OKUMA ODASI


Destan Destan Direnişlerimiz

Kitap Adı: Destan Destan Direnişlerimiz

Düzenleyen: Çayan Gün – Murat Gün

Yayınevi: Boran Yayınları

Basım Tarihi: Temmuz 2020

Yüzlere karşı birkaç kişiydiler o an. Teslim olmamalıydılar yine de. Kesindi, öleceklerdi. Ama Türkiye halklarının kurtuluş umudu büyüyecek, zafere inancı, devrime ve devrimcilere güveni kökleşecekti.
Kesindi, belki gün kararmadan, belki gün ışırken öleceklerdi. Ama kazanan devrimci irade olacak, düşman onları fiziki olarak yok ederken yenilginin ağırlığını yüklenecekti.
Kuşatılmışlardı. Kesindi, onlar ölecekti. Ama emekçilerin başı dik yaşama arzusu canlanacak, kavga dostlarının, yoldaşlarının yeni bir dünya için, bağımsızlık için devrimci bir halk iktidarı için savaşma azmi bilenecekti.
Bunun için son damla kanlarını silah yaparak kucakladılar ölümü.
Bunun için tilililerle karşıladılar.
Bunun için savaş sloganlarıyla cevapladılar bombaları, kurşunları. Anlamalıyız onları. Onları ve ölümlerini anlamalı ve kavramalıyız… Bir “yargısız infaz” meselesi değil olup bitenler. Evet, infaz… ama bu boyutlardan yalnızca biri… Kuşatanların katliamcılığı ve kuşatılanların direnişleri, nedenleri, kaynağı ve sonuçlarıyla, oluş biçimleriyle çok şey ifade ediyor.
Aynı kuşatma çemberinde direniş kalesine çevrilen onlarca üs..ve direnişlerin yaratıcısı yüzlerce şehit… Hiçbiri “istisna” değil. Her biri bir geleneğin yeni halkaları. Her biri devrimci bir çizgide atılan yeni adımlar. Ve her biri halklarımızın yeni, özgür dünyasının tuğlaları, harçları, müjdecisi… Bir direniş güzellemesi her biri. Bu geleneğin kökleri Mahir’lerden, Bedreddin’lere, Seyit Rıza’lardan, Kawa’ya uzanan bir tarihin içindedir. Daha öncelere ve başka coğrafyalara da uzanır. Romalı ihtilalci köle Spartaküs’ün çarmıha geriliyken aman dilemeyen, isyanını sürdüren sesinden, Paris komünarlarının kuşatılmış barikatların ardında “Yaşasın Komün” haykırışlarından beslenir bu kökler… Stalingrad’ı faşistlere karşı sokak sokak, ev ev savunan Kızıl Ordu’nun “Komünistler öne” komutu vardır bu geleneğin mayasında. Latin Amerikalı devrimcilerin “Ya Özgür Vatan Ya Ölüm” şiarı vardır.
Ülkemiz topraklarında 70’lerde daha güçlü yeşermiştir bu gelenek. 80’lerde sınıflar mücadelesinin kanla sulanan arenasında boy boy, fidan fidan büyümüştür.
‘71 1 Haziran’ının Maltepe’sinden ‘72 19 Şubat’ının Arnavutköy’üne, 72 Mart’ının Kızıldere’sinden, 12 Eylül cuntasının zindanlarına uzanır bu gelenek. Bitmez.
Güçlenir. Kökleşir. Yeni fideler verir.
1 Mayıs 88’in arifesinde Okmeydanı’nda Öztürk Acari ve Salih Kul dalgalandırırlar teslim olmamanın bayrağını.
Faruk’lar, Olcay’lar vardır sonra İzmir’de. Sonra Perihan’lar. Direniş kaleleri yükselmektedir artık her yerde. Savaş şiddetlenmiştir. Umut büyümektedir çünkü. Oligarşinin korkusunu büyüterek… Sonra 12 Temmuz gelir. Yolları, sokakları kesilir Beşiktaş’ın, Nişantaşı’nın. Duyulan yalnızca bomba, kurşun sesleri değil, Devrimci Sol önderlerinin, savaşçılarının direnişi haykıran, teslim olmamayı şiarlaştıran sloganlarıdır.
Sonra 17 Nisan vardır sokak sokak çatışılan, bayrak bayrak direnilen… Esma’lar vardır Adana’da, Ankara’da Vehbi’ler… Bahçelievler’de Avni’ler, Recai’ler, İbrahim’ler, “Devrimci Solcular Asla Teslim Olmaz” şiarını bayrak bayrak yapıp direnirler… Kırların sesi katılır sonra kuşatmalardaki direnişlere… Sonra Bağcılar… Ve Kayhan’lar, Makbule’ler, Erol’lar, Şerafettin’ler… Tarık’lar, Bahattinler, Gülnaz’lar, Osman’lar, dağlarda… uzar gider gelenek. Umut büyür, inanç pekişir.
Burada, bu dizi kapsamında bir bir anmadığımız, bir bir anlatamadığımız direnişlerin mimarları olan şehitlerimiz gücenmesinler. Adana’da, Ankara’da duvarlara, Dersim’de taşlara kanla atılan imza, Çiftehavuzlar’da, Bağcılar’da dalgalandırılan bayrak sizi temsilendir, sizin hepinizin adınadır. Adları tek tek anılmamış, destanlarını yazdıkları üsleri sokak sokak tarif edilmemiş, direnişleri an an anlatılmamış olsa da, burada anlatılanlar, devrim ve sosyalizm bayrağını son nefeslerine değin yere düşürmeyen tüm THKP-C, tüm Devrimci Sol ve tüm DHKP-C şehitlerinin direniş güzellemesidir. Bu güzellemelerden bir demettir.


Kapitalizm Karşısında Sosyalizm

Yazar Adı: Ilgın Güler
Yayınevi: Boran Yayınları
Basım Tarihi: 2020


Önsöz:Önce dünyanın 6’da 1’ini sonra 3’te 1’ini emperyalizmden kurtaran biziz. Her iki paylaşım savaşından sonra planlı ve programı bir çalışmayla 10 yıl gibi kısa bir sürede toparlanıp yeniden güçlenen sosyalizmin kurucuları biziz. Yine yapabiliriz. Bu güce ve ideolojiye sahibiz. Ve ideolojimizi, gücümüzü sürekli olarak düşmanımıza yönelteceğiz, kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadelemizi yükselteceğiz.
Elinizdeki bu kitap kapitalizmin ve sosyalizmin dünyayı nasıl yönettiğini, sorunlarımızı nasıl çözdüğünü yazılarımızla anlatmaktadır.

Yeni İnsan Olma Savaşı

Kitap Adı: Yeni İnsan Olma Savaşı
Yazar Adı: Aytaç Ünsal
Yayınevi:  Boran Yayınevi
Basım Tarihi: Haziran 2020

ÖNSÖZ
Kitabın yazarı meslektaşım, yoldaşım sevgili Aytaç ÜNSAL,
“yeni insan” olarak tarif ettiğimiz geleceğin insanını tanımlama yolculuğuna çıkarken belki henüz birçoğumuzun bu kadar yakından tanımadığı, ülkemizdeki 80 milyondan, dünya üzerindeki 8 milyar insandan biriydi. Bu anlamda içimizden, “sıradan” biriydi. Ama biraz sonra okuyacağınız bu kitapta tanımlanmaya çalışılan “yeni insan”ın ne olduğunu kavramaya başladıkça Aytaç’ın sıradanlığı bütün duygularıyla, düşünceleriyle ve en önemlisi de pratiğiyle reddederek bir “sıra neferi”ne nasıl dönüştüğünü göreceksiniz. Çünkü sevgili Aytaç, ve pek
tabii ki Ebru, bugün “yeni insan” olmanın en yalın ifadesi olan
kendini aşma, kendini yeniden yaratma; eskiyle savaşıp yerine
yeniyi koyma mücadelesinin en gerçek, en yalın ve en anlamlı
örneğini ortaya koyuyorlar. Aytaç bu kitabı yazmaya başladığında Burhaniye T Tipi Hapishanesinde iki yıldır özgür tutsaktı. Hala da öyle… Halk için, halkın adalet özlemini savunmak için adliye koridorlarında, meydanlarda sürdürdüğü adalet mücadelesinin, halkın avukat-
lığını yapmanın bedelini ödetiyor faşizm ona. Soma’da yüzde bilmem kaç daha fazla kar uğruna 301 madenciyi katleden patronların değil katledilen 301 madencinin, onların analarının, babalarının, kardeşlerinin, eşlerinin ve yetim kalan 432 çocuğun hakkını savunmanın bedelini… İşkencelerle, katliamlarla, baskılarla, yasaklarla susturulmaya, sindirilmeye çalışılan halkı savunmanın, faşizmin saldırıları karşısında barikat olmanın bedelini… Dereleri, ormanları, gölleri, yaşam alanları emperyalist tekellerin çıkarları için talan edilen; buğdayı, petrolü ve alınteri yabancı ırmaklara akıtılan halkın haklarını savunmanın bedelini ödetiyorlar onlara. Faşizm “Ya benim istediğim gibi avukatlık yapacaksınız ya da size avukatlık yaptırmam” diye dayattığında halkın avukatları buna direnişle cevap vermişti. Çünkü varlık yokluk sorunuydu bu onlar için. Ya halkın, yüzde bilmem kaç kar uğruna yetim bırakılan 432 çocuğun avukatlığından vaz geçeceklerdi ya da onların avukatlığı için özgürlüklerinden, gerektiğinde de
canlarından… Onlar ikincisini seçti.

Küçük Burjuvazinin Kırık Parmağı


Yayınevi: Boran Yayınevi
Basım Tarihi: Haziran 2020

Giriş:

Sevgili Halkımız

Bu kitap ara sınıf olan küçük burjuvazinin, beyinlerimize ideolojik olarak sızmaya çalışarak, düşüncemize ve pratikte davranışlarımıza nasıl dönüştüğünü anlatıyor.

Kitabımızla şunları daha net göreceğiz ve iç savaşımızda doğru düşünmek için yanlışları tanıyacağız, onlarla savaşacağız.

Küçük burjuvazi kimdir?
Küçük burjuva davranışlar bizi nereye götürür?
Küçük burjuvazinin temel özellikleri nelerdir?
Küçük Burjuva düşünceye karşı nasıl mücadele etmeliyiz?
Küçük burjuva düşünce sistemini neden mahkum etmeliyiz?

Günlük hayatta ve çevremizde aynı zamanda kendi içimizde
birçok olay yaşıyoruz, tepkilerimiz neler?
Küçük burjuvazi bedel ödemekten,emekçilikten kaçar.
“Doğrusu sosyalizmdir yani doğru düşünmek için yanlışı
mahkum etmeliyiz, rahatına düşkün içimizdeki şeytan olan
küçük burjuvaziyi iç savaşımızda toprağa gömmeliyiz.”

