu devin öyle kolları var ki, hiç güçlük çekmeden bir lokomotifi kaldırabilir. Bu devin öyle ayakları var ki, günde binlerce kilometre koşabilir. Bu devin öyle kanatları var ki, bulutlar üzerinde, kuşların çıkamadığı yüksekliklerde uçabilir. Bu devin öyle yüzgeçleri var ki, su altında balıklardan daha iyi yüzebilir. Bu devin öyle gözleri ve kulakları var ki, görülmeyeni görür, başka bir kıtada konuşulanları işitir. Bu dev o kadar güçlüdür ki, dağları delip geçer ve doludizgin akıp giden sulan durdurur. Bu dev, yeryüzünü istediği gibi değiştirir, ormanlar diker, denizleri birleştirir, çölleri sular. Kimdir bu dev? Bu dev insandır. Acaba insan nasıl dev oldu, nasıl dünyanın efendisi oldu? Biz bu kitapta işte bunu anlatacağız.” M. İlin – E. Segal


“İnsanı, onun geçirdiği evreleri anlamak kendimizi ve bugünü anlamak demektir. Bu nedenle herkesin bu kitabı okuması gerekmektedir.” Gülsüm Akyüz


Ä°lgili resim

file:///D:/KUTUPHANE/KiTAPLIK/InsanNasilInsanOldu_MIlin-ESegal/InsanNasilInsanOldu_MIlin-ESegal.pdf

Kitabın ismi ‘’İnsan Nasıl İnsan Oldu’’. Kitap, bir dev olan insanın tarihsel olarak yaşadığı toplumsal düzenleri, insan yaşayışlarını, ilgi alanlarını, ayakta kalabilmek için verdiği mücadeleleri anlatmakta. Birinci bölüm ağırlıklı olarak ilkel insan ve ilkel toplum düzenine değinerek okuyucuyu tarihsel bir sürece götürmekte. Avlanma ve hayatta kalmak için verilen mücadeleler, insanın birbiriyle anlaşma biçimleri, vücut dili-jest-mimik, mağara yaşamı gibi temel unsurlar akıcı bir dille ifade edilmekte.

İkinci ve üçüncü bölümler ise, kölelik ve derebeylik dönemlerinde insanın gelişimi ve tarihini ortaya koyar biçimde. Özellikle bu bölümü okurken para kavramı, servet kavramı, bilim kavramı ve hatta bilimin din ile ilişkisine dair ilişkilendirmeler mevcut. Bu bölümü anlatırken kitap ilginç bir bilgiye de yer vermiş durumda. Bilgiye göre Atina’da köleci dönemde ‘’Halk meclisleri’’olduğu. Halk meclisini dokumacı, çömlekçi, tabakçı, tüccar, gemi sahiplerinin oluşturduğunu da eklemekte.

Kitabın sonunda yazar okuyucusuna bir de tavsiyede bulunuyor.’’Hikâyemizi burada bitiriyoruz. Ama kumaşı tezgahta bırakıyoruz, çünkü dokunması bitmemiştir. Doğa durmadan yaratıyor. İnsanın emeği de sonsuz. Kahramanımızın daha sonra başından geçenleri bilmek isteyenler, insanın gerçeğe ve doğaya egemen olmaya doğru nasıl ilerlediğini, bilimin başına gelenleri ve Marks’ın, Engels’in, Lenin’in; felsefeyi, dünyayı inceleyen ve değiştiren güçlü bir silaha çevirmekle bilimde yaptıkları devrimi, başka kitaplardan okuyup öğrenebilirler.’’



Kitabın Adı: Demir Ökçe

Yazarı:  Jack London

1. Baskı.  İlk kez 1908‘de yayınlandı.

Bu hafta, Okuma Odası’nda klasik bir romanın tanıtımını yapacağız. Daha önce okumuş olanlar için bir hatırlatma niteliği taşıyacak belki. Arada klasiklere dönmek gerekiyor. Demir Ökçe, bugune kadar bir cok yayınevi tarafından yayınlandı. Onlarca kez basıldı. Kuşku yok ki Demir Ökçe; bu kadar basımı hak eden bir kitap.

*

Jack London, “Demir Ökçe”de Amerika’yı anlatıyor. Kitapta, Amerika’da kapitalizmin adım adım kökleşmesini, tüm insanların hayatlarını sarmasını adım adım izleyebiliyoruz.