Küçük burjuvazinin temel özellikleri olan Kolektivizmden kaçışı, benmerkezciliği,alınganlığı,emekçilikten kaçışı,halk ve vatan sevgisindeki çarpık bakış açısıyla onunla neden savaşmamız gerektiğini daha net göreceğiz. Sonunda ise kitabımız Sosyalist düşünceyle emekçilikle yaşanılan olayları,zorlukları nasıl aştığımızı gösteriyor. Çünkü küçük burjuvazi ve onun getirdiği düşünce ve davranış sistemi tamamen kapitalizmin yararınadır. Biz halkımızla birlikte sosyalizmi kurmaya çalışıyoruz. Sınıf savaşı Kapitalizm ve Sosyalizm arasındaki savaştır.
Yani burjuvazi ve proletarya arasında. Güce tapan değil, kendi gücümüze güveniyoruz, arada değil, emekçi halkımızın safındayız. Küçük burjuva düşünceyi mahkum ettikçe, sosyalist düşünce büyüyecektir.
Düzenin tüm zaaflarını kişiliklerini mahkum edip yok edecek,
yeni insan mücadelemize devam edeceğiz.

Devrimci Avukatlık

10 yıl 6 ay hapis cezası ile Burhaniye T tipi hapishanesinde tutuklu bulunan Avukat Aytaç Ünsal kitap yazdı. Kitabın adı: Devrimci Avukatlık.

Kitap 118 sayfa ve Boran yayınlarından çıktı.  Devrimci Avukatlığın ne olduğunu öğrenmek ve anlamak isteyenler için yazılmış olmasına rağmen, hem ülkemizde, hem de dünyada insan olarak düşünülen bir çok kavrama da değiniliyor kitapta. En başta da Aydın kavramına! Zira günümüzde bir çok insan kendini Aydın olarak niteliyor.

“Aydın, tarihin oluşumuna katkıda bulunan kişidir. Taraf tutan kişidir. Aydın gerçeği söyleyen kişidir; aydın cesur, girişim ve akılcı araştırmalarında sonuna kadar gitmeyi (tehlikeyi) göze alan kişidir. Aydın böylece, halkın bilinç ve vicdani, ileri güçlerin sözcüsü durumuna gelir. Aydın, insanlığın ilerlemesi adına, kendi kişisel çıkarlarını bir yana bırakan, kendi rahatını ve varlığını tehlikeye atabilen bir kişidir; aydın bilinmezcilik, gericilik ve tutuculukla, insanlık dışı davranışlarla mücadele eder. Bu tanımlamaya göre, aydın, çağını anlamaya, yorumlamaya, çağının sorunlarını çözümlemeye çalışan, bunun için eylemde bulunan kişidir. Bir kişiyi aydın yapan etken, onun derin ve engin bilgisi değil, sahip olduğu bilgiyi kullanım biçimi ve toplumsal olaylarda yan tutuşu ve eylemidir.” diyerak kavramı tam yerine oturtuyor, Avukat-Yazar Aytaç Ünsal.

Yokluğu huzursuz eden, onur kıran, varlığı üretimi güçlendiren, mutluluk veren adalet için Avukatların Taraf olması gerektiğini söylüyor bize yazar. “Aydın olma ve bu sorumluluğu yüklenme ise taraf seçmeyi gerektirmektedir.“ diyor. Zira, “Halkın hakkı olan söz, karar, yetki hakları yani iktidar, elinden alınmıştır. Halkın sistematik olarak emeği çalınmaktadır. Bunlardan kaynaklanan adaletsizlik anca bu gerçek tersine çevrildiğinde sona erebilir. Avukatın halkı savunmasındaki sınırlar buraya ulaşmalıdır. Devrimci avukat  bu sebeple ileri olanı savunur, bilinç taşır.“

Kitapta tarihten günümüze sınıflı toplumların gelişimini de okuyoruz: “Tarih her zaman ileriye doğru gider. “Hep daha kötü oluyor, eskiden böyle miydi” diyen küçük esnafın dediği ya da kast ettiği sömürüdür. Evet, tarih ilerledikçe sömürü de artmaktadır. Halktan çalınanın miktarı artarken, halktan çalanların zenginliği artmaktadır.“

Tarih anlatımı günümüz toplumuna kadar getirilmiş, Emperyalizm, Yeni sömürgecilik, Faşizmin olduğu ülkede avukatlık yapmak, Uluslararası Mahkemeler ve Kurumlar, Şiddet, Emek ve Adalet mücadelesi, Yasallık ve Meşruluk  gibi bir çok konu yine kitabın içeriğinde başlıklar halinde sunuluyor okuyucuya.

Avukat Aytaç Ünsal yaptığı avukatlığı ile onurlu duruşuyla adından söz ettirirken, aynı zamanda asaletli şahsiyeti ve ahlakıyla da halkın gönlünde taht kurmuş Halkın Avukatlarından bir isim. Kendisi ile birlikte 11 Avukat arkadaşı bir itirafçının verdiği ifadelere dayanılarak hazırlanan davalar neticesinde hukuksuzca yargılanıp ağır cezalara çarptırıldılar.

Verilen cezalar şöyle: Aytaç Ünsal: 10 yıl 6 ay, Barkın Timtik:  18 yıl 9 ay, Özgür Yılmaz: 13 yıl 6 ay,  Ebru Timtik: 13 yıl 6 ay  Behiç Aşçı: 12 yıl, Şükriye Erden: 12 yıl, Selçuk Kozağaçlı: 11 yıl 3 ay,  Engin Gökoğlu: 10 yıl 6 ay,  Süleyman Gökten: 10 yıl 6 ay,Aycan Çiçek: 9 yıl, Ezgi Çakır: 8 yıl.

Bedenimdeki 898 Yara Hücremdeki Sır

Derleyen: Av. Ebru Timtik

Yayınevi: Boran Yayınevi

Basım Tarihi: Haziran 2020

ÖNSÖZ

Marifet hiç ezilmemek bu dünyada

Ama biçimine getirip ezerlerse

Güzel kokmak

Kekik misali

Lavanta çiçeği misali

Fesleğen misali

Itır misali

Bedri Rahmi EYÜBOĞLU

Cephemizin Direniç Çiçeği Ayten Öztürk’e…

Kitabın ismi ilk bakışta anlaşılmaz, farklı gelebilir. Çünkü, hücrede sır olamaz. Hücre, Arapça ḥacara رجح ” kapattı, kısıtladı” fiilinden gelir. Yani hücrede olan hücrede kalır, hücrede bir şey gizlemeye gerek yoktur.
Hücre izoledir. Ama sır kelimesini ‘gizli tutulması gereken şey’ anlamında değil de ‘insan aklının yeterince açıklık getiremediği şey, gizem’ anlamında düşününce kitabın ismini anlamış oluyoruz. Peki nedir Ayten Öztürk’ün işkence hücresindeki gizem?

AYTEN’İN HÜCRESİNDEKİ SIR NEDİR? Nedir devrimcilerin sırrı?
İşkencecilerin alçak hücresine gizem katan ancak Ayten’in beyin hücreleri olabilir.

Asıl sır işte orada Aytenin kafasının içindedir.
Çok vurdular yoldaşımızın kafasını duvarlara ama o sırrı yok edemediler, bir parça olsun eksiltemediler. Eksiltemezler! 6 ay boyunca işkence yapıp 898 yara bıraktılar canımızın parçasında Aytenimizde. Yine de istedikleri tek bir cümle duyamadılar Aytenin ağzından, gün geldi kendi ismini bile söylemedi. Çünkü beyninin her bir hücresi İNANÇLA, KARARLILIKLA, HAKLILIKLA yoğrulmuştur. Sırrı işte budur!
Düşüncelerini teslim almak istedi işkenceciler.
Nasıl teslim edebilirdi mücadelede şehit düşmüş olan abisini ablasını ve yengesini, nasıl teslim ederdi şehitlerimizi,
yoldaşlarını, halkımızı, davasını… Bizi biz yapan ideolojimizdir. Ayten, yaşamına anlam veren ideolojisini nasıl bir
işkenceciye teslim ederdi? ETMEDİ. Çok uğraştılar, ezmeye çalıştılar ama başaramadılar. Direnç çiçeğimiz, onlar ezmeye çalıştıkça
güzel kokular vermişsin etrafına. Dünyanın en güzel çiçekleri senin direnişin kadar güzel kokamaz. Umarız direnişini anlatabilmişizdir kitabımızda. Ve umarız okuyan kişi direnişinin kekik kokusunu,
ıtır kokusunu, karanfil kokusunu duyumsar…

NOT: Ayten Öztürk’ün vücudundaki yara izlerinin
sayısı 898’dir. En başta yaşanan bir yanlış anlaşılmadan dolayı
bazı yazılar şiirler 868 diye yazılmıştır. En son Ayten Öztürk ile
konuşmada 898 yara olduğu kesinleştirilmiş ve savunmasında
da 898 yarası olduğunu söylemiştir.

BENDEN SELAM SÖYLE ANADOLU`YA – Dido Sotiriyu

Aydın’da doğan yazar, tutucu bir ailede yetişti ve eğitimini ileri yaşlarda tamamladı. Kurtuluş savaşı sırasında Yunanistana dönen Sotiriyu, ikinci paylaşım savaşı sırasında yeraltı basınında çalışmış, hayatını adalet, özgülük ve barışa adamıştır. Yazar bu kitabının yayınlanmasından iki sene sonra 2004 yılında Atinada Vefat etmiştir.  İçinde yaşadığı zamanda yaşadıkları ve duyduklarını kaleme aldığı bu kitabında yine yaşadığı zamanı bir anlatıcının dilinden bizlere aktarıyor.

” Tek sorumlusu Türkler değildir bu işin: Anadolunun zenginliklerini ellerinde tutan Hıristiyan halkların, ortadan kalkması gerekiyordu. Önce Almanların, daha sonra da Müttefik Kapitalistlerin yayılıp gelişmelerine engeldi çünkü bu halklar. Ve ekonomik egemenliklerini güvence altına almak için, en alçakça planları kuran yabancı monopoller, her şeyden önce Ortadoğunun petrol bölgeleriyle On Asya`nın masallara layık zengin bölgelerinden geçerek, Bağdat`tan İzmir`e ulaşan demiryolu hattını ele geçirmek istiyorlardı” diyerek, Emperyalist işgalciliğin halklar üzerinde nasıl uygulandığını okuyucuya anlatıyor.

Kitabın tamamı aslında bir dünya insanını anlatıyor bize. Halkların kendi aralarında dostluk ve dayanışma içerisinde sevgi ile yaşadıklarını, bu güzel yaşam biçiminin halkların düşmanı sömürgeciler tarafından nasıl kin ve nefrete dönüştürülüp ölüm makineleri haline getirildiğini görüyoruz.

Romanın anlatımcısı Manolaki ilk önce birinci paylaşım savaşı sırasında Osmanlı ordusu içinde, daha sonra Kurtuluş savaşı sırasında Yunan orduları içinde asker olarak savaşıyor. Doğup büyüdüğü topraklarda Türklerle dostluk içinde yaşadığını, buna rağmen Emperyal güçlerin halkı nasılda bu topraklara düşman ettiğini kendi yaşadıkları ile anlatıyor bizlere.

Bütün kitap boyunca kendisinin ve Rum, Ermeni, Türkmen, Kürt ve Türk halklarının yaşadıklarına bir çıkış arayan anlatımcı, yine savaş sırasında karşılaştığı Drossakis`ten daha başka bir yaşam biçimi olduğunu öğreniyor. Sosyalist bakış açısını neredeyse kitabın sonuna kadar kabullenemeyen anlatımcı.
” İlerleme damla damla oluyor Manolaki, kan ve alın teri pahasına oluyor. Ve tam, işte nihayet insanlar gözünü açtı! Nihayet ileri atılacaklar dediğin anda bir bakıyorsun ki gerilemekteler. Bazıları cesaretini kaybediyor o zaman, Şeytan götürsün! Ben mi kafa patlatacağım, değer mi bunlar için diyor. Böyle düşünen bir alay adam var elbet. Ama düşünmüyorlarki, zamanla o gerileyenler de doğrulup ilerleyecek. Dünya tersine dönmez ki hiçbir zaman” diyen Drossakis`e kızıyor.Onun insanları aydınlatmak için bulduğu her fırsatı değerlendirmesine içten içe öfkeleniyor.

Drossakis`in ” Bir insanı kendi arzusuyla çamurun içinde debelenir görünce bile, umudumu kaybetmem ben; ahlaksız ve kötü değil ya, derim kendi kendime, zamanla düzeltir kendini, ayarlar” sözlerini duyunca içinde yaşadığı savaşı düşünür anlatıcı Manolaki. Kendi içinde zihninin açıldığını, kendinde bir ilkbaharın başladığını düşünür.

İnandığı düşünceyi canı pahasına insanlara anlatmaya çalışan arkadaşının cesaretine hayran kalan Manolaki onun en yakın dostu olur. İki kez hayatını kurtarır.Bu gücü ve cesareti nereden aldığını soran Manolaki`ye, Drossakis ” Devrimcinin fedakarlığı bir kahramanlık değildir, bir zorunluluktur, hayatın bir emridir devrimcinin fedakarlığı! Devrimciysen, niçin olursun biliyormusun? Hayatı sevdiğin için; her an başkaldırmak üzere içinde uyuklayan yılanı, büyük egoisti, ” ben”`i öldürdüğün ve kendini halk kitlelerinin yerine koyduğun için…” der.

Dido Sotiriyu bu kitabında bizlere  halkın baktığı pencereyi gösteriyor. Halkın yaşadıklarından ve empoze edilenden kendi gerçeğini nasıl görebileceğinin yolunu gösteriyor.

(basın adası) http://basinadasi.org/index.php?p=news-detail&pid=405


AMERİKAN SARGISI – FAKİR BAYKURT

Ünlü Türk yazarı Fakir Baykurt bu kitabında halkın içinden birisini seçip onun duygu ve düşüncelerini aktarmıştır.

Bu kişi Temelos adında ülkesine bağlı, halk tarafından sevilip düşüncelerine saygı gösterilen köy bekçisidir.

Kitabın ana konusu 50′li yıllarda Nato'ya üyelikle başlayan, Amerikan‘ın ülkemize yerleşme çabaları ve halkın buna olan tepkisidir. Bu tepki köy bekçisi Temelos’un ağzından aktarılmıştır.

Amerikalılar Ankaraya yakın bir köyü pilot bölge olarak seçerler. Kendi tohum, hayvan ve endüstri projelerini burada deneyip tüm ülke çapında uygulamak niyetindedirler. Projenin köylerinde uygulanmasını istememelerine rağmen sırf Amerikalıların ne yapabileceğini görebilmek için köye yakın olan ve Ankarayı köyden görmeyi engelleyen tepeyi yıkmalarını isterler. Amerikalılar tepeyi yıkarken yapmayı planladıkları projeyi de hayata geçirmeye çalışırlar. Dostluk bahçesi ( Amerika- Türkiye ) adı altında bir bahçe kurulur. Bu bahçede Amerika’dan getirilen tohumlarla tarım ve hayvancılık yapılmaya başlanır.

Amerikalıların türk valisi ve komutanı aracılığıyla kendilerini köylüye şirin gösterme çabaları bir işe yaramaz. Ayrıca getirdikleri tohum ve fideler, hayvanlarla telef olur. Kendi geleneklerine ve doğal yaşamlarına bağlı olan köylüler Vali ve Komutanın Amerikalılardan aldıkları küçük çıkarlar karşılığında ülkeyi ve kendi halkını Amerikalılara nasıl peşkeş çektiğinin farkına varırlar. Tüm bu durumdan kurtulmak için çareler arayan köylüler sonunda birleşince bir güç olduklarını kavrarlar. Birlikte mücadele ederek Amerikalıları köyden uzaklaştırmayı başarırlar ve eski mütevazi hayatlarına dönerler.

(basın adası – http://www.basinadasi.org/index.php?p=news-detail&pid=417)


Seni Halk Önünde Ölüme Mahkum Ediyorum , Mitka Grıbçeva - Fiyatı ...

SENİ HALK ADINA ÖLÜME MAHKUM EDİYORUM – MİTKA GRİBÇEVA

Bütün hayati boyunca iki kitap yazan Partizan Mitka Gribçeva 1916 tarihinde Bulgaristan`da doğdu.“ Seni halk adına ölüme mahkum ediyorum“ ve „ Yaşadım diyebilmek için „ isimli kitaplarının ana konusu kendisinin de içinde bulunduğu devrim mücadelesidir.

„ Yaşadım Diyebilmek İçin „ adli kitabında eşi, arkadaşı, yoldaşı Dimitir Grbcev`in yaşamı ve mücadelesini anlatıyor. Mitka eşi ile mücadele içinde evlenmiş, kısa bir süre sonra kocası tutuklanmış ve Bulgaristan`da zafer gününde tesadüfen karşılaşmıştır. Uzun yıllar ayrı olmalarına rağmen farklı alanlarda mücadele vermişler, birbirlerine sadik kalmışlardır.

„ Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum“ kitabını da savaşta ölen arkadasları anısına yazmıştır.

Kitap aynı zamanda Mitka Gribçeva kendi hayati ve mücadelesidir. Eğitimsiz bir köylü kızının kasabaya gelmesi, fabrika isçisi iken zulmü sömürüyü görmesi ve daha güzel bir dünyanın var olduğunun fabrikaya gelen devrimciler tarafından öğretilmesi ile baslayan devrimci mücadelesini görüyoruz. İnsanın kendinden yola çıkarak sınıf bilincini alması adalet ve özgürlük mücadelesine inanarak katılması anlatılıyor kitapta.

Mitka Gribçeva yazdığı romanının gelecek nesillere örnek temsil etmesini istiyor. Devrimci mücadelenin nasıl olması gerektiği özellikle gerilla savaşının nedenlerini, biçimlerini ve zaferle taçlanan sonuçlarını gösteriyor bizlere. İnsanın kendisi ile ve doğayla parti kuralları çerçevesinde nasıl başa çıkabildiğini, kendini yeni insan evresine nasıl geçirebildiğini okuyoruz.

Faşizme karşı kendisinin ve diğer partizanların bedenlerini nasıl cepheleştirdiğini su sözleri ile anlatır. „ Böyleydi partizanlık hayatı. Bugün bir arkadaşla oturup konuşursunuz, hatta yarın birlikte yapacağınız işi kararlaştırırsınız. “Yarın” gelir ve yarınla birlikte arkadaşının düşman tarafından öldürüldüğü haberi de gelir. Ve sen, sıkıp dişlerini ölümü düşünmemeye çalışırsın, çünkü ölmek için değil, sağ kalıp düşmanı ezmek için çıkmışsındır dağa…“

Hitler Faşizminin Bulgaristan’ı işgal ettiği dönemde kadın, erkek, yaşlı, çuk demeden bir halkın direnişini, zafere kadar karşı duruşunu gözümüzün önünde canlı bir şekilde oluyormuş gibi okuyoruz kitabi.

Kocasından zafere kadar ayrı kalmasının, ondan yıllarca haber alamamasının, hatta ölüm haberini almasının acı ve üzüntüsünü söyle aktarıyor bize yazar. „O yıllarda bir kimse ile ilişkilerinin yakın olması, dostça olması, resmiyetin, sıkılganlığın ortadan kalkması için, o kimsenin bir sosyalist olduğunu öğrenmek yeterdi.“

 Kitaba ismini veren olay da kitapta işlenmektedir, devrimciler hainleri ve düşmanları halk huzurunda yargılayıp ölüme mahkum etmekte ve cezalandırmaktadır. Griçeva kitabında yaşadıklarını anlatır. yeri gelir, cezalandırma biriminde görevlendirilir, yeri gelir gerilla olur. Bulgaristan’ın kurtuluşundan sonra da sosyalist Bulgaristan için büroda çalışır.

Seni Halk Adına Ölüme Mahkum ediyorum kitabi kendimize dönmemiz, zulme ve adaletsizliğe karşı neden mücadele etmemiz gerceğini bize yasayan birinci elden en ince detayları ile anlatıyor.

(basın adası)



Duvardaki Sarmaşık Gibi

Kitabın Adı: Duvardaki Sarmaşık Gibi

Kitabın Yazarı: Maurıcıo Rosencof- E. Fernandez Huıdobro

Yayınevi: Belge

“Duvardaki Sarmaşık Gibi” isimli kitap 1970’li yıllarda Uruguay’daki güçlü örgütlerden biri olan Tupamaro‘nun tutsak düşen 9 önderinden 2’sinin tutsaklık sürecindeki yaşamlarını kendi ağızlarından anlatan bir kitap. 1973 yılının Eylül ayından başlayarak 1984’e kadar tecrit edilen 9 kişiden kitabın yazarı olan ikisi yanyana hücrelerde kalırken kendi aralarında geliştirdikleri bir yöntemle haberleşirler. Bu dönemde aldıkları karar sonucu bu kitap ortaya çıkar.

1970’li yıllarda tüm dünyada olduğu gibi Uruguay’da da devrimci dalga oldukça yüksektir. Tupamaro’lar geliştirdikleri şehir gerillacılığı ile Uruguay’da en etkili örgütlerden biri olmuştur.

Ne var ki, Tupamaro’lar eylemlerini en üst düzeye çıkardıkları zaman da dahil olmak üzere bütün olarak halkı savaştıracak bir bakış açısına sahip olmamış; darlıktan kurtulamamışlardır. Urugay halkı yapılan eylemlerin etkisiyle Tupamarolar’a büyük bir sempati duymuş olmasına rağmen; bu sempatisini pratikte gösterecek kanalları bulamamıştır. Tupamaro’ların önderlerinin tutsak düşmesinin ardından ortaya çıkan sahiplenmenin büyüklüğü en başta Tupamaro’ları şaşırtmıştır.

İşte Tupamaro’ların durumu böyleyken faşist devlet büyük bir saldırı başlattı. Ordunun denetimindeki bu saldırılar sonucu 1972 yılında örgütün hemen hemen bütün kadro ve militanları tutsak düştü. 1973 yılında ise parlamentoyu dağıtan ordu tüm halk üzerinde büyük bir terör dalgası başlattı. İlk hedeflerinden biri hapishanelerdi.