Romanın baş kahramanı Ernest Everhard’dır.

Ernest  Everhard ise, kitabın yazarı Jack London’dan başkası değildir . Kitap bu özelliğiyle, belli ölçülerde “otobiyografik” bir özellik de taşıyor.

Everhard, içinde yaşadığı düzenin makinelere kölece bağlanma düzeni olduğunu yaşıyor ve anlıyor. Makinalarda işçinin alınteri ve halkın kanı var.

Burjuvaların zenginlikleri de, mutlulukları (!) bunların üstünde yükseliyor.

Demir Ökçe’de sömürü ve soygun düzenini bir çok yanıyla birlikte görebiliyoruz.

Gazete patronlarının, kilise papazlarının, gerçeklerin halka yansıtılmasına nasıl engel

olduklarına tanık oluyoruz.

Ernest Everhard, adım adım toplumu, ilişkileri daha yakından tanımaya

başlar. İçice geçen çıkar birliklerini deşifre etmeye çalışır.

Anlatılanlar 1900’lerin ABD’sidir. Ama okuyunca göreceğiz ki, bütün bunlar bugün de hala geçerlidir. 2000’lerin dünyasında da hiç yabancısı olmadığımız ilişkilerdir.

Amerika Birleşik Devletleri, ‘medeniyetin beşiği” olarak gösterilen yerlerden biridir. Yazar bu medeniyetin arka yüzünü, onbeş milyon yoksulun hayatını, açmazlarını, yaşadıkları adaletsizliği,

hukuksuzluğu ortaya koyuyor “Demir Ökçe”de.

*

KİLİSENİN (VEYA CAMİNİN), DÜZENDEKİ YERİNE BİR DE JACK LONDON’UN GÖZÜNDEN BAKIN

Romanda, baş kahraman Ernest’in hayat hikayesi karısının ağzından anlatılıyor. Ernest bir işçi lideri, bir sosyalisttir. ABD’deki sosyalist partinin kadroları arasındadır.

Onun düşüncesinde, içinde yaşadığı kapitalist düzenin tanımı

sade ve yalındır: “Kapitalist sistemin anlamı aç gözlülüktür.”

Kilisenin ve dinin düzendeki yerini ve kilise adamlarının işlevini açıkça belirtir: “Kurulu toplumsal düzeni değiştirebilecek olan bilimsel düşüncenin gelişmesini önlemektir” onların rolü der.

Kilise bugün, kapitalist sınıfın işçilere uyguladığı korkunç zulmü ve vahşeti yaldızlayıp yutturmaya çalışmaktadır… Kiliseyi besleyen sınıf, kapitalist sınıftır.” (s. 29)

*

BURJUVAZİNİN DEMİR ÖKÇESİ BUGÜN DE DEVRİMCİLERİ EZMEYE ÇALIŞMIYOR MU?

Ernest Everhard, zengin kulüplerinin toplantılarına katılır. Burjuvalarla onların mekanlarında

cesaretle tartışmalar, polemikler yürütür. Düzenin valisinin, yargıcının, tüm yönetici takımının

özünde patronların adamı olduğunu anlatır.

Burjuvalar ise işçi sınıfını n önderlerini “ayı”ya benzetirler.

“Ayıyı avlayacağız. Sözcüklerle yanıt vermeyeceğiz ayıya. Yanıtımız küçük kurşun parçaları halinde olarak gönderilecek. Biz iktidardayız. Bunu herkes kabul etmek zorunda. İktidar bizim

elimizdedir. Gücümüzü kullanarak elimizde tutacağız iktidarı.

… Kovanların ve şarapnelin gürlemesi makineli tüfeklerin çatırtısı yanıt verecek

size. Sizin devrimcilerinizi ökçemizin altında ezeceğiz, yüzlerinizin üzerine basa basa

yürüyeceğiz. Dünya bizimdir. Biz hakimleriyiz ve böyle kalmaya  kararlıyız.” (s. 74-75)

*

KİM KAZANACAK?

Burjuvazinin pervasızca ve iktidarını koruma hırsıyla meydan okuması karşısında Ernest de

hazırlıklıdır.