1973 Eylül’ünde askeri kamyonlar kasalarında elleri-ayakları bağlı, kafalarına kukuleta geçirilmiş 9 Tupamaro önderini taşıyorlardı. Bu 9 kişi 3’er kişilik 3 gruba bölünerek ülkenin en güvenlikli 3 ayrı askeri kışlasında kendileri için ayrılan hücrelere kapatılırlar.

Düşman yeni ve uzun bir sürece yayılacak bir yöntem deneyecektir. Amacı ise açıktır; halkın öncülerini teslim almak. Aslında bundan sonra yaşanan süreç ’80 faşist cuntasının ardından ülkemizde yaşananlara benziyor. Dışarıda büyük saldırılar karşısında önemli oranda güç yitirmiş örgütler ve hapishanelere doldurulmuş olan kadro ve savaşçılar.

11 yıl 6 ay 7 gün” diyor yazar hücrelerde geçirdikleri süre için. Bu süre sonunda ise Tupamaro önderleri tercihleri “netleşmiş” (!) olarak çıkarlar. Önce bir “özeleştiri” verirler. Halkı keşfederler. Ve geçmişte bunu görememelerinin nedenini, silahlı mücadelenin yanlış yorumlanıp, yanlış uygulanması olarak değil, bizzat silahlı mücadelenin kendisi olarak görürler. “Halkı kucaklamak” adına düzeniçiliği savunurlar. “Reorganize ediyoruz” adına örgütü tasfiye ederler ve sosyal demokrat bir parti durumuna sokarlar.

Kitap, ortaya çıkan bu sonucun hapishanelerdeki başlangıç ve gelişim evresini çok iyi veriyor.

Kitabın yazarlarının hücrelerindeki yaşamında tuvalete gitmekten, yemek yemeye, ziyaretten havalandırmaya çıkarılmalarına kadar her şey işkencedir. Günde iki sefer tuvalete çıkartılırlar. Çoğu zaman buna da izin vermez düşman. Ziyaret ise bin bir çileyle olur. Elleri masanın iki bacağına kelepçelenir. Havalandırmaya çıkışlarının sayısı 11 yıl içinde birkaçı geçmez. Yemek ise içi tükürük, toprak vb. dolu olarak ölmeyecek kadar verilir.

Bu uygulamalardaki amacı yazarlardan F. Hidobro şöyle değerlendirir;

O zaman, görüşe nezaret eden yüzbaşının, bizi bu halde sivil halkın önüne çıkarmaya nasıl cesaret edebildiğini ve genel olarak nasıl bu kadar aptal olabildiklerini düşündüm. Daha sonra bunun politik bir şah çekiş olduğunu anladım. Aileyi ve aile aracılığıyla sivil halkı korku ve endişeye düşürme politikasıydı…”

Düşman Şah demişti. Tutsaklar ise hiçbir karşı hamle yapmadan mat olmayı kabul etmişlerdi. Bu gerçeği yine aynı tutsak daha tutsaklığının üçüncü yılını anlatırken şöyle ifade ediyor;

Kışlalarda objektif olarak varolan ortamdan suskunluğu ve korkuyu duyumsuyordum. Bana anlattıklarına göre, bu yıllarda kışlaların dışında da Uruguay’a egemen olan aynı korku ve suskunluktu.

Kitap çok basit, çok yalın bir gerçeği anlatıyor. Bir örgütün tüm üyeleri katledilse, tutsak düşse de, bu mutlaka yenilgi anlamına gelmez. Fakat nerede olunursa olunsun direnmeyen, direnerek halkla sağlam köprüler kuramayanlar yenilmeye mahkumdur.

Sıcak mücadelenin içerisindeyken düşmanla açık savaş yürütenler, düşmanın açık hedefi haline gelinen hapishanelerde de aynı ruh ve coşkuyla mücadeleyi sürdürebilmelidir. Hücrelerdeki yaşamda tutsakların yenilgisinin en belirgin işareti “alışmak”tır… Dayağa alışmak, küfüre alışmak…Yapılanları kabullenmek aslında bunları meşru görmek demektir. Yani artık yapılan işkence de, işkenceci de meşrulaşır. Bu yüzden de ona karşı savaşmak anlamsızlaşır, onunla birlikte yaşamak olağanlaşır.

Bu gerçeklik tutsaklardan Huidobro’nun sözlerine şöyle yansır;

Bu arada artık saçlarımızdaki kırlar sayılmayacak kadar arttı. Ve bize korkunç şeyler yapan delikanlılardan sözediyoruz. Ama bunu yaşamlarının bir bölümünde yaptılar; yeterince yumuşak olup olmadığını bilemem ama, bütün insanlara zamanla değişme fırsatını vermemiz gerektiğini düşünüyorum.

Huidobro kendilerine işkence yapanların isimlerini açıklayıp açıklamama üzerine bunları söylerken, aynı konuda Rosencof ise şöyle diyor;

… Bu insanların gözümüzün önünde durması iyidir. Söz konusu olan öç almamız, birilerini damgalamamız ya da teşhir etmemiz değildir.”

Uzlaşmacılık bir kez yeşermiştir artık beyinlerinde.

Hapishane yaşamları da teslimiyetçi bir çizgidedir zaten. Direnişi geliştirmek yerine, kendilerini hapishane koşullarından uzaklaştırıp hayalleriyle “dışarıda” yaşarlar. Uykudan uyanmak istemezler. Çünkü uyandıklarında karşılarına hapishane, işkence, baskı gerçekliği çıkıyordu. Bu yüzden zamanla iradi olarak kendilerini yaşadıkları ortamdan soyutlamaya başlarlar. Bu, gerçekten ve direnişten kaçıştır.

Karşı karşıya oldukları kapsamlı saldırının püskürtülmesi büyük bedeller istiyordu. Yani gerektiğinde ölüme kadar uzanacak bir direniş çizgisi… Ölümüne bir direniş noktasında tercih aşamasına gelir tutsaklar. Ve Huidobro Açlık Grevi yapmaya karar verir. Düşman bu hamleye cevap vermekte gecikmez. Ağzına kadar dolu bir tabak sütlaç getirilir. Bu aşamadan sonra ise Huidobra sütlacı yemek için kendi kendine birçok gerekçe uydurur ve Açlık Grevi’ni bırakır. Bu durumu Rosencof şöyle değerlendirir; “Sanıyorum bu durum karşısında İsa bile şeytana uyardı”.

Teslimiyetçiliğe çocukça bir açıklama! Gerçeğin böyle olmadığı defalarca kanıtlanmıştır. Ölüm Oruçlarında, barikatlarda, isyanlarda şehit düşen devrimciler bunun en somut kanıtıdır.

Kitap, ülkemizle bir karşılaştırma yapmak için de yeterli bilgi veriyor. Tupamaro’ların serüveni, hapishanelerde direnmeyip teslim olanların sonunda nerelere geleceğinin; bunun dünyanın neresinde olursa olsun değişmeyeceğinin örneğidir.

Kitapta teslimiyeti adım adım görerek; inançsızlığın, değersizleşmenin sonuçlarını en çıplak haliyle bulabilir, değerlendirebilirsiniz.

(basın adası)



KİTABIN ADI: Halkın Ekmeği
YAZARI: Bertolt Brecht

Halkın Ekmeği, Bertolt Brecht’in şiirlerinden oluşan bir şiir kitabıdır.
Kitap, şair, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni Bertolt Brecht’in dokuz ciltlik şiirlerinden yapılmış bir seçmedir.
Kitabın değişik yayınevleri tarafından bir çok baskısı yapıldı.
1995’de Evrensel Basım Yayım tarafından tekrar yayınlanan kitabı, dilimize, iki şair sanatçı, Asım Bezirci ve A. Kadir çevirdiler.
Kitabın bu çevirisine ilişkin arka kapaktaki tanıtım yazısında şöyle deniyor: „İki edebiyatçı, iki sanatçı, işine saygılı iki edebiyat ve dil işçisi A. Kadir ile A. Bezirci baş başa vermiş, pırıl pırıl bir yapıt koymuşlar ortaya. Bugüne dek Brecht’in şiirlerini böylesine temiz bir Türkçeyle derli toplu bir yapıt çıkmadı bizde.“ (Hasan Hüseyin)
Brecht’in bu şiir kitabına adını veren „Halkın Ekmeği“ şiiri, özellikle bugün açısından da çok anlamlı, çok yerine oturan bir şiir.
Kitap tanıtımımızı bu şiirle ve şiiri seslendiren Yiğit Tuncay’ın videosuyla tamamlıyoruz:

Bilin: Halkın ekmeğidir adalet.
bakarsınız bol olur bu ekmek,
bakarsınız kıt,
bakarsınız doyum olmaz tadına,
bakarsınız berbat.
Azaldı mı ekmek,başlar açlık,
bozuldumu tadı,başlar hoşnutsuzluk boy atmaya.
Bozuk adalet yeter artık!
Acemi ellerle yuğurulan,iyi pişirilmemiş adalet yeter!
Yeter katıksız,kara kabuklu adalet!
Dura dura bayatlayan adalet yeter!
Bolsa insanın önünde ekmek,lezzetliyse,
gözler öbür yiyeceklere yumulsada olur.
Ama her şey bollaşmaz ki birdenbire…
Bilirsiniz,nasıl bolluk doğurur ekmek:
Adaletin ekmeğiyle beslene beslene.
Ekmek her gün nasıl gerekliyse nasıl,
adalet de gerekli her gün,
hem o,günde bir çok kez gerekli.
Sabahtan akşama dek,iş yerinde,eğlencede,
hele çalışırken canla başla,
kederliyken, sevinçliyken,
halkın ihtiyacı var pişkin, bol ekmeğe,
günlük, has ekmeğine adaletin.
madem adaletin ekmeği bu kadar önemli,
onu kim pişirmeli, dostlar, söyleyin?
Öteki ekmeği kim pişiren?
Adaletin ekmeğini de
kendisi pişirmeli halkın,
gündelik ekmek gibi.
Bol,pişkin,verimli.
Bertolt Brecht

Kitabın Adı: Özel Savaş, Terör ve Kontrgerilla

Yazarı: Talat Turhan

Talat Turhan, bu kitabında bu güne kadar kontrgerillanın açığa çıkartılması için verdiği mücadeleyi anlatıyor.

Kontrgerilla örgütlenmesinin en tepesindeki kişilerden devletin birçok noktasında yer alan elemanlarına kadar açıkladım… ama hiçbirisi yargılanmadı diyor.

Kontrgerilla; yeni sömürgecilik ve bu ülkelerdeki ulusal-sosyal kurtuluş savaşlarına karşı örgütlenmiş savaş yöntemleri.

Talat Turhan kitabında şöyle anlatıyor;

“Kontrgerilla örgütleri; ABD’nin denetimi altında ve dolar desteği ile, azgelişmiş ülkelerde, sosyal, ekonomik, politik, kültürel yapıya ve halkın bilinç düzeyine göre, asıl amacı dışında çeşitli işlemleri yürütmektedir.

-Ulusal kurtuluş savaşlarının önlenmesi.

-Sosyal uyanış ve bilinçlenmeyi geciktirici önlemlerin alınması.

-Yerli işbirlikçi ağının yaygınlaştırılması ve bunlara dayanarak istihbarat yapılması ve gerektiğinde terör ve siyasi cinayetlerle anarşiyi araç olarak kullanarak ortam hazırlanması ve bu durumdan yararlanarak faşist askeri darbeler getirilmesi ve bu suretle azgelişmiş ülke düzenlerinin emperyalist çıkarlara uyarlı şekle dönüştürülmesi…”

Kontrgerilla örgütlenmesinin en tepesinde saydığı isimlerin başında Oramiral Kemal Kayacan, MİT yöneticilerinden Hiram Abas da var. Bunların yüzlerce devrimci, ilerici, aydının katledilmesinden bizzat sorumlu olduğunu söylüyor. Yine Emniyet Müdürlerinden Şükrü Balcı, Hamdi Ardalı’nın kontrgerilla olduğunu belirtiyor.

Bunlar mahkemelerde yargılanmadılar hiçsir zaman. Ama bazıları devrimciler tarafından yargılandılar, devrimcilerin hedefi oldular.

Kitapta kontrgerillanın aslında “devletin içine yuvalanmış bir grup” değil, devletin kendisi olduğunu anlıyoruz.

Ve yine anlıyoruz ki, kişiler değişiyor, bazen yöntemler değişiyor, ama kontrgerilla politikaları hep devam ediyor.

AKP iktidarında da devam ettiği gibi.

***

Kitabın yazarı Talat Turhan, Kemalist bir subay, 1963-64 yıllarında Genç Kemalistler davasından yargılanmış. 12 Mart darbesinden sonra ordudaki solculara yönelik operasyonda Kontgerilla tarafından sorguya alınıp Ziverbey köşkünde 1 ay işkenceden geçirilmiş.

Kontrgerillayı anlatan başka kitaplar da yayınladı. “Bomba davası-savunma 1-2” adlı kitapları da bunlardan biridir.

Yoksulluk Mücadele Devrim – 2 cilt 

Yoksulluk Mücadele Devrim – 2 cilt ile ilgili görsel sonucu

Boran Yayınları – Derleyen Yusuf Erişti

Yoksulluğun Dili… Hani tarifsiz dertler vardır Dil yetmez söylemeye de Çeken bilip halden anlar Ve dünyanın her yanında Yoksunluğun dili aynıdır İçini çekip bakar çocuk Acıtmadı der gibi Öyle bir kara delik ki bu İçine alır evreni Açlığın o kekre tadı Yutkunmakla geçmez Nasıl kabarır ama Dolu dolu olur Göz ve yumruk Taştı mı fena taşar… Ümit İLTER

Boran Yayınları yaşadığımız gerçeklikler üzerine yayınlarına devam ediyor. Ülkemizde ve dünyada artan bir yoksulluk sorunu var. Peki bu sorunun çözümü var mı? Kitabın birinci cildinin önsözünde yayınevi “Yoksulluk konusunda çözümlenmesi gereken temel nokta elbette onun tanımlanması sorunu değil, çözümü sorunudur. Yani ne olduğunda çok nasıl çözüleceği ile meşgul olmamız, buna kafa yormamız gerekiyor.”vurgusunu yapıyor.

Yoksulluk sorunun çözümüne kafa yormak için Okuyalım

Yoksulluk tanımını anlamak için Okuyalım.

Sorun varsa çözümü de vardır, onu bulmak için Okuyalım.

Yoksulluğu kaldırmak, onu yaratanla mücadele yolundan geçiyorsa, o yolda buluşmak için Okuyalım.

“Bazı kelimeler vardır; yüklendikleri anlamlar kendisinden çok çok büyüktür. İşte yoksulluk da böyle bir kavramdır. Kimi zaman bir sosyal sorumluluk projesi, bir yardım programı içine sıkışan yufka yürekliliktir; kimi zaman siyasi rant ve istismar malzemesi… Ama çoğu zaman bir halk hareketini kucaklayan bir gerçekliğin bir tek kelimeye sığdırılmış soyutlanmasıdır yoksulluk. En önemlisi de başımızı çevirdiğimiz her yerde gördüğümüz, kimi zaman görmemek için başımızı çevirdiğimiz bir gerçeklik… Kimi zaman iliklerimize kadar hissettiğimiz, arabesk bir yaklaşımla kadere lanet okuduğumuz; kimi zaman bizden daha yoksulları görüp onlara acıyarak baktığımız ve halimize şükrettiğimiz “tevekkül kültürü”yle bezeli bir gerçeklik… Kimi zaman, asla yoksullara değil, kader olmadığını bildiğimiz yoksulluğu yaratan yağma, talan ve sömürü düzenine öfke ile, kin ile dolu bir bakış fırlattığımız bir gerçeklik…
Peki, ama nedir bu yoksulluk, kimdir bu yoksul(lar)? Yoksulluk kendi başına bir toplumsal gerçeklik midir, yoksa daha çok bir toplumsal gerçekliğin doğal sonucu mudur? İçinde yaşadığımız döneme özgü müdür yoksa hep mi vardı ve hep olacak mı? Yoksulluğu, karşıtı olan varsıllıktan (zenginlikten) ayıran temel şey sadece sahip olma veya olmama durumu mu? Yani sadece ekonomik bir olgu mu yoksa sosyal bir sorun, bir yaşam tarzı, bir kültürel şekilleniş, bir ruh hali olabilir mi?.. En önemlisi de yoksulluk sorunu nasıl çözülecek, çözümü mümkün mü? Sistem içinde yapılan iyileştirmeler çözüm olabilir mi, yoksa sadece sorunu yumuşatmaya Yoksulluğu yok etmek mümkün mü?… Bu ve bunun gibi daha onlarca soruyu, sorunu barındıran bir gerçekliktir yoksulluk…
Yoksulluk konusunda çözümlenmesi gereken temel nokta elbette onun tanımlanması sorunu değil, çözümü sorunudur. Yani ne olduğunda çok nasıl çözüleceği ile meşgul olmamız, buna kafa yormamız gerekiyor. Elbette yapacağımız tanımlamaların çözüme ilişkin bir fikir vereceği, ipucu niteliğinde olacağına şüphe yoktur. Ancak ipin ucunu kavradıktan sonra ona sıkı sıkıya sarılmak, ipin sonuna kadar varmak için ne yapmamız, nasıl yapmamız gerektiği konusuna da yoğunlaşmamız gerektiği açık. Yani yoksulluk sorununu nasıl çözeceğiz? Yoksulluk sorununun kökten çözümü için gerekli ve zorunlu olduğuna inandığımız köklü alt-üst oluşu, yani devrimi nasıl gerçekleştireceğiz? Yoksullar bunun neresinde olacak? Ve daha pek çok soru, pek çok sorun var karşımızda çözülmesi gereken. Elinizdeki kitapta, bu sorulara cevap vermeye, sorunun çözümü konusunda devrimci bir bakış açısı sunmaya çalışacağız.”

Yoksulluk Mücadele Devrim, Önszöz


Bitmeyen Kavga

İlgili resim

Yazar: John Steinbeck
Türkçesi: Gün Zileli
Sayfa Sayısı: 316
İlk Baskı Yılı: 2016

Steinbeck’in “Bitmeyen Kavga”sı Amerikalı tarım işçilerinin mücadelelerini, haksızlıklar karşısında aldıkları tavırları, örgütlenmelerini ve emekle yoğurdukları grevlerini anlatıyor.

Olaylar Amerika’da, yüzyılın başında Torgas Vadisi’nde geçiyor. Torgas, çoğunlukla elma bahçeleriyle kaplı küçük bir vadidir. Vadinin büyük bir bölümü birkaç kişinin elindedir. Elma bahçelerinde çalışan toplayıcılar yarı aç, yarı tok yaşamaktadır.

Kitabın kahramanları ise parti üyeleri olan Jim ve Mac’tır.
Jim genç ve tecrübesizdir. Düzene öfkesi gün geçtikçe artmış, yaşadığı ve gördüğü haksızlıklardan dolayı bir arayış içerisine girmiştir. Arayışı sürerken bir gün polisler tarafından haksız bir şekilde dövülerek gözaltına alınır ve tutuklanır. Cezaevinde partili insanlarla tanışır. Onların mücadelesini, yaşama coşkularını görür ve kararını verir. Partiye üye olacaktır. Üyelik için başvurur ve kabul edilir. O artık bir partilidir.
Mac ise birçok şey görmüş, yaşamı işçilerin arasında geçmiş bir partilidir. Hayatını partiye, işçilerin örgütlenmesine adamıştır.

Parti tarafından Jim ve Mac’e görev verilir. Torgas Vadisi’ndeki elma toplayıcısı işçiler arasında çalışacak ve grev örgütleyeceklerdir. İşleri zordur. Torgas Vadisi’ne doğru yola çıkarlar… Vadi’ye yaklaştıklarında düzlükte oturan bir kalabalıkla karşılaşırlar. Jim ve Mac ateşin çevresinde toplanmış kalabalığın arasına oturarak sohbete başlarlar. Mac iş aramak için geldiklerini söyler. Konuşmalar sırasında çadırlardan birinden bir çığlık yükselir. Bu çığlık, London’un doğum yapmak üzere olan kızına aittir. London işçiler arasında sevilip, sayılan ve sözü geçen biridir. Mac çadıra girerek London’a doğumu yaptırabileceğini söyler. Başka seçeneği olmadığından kabul eder London. Mac herkesten bez vb. gibi birşeyler isteyerek doğuma ortak eder oradakileri. Hummalı ama herkes için zevkli bir koşturmacadan sonra doğum başarıyla gerçekleşir. Bu olay London’u memnun etmiş ve oldukça etkilemiştir. Mac, London üzerinde güven yaratmıştır. Jim ve Mac dinlenmek için bir köşeye çekildiklerinde Jim Mac’e sorar;
“Peki doğum yaptırmayı nereden öğrendin?’
‘Şimdiye kadar bilmiyordum. Daha önce de hiç görmemiştim. Bildiğim tek şey temizliğin gerektiğiydi. Talihim varmış ki, herşey yolunda gitti.’
‘Ama sen kendinden pek eminmiş gibi davrandın.’
‘Öyle gerekiyordu… Bu işte bir şansımız vardı. Bunu kullanmamız gerekiyordu…
Makineli tüfeklerimiz yok bizim. Bu gece durum iyiydi, malzeme hazırdı, biz de hazırdık. London bizimle birlik artık. Doğal bir lider O. Ona yönünü göstereceğiz biz. Kolay bu. Liderliğin insanlardan gelmesi gerekir. Biz onlara yöntemi öğretiriz ama işi kendileri yapmalıdır. Yakında London’a yöntemi öğreteceğiz, o da yanındakilere öğretmeye başlar.(…)”

Evet, Mac, işçilerle paylaşmak, dayanışmak, bağ kurmak için yakaladığı hiçbir fırsatı kaçırmak istemez. Doğum olayında olduğu gibi yakaladığı her fırsat örgütlenmeye hizmet edecektir. Bu da işin başlangıcında önemlidir onun için. Mac’ın diğer bir amacı ise insanların kendilerine güven duymasını sağlamaktır. Doğum olayına yardım etmek ve üstesinden gelmek güven yaratmanın ilk adımı olmuştur onun için.