Bizden kaçamazsınız. Tarihi doğru okuduğunuz doğrudur… Sizinle aynı kanıdayım. Herşeyi

tayin eden iktidardır, bu hep böyle olmuştur. Tarih sınıfların mücadelesidir. Sizin sınıfınızın, eski

feodal yönetimi devirdiği gibi, benim sınıfım, işçi sınıfı da sizi devirecektir. Bir yıl sonra mı olur, on yıl sonra mı, sonunda sizin sınıfınız mutlaka devrilecektir. Ve bu iş iktidarda başarılacaktır.” (s. 75-79)

*

KÜÇÜK BURJUVAZİ NEREDE?

Hükümet, işçi önderi Ernest’i satın alma taktikleri geliştirir. Ama o sınıfına bağlı kalır.

Romanda çeşitli sınıf ve katmanların durumuna ilişkin çarpıcı tasvirler de vardır. Küçük

kapitalist şirketlerin büyük tekeller karşısındaki çırpınışları anlatılır.

Zaten, kapitalist düzenin özü, güçlünün güçsüzü yutması, yok

etmesi değil midir? O yılların ABD’sinde 8 milyona yakın orta burjuva yaşamaktadır ve orta

burjuvazinin korkusu büyük kapitalistlerin, tekellerin onları yutmasıdır.

Peki, kapitalistlerle işçi sınıfı arasındaki savaşta küçük burjuvazi

nerededir? Jack London bunu şöyle cevaplar:

“Onlar iki sınıf arasında ortada sıçandır” (s. 114)

Tekellerin hizmetindeki hükümet, “Kara Yüzlüler” adlı çetelerini sosyalistlerin, grev yapan işçilerin

üzerine salar. Ama tekellerin, sosyalistlere, işçi sınıfına karşı tek saldırı aracı “Kara Yüzlüler’ değildir. Burjuva basın, kilise vb. Kurumları da bu saldırı kampının müttefikleridir. Tümü “Demir Ökçe”nin parçalarıdır.

*

ERNEST’İN ÖZELEŞTİRİSİ

Büyük grevler olur. İşçiler ayağa kalkar. Ernest ve partisi, seçim sandığıyla sistemi değiştirebiliceklerini düşünürler. Sonra?

Sonra… kapitalistler işçileri sindirmek için grev kırıcılarını ve polisi işçilerin üzerine saldırtırlar. Pekçok işçi lideri idam edilir. Birçoğu hapse atılır. Tüm bu kanlı hesaplaşmalar 1910’lu yıllarda

yaşanır. O sürecin muhasebesini ve özeleştirisini yapan Ernest, şöyle der;

“Yenildik. Demir Ökçe dikildi tepemize. Oy sandığı başında barışçıl bir zafer bekliyordum. Yanılmışım… Elimizde kalan birkaç özgürlük de alınacak. Demir Ökçe yüzlerimiz üzerinde yürüyecek. İşçi sınıfı kanlı bir devrim yapmak

zorunda. Kazanacağız elbette…” (s. 130-131)




Kitabın Adı: GÜNDÜZLER VE GECELER

Yazarı: KONSTANTİN SİMONOV

Yayınevi: ENGİN YAYINCILIK

Yayın tarihi: 2001

Roman, 421 Sayfa

Nazi ordusu, Sovyet toprakları üzerinde hızla ilerlerken savaşın başlarında Alman askeri gücüne karşı durulumayacağı düşüncesi hakimdir. Nazi ordusu Sovyet toprakları üzerinde öylesine hızlı ilerlemektedir ki, Naziler kısa sürede Moskova’da olacaklarını tüm dünyaya ilan etmişlerdir.

Ancak Moskova’ya girmek Naziler için bir hayalden öteye geçmeyecektir. Faşistler Moskova’ya ulaşmadan bir çok cephede durdurulur. En şiddetli çarpışmaların yaşandığı ve bir anlamda savaşın kadereni belirleyecek önemli cephelerden biri de Stalingrad’dır.

Simonov Gündüzler ve Gecler kitabında Stalingrad çarpışmalarından küçük bir kesiti okuyucuya sunuyor.

Savaş sırasında cephelerde savaş muhabirliği de yapmış olan Simonov’un bu deneyimi, gözlemleri kitabına da yansıyor. İnsanları, savaş alanını ustaca tasvir ederken, okuyucuyu Stalingrad çarpışmalarının içine götürüyor.

Stalingrad’tan sonrası Moskova’dır…Ev ev sokak çarpışılacak ancak düşmanın bir adım daha ilerlemesine izin verilmeyecektir. Devasa rakamlara ulaşan tankları olsa da, düşmanın durdurulabileceği herkese gösterilecektir.

Kitap, bir halkın birleştiğinde nasıl bir güç oluşturduğunu, direnmeye karar veren insanların nasıl değiştiğini anlatıyor:   

“Stalingrad’ı savunan herkeste, artık çekilecek bir yer kalmaması nedeniyle ve o çekilmenin onarılması imkansız, değiştirilemez bir yokolmak anlamına geleceğini bilmenin kaçınılmaz sonucu olarak inatçı bir karşı koyma duygusu yerleşmişti. Tehlikenin sürekli ve herkes için aynı oluşu, tehlikeye karşı bir alışkanlık değildi bir kaçınılmazlık duygusu yaratmıştı. Sıkıştırılıp kaldıkları bu toprak parçasında herkes bir birini tüm yetenek ve kusurlarıyla bir başka yerde hiçbir zaman tanımayacakları ölçüde tanımış öğrenmişti.

Bu bir araya gelmiş, birbirlerinde farklı özelliklerden oluşmuş bir güç ortaya çıkarmıştı.” (syf: 391)

Savunulan bir şehir değil tüm dünyaydı.

Savunulan bir ev, bir sokak değil, halkların geleceğiydi.

Simonov bunu ayrıntılarda ustaca anlatıyor:

“Güneyinde ve kuzeyinde neler olup bittiğini bilmiyordu; ancak top gürültülerine göre değerlendirebiliyordu süregelen savaş. Ama bir tek şeyi çok iyi biliyor, hatta içinde duyuyordu. Camları kırılmış, odaları, yıkılmış bu evler, kendisi, ölüsüyle ve dirisiyle erleri ve üç çocuğuyla birlikte korunaktaki kadının ele geçmesi bütün Rusya’nın düşmesi demekti, işte Saburov şimdi onu savunuyordu. Oysa düşüp ölse, ya da teslim olsa vereceği bu yer gerek Rusya’yı gerek  Almanya’yı öylesine az bir toprak değişikliğine uğratırdı ki… Ama o bunu gözünün önüne bile getiremiyordu.” (syf:70)

Kitabın kahramanı yüzbaşı Saburov için Stalingrad’a gelir gelmez askerleriyle saldırıya geçip faşistlerin elinden aldığı üç evin anlamı buydu işte.

Roman bu üç evin alınması, korunması ve genel cephe hattında yaşanan gelişmeleri veriyor.

Az sayıdaki güçleriyle “güçlü” düşmandan yeni mevziler alıyorlardı. Gündüz savaşında olmuyorsa gece savaşlarında uzmanlaşıp öyle savaşıyorlardı.

İlerleyen günlerde Kızılordu cephenin iki kanadından geniş bir taaruz başlamış düşmanı çember için almaktadır. Genel taaruzun çoşkusuyla düşmana verilen bir evin tekrar alınmasına yoğunlaşırlar. Nedir ki bir ev?…

“Bir evi muhakkak almalıyız. Kuzeyden gelen saldırının  eşliğinde becerememek çok ayıp olur hani. Ev…

Ev ne demektir? (Güldü, sonra hemen ciddileşti). Bizim için çok büyük bir şey, hemen hemen tüm ülke  demektir. Şafakla birlikte evi aldığımızda neler duyacağımıızı, şu anda aklınızdan bile geçiremezsiniz. Oysa bir ev nedir ki aslında?.. Dört duvar. Hatta duvar bile değil, dört yıkıntı… Ama yüreğimizde tüm ülkeyi, bu ev gibi geri alacağımıza dair bir güven doğar, eğer  alırsak. Anlıyor musun Saburov?… Önemli olan başlamaktır. Bir evle bile başlarsak, arkasının geleceğine inanarak başlamalıyız. O zaman bu sürekli olarak devam eder. Taki hepsi bitinceye kadar.. Hepsi…” (syf:405)

Bilindiği gibi, Sovyet askerleri, o bir evin devamında faşizmin başkentine kızıl bayrak dikene kadar durmadılar.

Kitap evin alınmasıyla bitiyor. Ama faşizmin malum sonunu biliyoruz. Gündüzler ve Geceler Stalingrad’da yaratılan destansı direnişi anlatırken, bize bu zaferin nasıl kazanıldığını hatırlatıyor.