Bir başka güzel olan yan ise Mac doğum olayıyla işçilere kolektivizmin önemini göstermiş ve doğumda onların da payını hissettirmiştir. Mac kendine güvendiği kadar etrafındaki insanlara da güvenir. “Biz onlara yöntemi öğretiriz ama işi kendileri yapmalıdır” sözü bu güveni ifade eder. London’a yaklaşımında da bu güven vardır. İnsanlara iş yaptırabilme güvenidir bu. En zor anlarda bile bu güveni kaybetmez.

Bu olaydan sonra Jim ve Mac elma bahçelerinde işe başlarlar. Artık işçilerin arasındadırlar. Her ikisi de işçilerle ilişki geliştirirler ve patronların fiyat düşürmesi konusunda nabız yoklarlar. Ama işçilere grevi de düşündürtmeye çalışırlar. London’ın kafasında da grevin zorunluluğu netleşmeye başlamıştır. O da Jim ve Mac’ın yanında yerini alır. Üç kişi işçiler arasında çalışma yürüterek işçilere grev kararı aldırırlar.
Jim, Mac ve London grevi emek, sabır ve kararlılıkla örgütlemeye başlarlar. Yapılacak çok şey vardır. Grev anında yaşayacakları zorlukları, baskıları, patronların tavrının ne olabileceğini en ince ayrıntısına kadar hesaplamışlardır. Ama her ne olursa olsun geri dönülmeyecektir. Bin beş yüz elma toplayıcısı greve başlar. Bundan sonra da zorluklar birbiri ardı sıra gelir. Jim ve Mac tehdit edilirler, kaçırılırlar. Ama bütün bunlar onları yıldırmaz. Çalışmalarına herşeye rağmen devam ederler. Patronlar grevi kırmak için grev kırıcıları devreye sokarlar. Grev kırıcılarla çatışmalar yaşanır. Bu çatışmalarda Jim ve Mac yine en öndedirler, önderdirler. Bu çatışmaların sonunda grev kırıcıların da büyük bir kısmını yanlarına çekmeyi başarırlar.

Ama aksilikler, baskılar bir türlü bitmez. Bu sefer de açlıkla karşı karşıya kalırlar. Bu yüzden işçiler arasında huzursuzluklar başgösterir. Açlık büyük bir grevi bitirmemelidir. Bunun için çözüm aramaya başlanır. Bu arada bir partili yiyecek sorununu çözer. Kararlılık meyvelerini vermeye başlamıştır. Patronlar görüşme talep ederler. Ama amaçları göz korkutmaktır. Görüşmeye gelen kişi şöyle der:
“Amerikan yurttaşları düzenin bozulmamasını istiyorlar ve size şu kadarını söyleyeyim, validen asker istemek gerekirse bile bu düzeni sağlayacağız.”
Bu tehdide grevcilerden; “Pencerelerden adamlarımıza ateş ederek düzeni sağlayacaksın, değil mi ulan korkak köpek. (…) San Fransisco’da da kadınları atlarla çiğneyerek sağlamıştınız düzeni. Gazetelerde de ‘Bu sabah kendini bir süngüye fırlatan bir grevci öldü’ diye yazmışlardı” cevabı verilir.
“Grev devam etmeli’ diye ısrar etti Jim. ‘Bu kavga ancak insanlar kendi kendini yönetmeye ve kendi emeklerinin karşılığını almaya başladıklarında bitebilir.”

Evet, kavga ancak eşit ve adaletli bir düzenle bitecektir. Ve bu grev kavganın sadece bir parçasıdır.

Roman, işçilerin grev içerisinde yaşadıkları zorlukları anlatıyor. Ama en önemlisi örgütlenmede gösterilen emeği, çabayı, sabrı ve yöntemi gösteriyor bize. Zor olan bir grev bunlarla başarıya ulaşabiliyor. Mac ve Jim gibi partili kişiliklerin kararlılığı, plan ve yönetme yetenekleri, London gibi doğal önderlerin sabrı, emeği ve özverisidir başarıyı getiren. Zorluklara karşı yılmama ve inatçılıktır. Yaşanılan tüm olumsuzlukları bunlarla olumluluğa dönüştürmektedirler. Harcı emek, sabır ve kendine güven olan her işin sonunda bir kazanım vardır mutlaka. “Bitmeyen Kavga”da olduğu gibi.


“Uyuşturucu Yoksul Halkın Emperyalistler Eliyle Zehirlenmesidir” Ho Chi Minh

Dünyada ve ülkemiz Türkiye’de halkların ve halkımızın başındaki en büyük belalardan biri uyuşturucudur.  Sokaklar uyuşturucu satıcılarıyla dolu. Sokaklar   uyuşturucu   mafyalarının   zehirledikleri gençlerin insanın içini sızlatan görüntüleriyle dolu. Uyuşturucunun zehirlediği bedenler acı içinde kıvranır sokaklarda, iradeleri yok edilmiştir. Adım adım tükenerek ölüme giderken buna dur diyebilecek iradeden yoksun bırakılmışlardır. Bu tablo gözlerimizin önünde süren bir katliam tablosudur.”

Derleyen: Ali Osman Köse

Yayınevi: Boran Yayınevi

AĞUSTOS 2019


Kavganın Şafağı – İvan Popov

Yazar: Ivan Popov
Çevirmen: Hikmet Vardar
Yayınevi : Oda Yayınları

…..

Kalabalığın içine yürüdüm. Üç dört yüz kişi çevremi sardı. Yalnızca bir
iki söz söyleyebildim. “Yoldaşlar, nasıl gözetildiğinizi görüyorsunuz!
Parti fabrikaya sokulmuyor! Ama parti yaşıyor! Parti bizimle ve siz de
partiyle birlikte olmalısınız. Her zaman ve her yerde her şey parti için!”


Kalabalık hep bir ağızdan: “Her zaman ve her yerde her şey parti için!”

……

“Birdenbire fabrika çanının keskin çığlığı işitildi. Cebimden işçi kasketini çıkardım, alnımı örtene dek kafama geçirdim. Fabrikadaki işçi yığınının kaynaşması burdan duyuluyordu. Yerimden kalktım ve koşarak yolun karşısına geçtim. Kapıdan akın akın işçi kalabalığı çıkmaya başladığında tramvay yoluna çoktan varmıştım. Bir taşın üzerine sıçradım ve olanca sesimle bağırdım: ‘Yoldaşlar!’ Bir kez daha bağırdım: ‘Yoldaşlar!’ Üç yüz-dört yüz kadar işçi toplanmıştı, avludan da sürekli yenileri geliyordu.”

Rusya’da 1905 Devrimi yenilmiş, ağır gericilik ve suskunluk yılları başlamıştır. Ülke, çarlık çizmeleri altında karanlık bir hapishane görünümündedir. İşçi hareketi bastırılmış, devrimci örgütler büyük ölçüde dağıtılmış, aydınlar kitle halinde devrimden uzaklaşmıştır. Siyasal baskıların yanı sıra büyük tasfiyeci dalgaya göğüs germeye çalışan Bolşevikler de iç sorunlarıyla kan kaybetmektedirler. Ama işçi kitleleri için için kaynamaktadır. Ve onların zihninde 1905 Devrimi’nin sıcak anılarını canlandırmak için uğraşan Bolşevikler vardır. Sürgünden kaçıp Moskova’ya geldikten sonra ilk fabrika konuşmasını yapan Pavel de bunlardan biridir. Kavganın Şafağı, devrimin yenilginin küllerinden yeniden dirilişinin romanıdır. Okuyun; benzer bir gericilik döneminden geçmiş bir ülkenin insanları olarak size de yeterince tanıdık gelecektir. Devrimin yenilgisinin ardından gelen ağır gericilik ve suskunluk yıllarından sonra Bolşeviklerin başlattığı fabrika konuşmalarından birine böyle başlar Pavel. Sürüldüğü uzak bir sınır bölgesinden uzun ve zahmetli bir kaçışla Moskova’ya varmış ve parti çalışmasına katılmıştır.

”Lefortovski sürgündeyken bir gün bana yoksulların, mutsuzların ve
haklarından yoksun bırakılanların kendisini hiç ilgilendirmediğini
söylemişti. Halkını sevmeden devrim olamayacağını anlayamamıştı o.
Tutuklanarak zorla ayrıldığım bu insanlara beni bağlayan şeyin ne
olduğunu açıkça ve yakıcı bir biçimde hissediyorum. Onları acıları,
mutsuzlukları, haksızlığa uğradıkları için seviyor değilim. Tam tersine,
neşeli umutları, cesaret ve çözülmez kahramanlıkları için seviyordum
.


TARİHİ YAZANLAR KONUŞUYOR – Ercan Kartal

Hazırlayan: ERCAN KARTAL

Yayınevi: BORAN YAYINEVİ, 2014

Yayın Yeri: İSTANBUL

“Ölümsüzlük herkesin harcı değildir.”*

‘’Tarih kalemle yazılmadığında tüfekle yazılır,’’ der Agustin Farabundo Marti. Evet, insanlığın tarihini ellerinde tüfekleri ile zalimlere karşı savaşarak kanları ile yazanlar tarafından yazılıyor…

Dayının ifade ettiği gibi, ‘’Bu tarih esas olarak kanla yazılmış şehitlerimizin tarihidir.’’ Onlar her zaman bizimleler. Onlarla soluk alıp veririz. Sokakları, caddeleri ve meydanları onlarla birlikte adımlarız. Bakın sözün burasında Viktor Hugo söz alsın; ‘’Herkes ölür ama herkes gerçekten yaşamaz.’’ Ölümsüzlüğe yolcu ettiğimiz bu güzel insanlarımızın öldüğünü kim söyleyebilir ki? “Ölü mü denir şimdi onlara/ Durmuş kalpleri çoktan/ Ölü mü denir şimdi onlara/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir peki/ En büyük limanlara demirlemiş/ En büyük gemiler gibi/ Kımıldamıyor gözbebekleri/ Ölü mü denir şimdi onlara.’’(Edip Cansever)

Bilir misiniz? Eski Romalılar, yitirdikleri insanların ardından “Öldü” demez, “Yaşadı” anlamına gelen “Vixit” sözünü kullanırlarmış. Bizim güzel ölülerimizde öyle; Yaşadı. Yaşıyorlar… Her an bizimleler.

‘’Ölüm doğal bir olaydır, böylesi bir dünyada baş eğmeden ölmeyi bilmektir önemli olan’’ diyen dayımız ve tüm şehitlerimiz sözleri rehberimizdir…

Boran Yayınları tarafından çıkarılan Tarihi Yazanlar Konuşuyor şehitlerimizin şu başlıklar altında yazılan sözlerinden oluşur: 1-Zafer-Karanlık-Direniş Üzerine… 2-Şehitlere-Şehitliğe Dair… 3-Feda Ruhu Üzerine… 4-Büyük Ailemize Dair… 5-Devrim… Devrimcilik… Devrim İnancı Üzerine… 6-Sosyalizm-Gelecek-Yarınlara Dair… 7-Vatanseverlik-Anti-Emperyalizm Üzerine… 8-Halk Sevgisi Üzerine… 9-Yoldaşlık Üzerine… 10-Sınıf Kini-Devrimci Adalet Üzerine… 11-Son Söz Yerine…

Elimizdeki bu kitap, şehitlerimizi tanıma ve anlama yanıyla da bir kaynak görevi görecektir .Böylesi bir kitap ilkte diyebiliriz… Okuyup, öğreneceğiz.
‘’Gözümüz arkada kalmayacak’’ diyerek ölümsüzleşen şehitlerimiz sözleriyle bize yol göstermeye devam ediyorlar… Onlardan öğrenmeye devam edeceğiz. Şehitlerimizin sözleri mirasımız, tarih bilincimiz, zafere olan inancımız, yol göstericimizdir. Onların kılavuzluğunda devrim yürüyüşümüz zafere kadar sürecek… Onların sözlerinde öğrenecek, yaşamlarını kendimize örnek alacağız…

Biliyoruz;
“‘’Gözü arkada kalmaz devrimcinin / Bilir ki /Ölüm yok ki / (….)/ Boyun eğmemiş/Dayatmışsak /Elden ele geçmişse bayrağımız /Değeri biçilemez bir nice yiğit/Ölümü yadsıdı ondan /Ölümü hiçe sayıp / Ölüme meydann / Okuduğundan // Ben belledim / Ben derim ki / Ölüm yok ki /Ölüm yok ki’’**
Onlara ölüm yok. Gözleri arkada kalmayacak şehitlerimizin. Yaşıyorlar. Sözleri ve yaşamlarıyla kavgamıza yön veriyorlar. Onların sözlerini kendimize rehber edeceğiz. Bu vesileyle bizlere bu onurlu tarihi armağan eden güzel ölümsüzlerimizin anıları önünde saygıyla eğiliyoruz…
*W.Goethe
**Arif Damar

Kitap Tanıtımı Tavır dergisinden alınmıştır


Dağdan Kopan Ateş

Ä°lgili resim

Yazar: Omar Cabezas
Yayınevi: Belge Yayınları

Omar Cabezas, “Dağdan Kopan Ateş” adını verdiği kitabında kendi hayatını anlatıyor. Onun hayatı, Somoza diktatörlüğüne karşı Sandinist direniş içinde geçen bir hayattır.

Yani bir bakıma kitapta Cabezas’ın da kendini adadığı Sandinist mücadelenin 20 yıllık zorlu tarihi anlatılmaktadır.
Omar Cabezas, direniş içindeki gençlik liderlerinden biridir. Bir süre sonra aranır duruma düşer ve şehirde faaliyet yürütemez hale gelir.

Dağların yolu gözükür ona da.
Gerillaya katılmak üzere yola çıktığında kafasında dağlarla, gerillalarla ilgili bir sürü düşünce geçer. Kır yaşamı kolay değildir. Bunu bilir Cabezas ama yine de kafasında bambaşka bir kır düşlemiştir. Kampın nasıl olduğunu merak eder. Che ve diğer gerilla önderlerini düşünür ve karşılaşacağı insanları onlarla benzeştirir…

Ama herşeyin düşündüğü gibi olmadığını görecektir. Daha kampa gitmek üzere yoldayken kır yaşamının zorluklarını yaşamaya başlamıştır. “Gençlik lideri” olmanın güveniyle yola çıkmıştır ama zorluklar Cabezas’ı daha işin başındayken bir hesaplaşmaya iter.

“Managua’nın taş döşenmiş sokaklarında öğrenci yürüyüşlerine önderlik ettikten sonra, bu yürüyüşlerde kendimi ne kadar işe yaramaz hissettim. … Sonuç olarak bu çevreyle başetmeyi becermem olanaklı değildi bunu asla yapamayacağımı hissetmiştim. … İnanılmaz derecede yıkılmış anlar yaşıyorsunuz. Ayaklarınız ilk kez su topladı mı, bacaklarınız yara ve sıyrıklarla doldu mu ve her adımda başka nokta sıyrılıp kanadı mı kesinlikle kendinizi yetersiz hissediyorsunuz.”

Cabezas bu hesaplaşmalardan kendini güçlendirerek çıkar. Kır yaşamı zorlu bir yaşam olsa da Cabezas’ın düşüncesi her ne koşulda olursa olsun savaşmaktır. Bu nedenle zorlukların ötesinde kırda savaşın dönüştürücü güzelliğini de görmüştür.

“Dağ ve çamur gibi, yağmur ve, yalnızlık gibi, bütün bunlar bizi burjuva pisliklerden, bir dizi ayıptan arındırıyordu. Mütevazı olmayı öğreniyorduk. Çünkü dağda bir başına bir bok olamazsın. Basit olmayı, ilkelere değer vermeyi öğrenirsiniz. Bu çevrede zorunluluk olan basit insancıl değerlere bağlılığı öğrenirsiniz. Ve yavaş yavaş tüm kusurlarınız sönüp gider.”

Gerilla kültürünün bir parçası olan yeni insan doğmaya başlamıştır. Halkın davası uğruna hiçbir fedakarlıktan kaçınmamak, düzenin tüm pisliklerinden arınıp temizlenmekti yeni insan…

“Yeni insanı yakalamak ve bilince çıkarmak”; Önemli olan buydu. Gerilla komutanı Tello’nun bir pratik sırasında söylediği bu sözler Cabezas ve diğer gerillaların yeni insanı daha iyi bilince çıkarmalarına yol açıyor.
Bir defasında yiyecek mısır bulmak için iki günlük uzaklıkta bir tarlaya giderler:

“35-40 kilo yüklenerek dönmeye başladık. Yükü sırtıma vurmak isterken kaldıramadığımı anımsıyorum. İki aydır dağlardayım. Tüm kuvvetimi kullanarak kendi başıma kaldıramadıysam gerçekten ağır olmalıydı. Tello’nun kendi yükünü kaldırmak için ayaklarını patlattığını gördüm… Artık fazla oluyordu. Elbette daha güçlüydük ama bu olanaksızdı. Gene de şaka değildi, taşımamız gerekiyordu.

(…) Kısa süre sonra Tello, istediğinde kullandığı yumuşak, ikna edici tonla döndü. ‘Companerolar’ dedi, ‘yeni adamın konuşmasını duydunuz’. Birbirimize baktık. ‘Yeni adamı nerede bulacağınızı biliyor musunuz? Devrim zafere erince yeni toplumla birlikte yaratmak istediğimiz yeni insan gelecektedir.’

Biz sadece baktık. ‘Hayır kardeşler’ dedi. ‘Nerede olduğunu biliyor musunuz? Tırmandığınız tepenin üstündedir. Tam oradadır, gidin onla buluşun, onu yakalayın, arayın, tutun. Yeni insan normal insanı aşmıştır… Yeni insan yorgun bacakları aşmıştır, açlık, yağmur, sivrisinek, yalnızlığı aşmıştır. Ortalama insandan daha çok şey vermeye… Yorgun olduğunu unutmaya başlayınca, kendisini bir yana koyunca, yeni insanı bulacaksınız. Öyleyse kendinizi yorgun ve bitkin hissediyorsanız, bunu unutun ve tepeye tırmanın. Tepeye varınca yeni insandan küçük bir parça bulacaksınız. Yeni insanı yaratmaya tam burda başlayacağız. Tam burda yeni insan şekillenecek. (…)

Eğer bu yalnızca laf değilse, gerçekten yeni insanlar olmak istiyorsanız, gidin ve ona yetişin’ (…) Bu tanımı kabul ediyorduk, özellikle yeni insan olmak istiyorsak birçok sıkıntı çekeceğimizi kavradıktan sonra hepimiz bu kavramı benimsiyorduk. İçimizdeki eski insanı öldürmemizle yeni insan doğmaya başlayabilirdi. Che’yi, Che’nin yeni insanını düşünürdüm ve Che’nin yeni insandan söz ettiğinde ne demek istediğini anladım, ortalama insandan fazla başkalarına veren insan. Fedakarlıklarla. Kusurların, pisliklerin tahribiyle. Baktık, Tello’nun haklı olduğuna ikna olduk. … Bizi zayıf yerimizden vurmuştu. Çünkü hepimiz Che gibi, Julio Buitrago gibi olmak istiyorduk.

Böylece yüklerimize asıldık, kayışlarını omuzlarımıza geçirdik, birbirimize baktık ve (…) yeni adamı yakalayacağız dedik… Yemin ederim, daha önce beş kez dinlendiğimiz yerde bir kez bile dinlenmedik.”

Düşmanla girilen bir çatışmada komutan Tello şehit düşer. Tello’nun ölümüyle Cabezas tekrar bir hesaplaşma yaşar. Çünkü her şeyi ondan öğrenmiştir. Tello ondaki yeni insandır. Onun model olarak aldığı bir kahramandır. “O zaman bize öğrettiklerinin anlamı neydi? Hepimizden önce onu öldürebildilerse, dersler neye yaradı?” diyor Cabezas.

Tello’nun tek kurşunla öldürüldüğünü duyduğunda onu asla affetmeyeceğini düşünür. Tello gibi bir kahraman nasıl tek kurşunla ölebilirdi. Ancak Cabezas bir süre sonra bu düşüncelerinin yanlışlığını, çarpıklığını görmekte gecikmez; bu hesaplaşmadan da daha güçlü çıkacaktır. Savaş acımasızdır. Bu savaşta önderleri kaybetmek de vardır. Ama şehitler vermek savaşın bittiği anlamına gelmemektedir. Önemli olan devrim mücadelesini başarıya ulaştırmaktır. Bunu başarmak ise Tello’nun intikamını almak, onun gibi olmayı başarmak ve gerektiğinde onun gibi kahramanca şehit düşmektir. Cabezas bunu düşünür ve “Benim ölümüm de onlarınki gibi olmalı” der.

Bir süre sonra Omar Cabezas cüzzama yakalanır ve şehre gönderilir. Şehirde bir süre yeraltında çalıştıktan sonra tekrar kıra döner. Şehre gittiğinde de tekrar kıra döndüğünde de eski Cabezas değildir. Artık o bir Tello’dur. Tello’dan öğrendiklerini uygulamaya başlar.

Gerilla savaşında, devrimde hep romantik, şiirsel bir yan vardır; ama savaşın kendisi pek de romantik değildir. Orada ölünür ve öldürülür. Orada zorluklar, imkansızlıklar, yokluklar vardır. Gevşeklik ve katılığın, yumuşaklık ve sertliğin, esneklik ve radikalliğin hep ikinci yanında olmak zorundasınız. Örneğin silah çatıp omuz omuza halay çekmek güzeldir ama omzundan tutup halay çektiğiniz yoldaşınız her an yanı başınızda, kucağınızda son nefesini verip şehit de düşebilir.

Şırıl şırıl akan bir derenin kenarında kurulan kampın ya da ateş etrafında yapılan sohbetlerin cazip görüntüleri vardır. Ama onun arkasında aylarca banyo yapmayıp, bitlerle ortaklaşa yaşamak, günlerce ateş yüzü görmemek, sıcak bir çorbaya-çaya hasret kalmak, soğuktan donmamak için günlerce uykusuz kalmak da vardır. Şunu yerim bunu yiyemem, bunu giyerim bunu giymem yoktur orada.

Orada asıl olarak savaşın güzelliği vardır. Savaşın romantizmi vardır. Gerillada romantizm arayan, bir romantizm bulacaktır, ama bu savaşın romantizmidir. Yokluklar çoktur, ama paylaşımların da en güzeli vardır. Olmayan küçük şeyler, halkı uğruna savaşmanın büyük onuruyla dengelenir. Yani kısacası, yönünü dağa dönen, neyi bulacağını, neyi bulmayacağını bildiğinde dağlar onu şaşırtmayacak, kucaklayacaktır.
İşte bu nokta gerçekle romantizmin ayırdedilmesi gereken noktadır. Genç, savaşmak isteyen, zulme karşı öfke dolu bir çok insan, bu gerçeği ayırt edemediğinden, doğayı, mücadelenin zorluklarını düşünmeyip koşulları kendine göre biçimlendirdiği, yalnızca kendi romantik duyguları içinde düşündüğü için pekala bir süre sonra orada aradığını bulamayıp dağ yaşamından kopabiliyor, doğayla ve oligarşiyle savaşa uyum sağlayamayabiliyor; işte dağlarda böyle bir şaşkınlık, böyle bir uyumsuzluk yaşamamanın yolu, gerçekle romantizmi yerli yerine oturtmaktan geçiyor. Cabezas herhangi biri olarak katılmıyor gerillaya. Yıllardır mücadelenin içindeki biridir, gerillayı “teorik” olarak bilir, ama gerillanın romantizmi ağır basar beyninde. Ne var ki gerilla savaşına ilişkin öğrendiği ilk şey; doğanın ve savaşın çetin koşullarının o kadar romantik olmadığıdır.
Dağdan Kopan Ateş, bu yanıyla özellikle değerli bir deneyim olarak okunmalıdır.

Daha önce tanıttığımız kitaplardan Cangıl Günleri de aynı şeyi anlatıyordu esasında. Gerillanın zorluklarını, güçlüklerini, kurallarını kavramadan, bunların gereğini yerine getirmeden gerilla olunamaz. Evet, gerilla şiir gibi savaşır. Ama bu şiir, gerilla tüm bu zorlukların üstesinden gelip, onları yenmeyi başarabildiğinde çıkar ortaya. Bu şiir; zorlukların, sertliğin, acımasızlığın, onur dolu bir savaşın ve uğruna bedel ödenen geleceğin şiiridir.



SAKİNDİ ORANIN ŞAFAKLARI

Yazar/BORİS VASİLYEV

Çeviri/MAZLUM BEYHAN

Yayınevi/EVRENSEL BASIM YAYIN

‘’-Ne geçti elinize,ha?Ne geçti?Beş kızcağızdılar,hepsi hepsi beş kızcağız..!Geçebildiniz mi buradan?Geçemediniz,değil mi?Geçemediğiniz gibi,hepiniz burada gebereceksiniz’’…!(1) Çavuş Vaskov komutasında hitler faşizmine karşı büyük vatan savunmasına tereddüt etmeden güzelliğini katan 5 uçaksavar kadın savaşçının direnişini anlatan gerçek bir hikaye.

…1942 mayısıydı.Nemin yoğun olduğu gecelerde ağır top uğultularının duyulduğu Batı yönünde,her iki taraf da iki metreyi bulan mevzilerinin içine çakılıp kalmışlar,bir adım olsun ilerleyemiyorlardı.Doğuda Almanlar,kanalı ve Murmansk yolunu gece gündüz demeden bombalıyorlardı.Kuzeyde deniz yolları için acımasız bir savaş sürerken,Güneyde,kuşatılmış Leningred’ın direnişi kırılamıyordu..(2)

Rusya’nın kuzey batısında Finlandiya sınırlarına yakın Karelia bölgesinde 171 nolu küçük istasyonda kadınlardan oluşan uçaksavar batarya birliği konuşlandırılır.Görevleri bu bölgeden geçecek Alman Nazi savaş uçaklarına karşı koruma sağlamaktır.. Bir gün ormanlık bölgede paraşüt birliğinden iki Alman nazi askeri görülür.Ormana indirme yapılmıştır.Planları Kivorsk demiryoluna ulaşmaktır.. Kıdemlı Başçavuş yanına beş kadın uçaksavar kadın askerini alarak ormana bu iki Nazi Alman askerini yakalamak için gider.Ormandan geçiş zordur.Bataklıklar,geçilmez yerler vs.Buldukları Alman askerlerinin bildikleri gibi sayılarının iki değil 16 olduğunu görürler.16 iyi teçhizatlı otomatik silahlarından oluşan Nazi birliğine karşı 5 kadın uçaksavar 6 sovyet savaşçının onları durdurmak için giriştikleri kahramanca gerçek hikayesidir. II.Paylaşım savaşının sonuna dek Sovyetler Birliği Kominist partisi Gençlik örgütü’nün hücum taburlarında Nazilere karşı savaşmış olan Sovyet yazar Boris Vasilev’in bu kitabı aynı isimle 1972 yılında Stanislav Rostotsky tarafından beyaz perdeye aktarılmıştır. Küçücük kitaptan çıkarılmış dev bir film deniliyordu..

Ülkemizde ilk defa 1977 yılında 13 sinemada gösterime giren film iki bölümde çekilmiştir.Filmin savaş öncesi ve sonrası dönemleri ve de özellikle kadın askerlerin geçmişi-hayalleri renkli çekilmiştir.Geçmiş yaşantılarına dönüş yaparak psikolojik ve duygusal durumlarından hareketle karekterlere derinlik kazandırılmıştır.Ve bugün nerede olduklarına dair fedakarlık ve kahramanlıklarını yansıtmıştır beyaz perdeye.Her biri Alman işgalinden çok çekmiştir.Babasını,eşini,kardeşini,çocuğunu bırakıp askere yazılmışlardır.Hepsinin Nazi faşizminden intikam alacak nedenleri vardır.. Daha önce savaş tecrübesi olmayan 5 kadın savaşçının donanımlı 16 Nazi askerine karşı belirleyici olanın üstün teknolojinin değil vatan ve halk sevgisi olduğu ve herkesin savaşabilir,savaştırılabilir olduğu gerçeğini ispatlamıştır..

Savaşma ve savaşı yönetmenin,hesap sorma bilincinin ve kararlılığının,halkına ve yoldaşına güvenin adıdır anlatılan zafer.. Altı Sovyet askerinin kendilerinden üç kat fazla fazla donanımlı nazi birliğine karşı ne yapabilir sorusu bugün ‘’yaralı ve silahsız 3 gerilla ne yapabilir’’ sorusuyla komutan Leyla ve Bilgehan’larda somutlanarak cevabını bulmuştur. Belirleyici olanın moral üstünlüğü ve koşullara,olanaksızlığa teslim olunmayan ideolojik haklılıktı aslolan..Şu bir gerçek ki hiçbir zaman düşmandan fiziki olarak güçlü olmayacağız.Ancak tarihsel ve siyasal haklılıktan alınan güç,irade ve ideolojiyle düşmanı MORAL GÜÇLE,güçlü olanı GÜÇSÜZ OLANLA modern olanı İLKEL OLANLA yenilebilirdi.

Lenıngrad ’dan Stalingrad’a Çin’den Vietnam’a Küba’dan Kızıldere’ye bugüne savaşma kararlılığının ve kesintisiz devrimin adıdır bugün. Direnen Sovyet kadınlarından Komutan Leyla’lara devrime meşaledir bizim kadınlarımız ! Dün olduğu gibi bugünde herkes bu ahlaksız kapitalist düzenden alacaklıdır.Ülkemizde son yıllarda özellikle kadınlarımıza artan saldırının sebebi bu düzendir .Onun ahlakıdır.Sorumlusu siyasi iktidardır.

Bu kitap bir yanıyla direnen Sovyet kadınlarının ve Komutan Leyla’ların kadınlara mücadele çağrısı ve davetidir. Kitap ve filmin okunmasını-okutulmasını ve birlikte izlenilmesini öneriyoruz.Kitap sıcak anlatımı,sade dili ve akıcılığı kadar öğreticiliğiylede hayata,mücadeleye katkı ve de örnekler sunuyor.


CANGILGÜNLERİ (Guatemala’nın Gizli Savaşı)

Yazar: Mario Payeras
Kapak Düzeni: Zehra Şenoğuz
Çevirmen: Oğuz Önderer
Yayınevi: Belge Yayınları

Gerillasız bir ülkenin en ücra köşelerinden birindesiniz. Bulunduğunuz yerde henüz ciddi ve kalıcı bir gerilla çalışması veya örgütlenme faaliyeti yapılmamış. Siz ilk ciddi çalışmayı yapacaksınız ve gerilla mücadelesini başlatarak halkı örgütleyeceksiniz.

Peki nasıl?… Ne yapacak, nelerle karşılaşacak,karşılaştığınız sorunları nasıl çözeceksiniz?…

“Cangıl Günleri” Guatemalalı devrimcilerinişte bu sorulara verdiği cevapları anlatıyor.

Kitabın yazarı, yazdıklarını yaşayandır aynı zamanda. Bu anlamda kitap bir deneyimi bizzat yaşayanın gözü ve kalemiyle anlatıyor.

İçlerinde kitabın yazarı olan Mario Payeras’ında bulunduğu bir grup gerilla Guatemala’nın ücra köşelerinden biri olan Ixçan adlı bölgeye gelerek burada mücadeleyi başlatır. Yıl 1972’dir. Ve henüz sadece 16 kişidir bu gerilla grubu.

Bu 16 kişi daha sonraki yıllarda Yoksul Halkın Gerilla Ordusu (Ejercito Guarillero de los Pobres-EGP) haline gelecek oluşumun ilk çekirdeğidir.

Elbette bu ordulaşma kolay olmaz. Mücadeleyi başlatan bu 16 kişilik gerilla grubunun ordulaşmaya doğru giden mücadeleleri pek çok zorluklarla doludur. Herşeyden önce “ilk” olmanın getirdiği bilinmezlikler vardır karşılarında.

“Bu ilk günleri, vahşi ormanın temel gerçekleriniöğrenerek geçirdik.(…) Ormanda köylü destek tabanı olmayan ve süreklihareket halinde olan bir gerilla birimi olarak pat diye çıkagelen kuşkuluinsanlara karşı daima tek gözümüz açık uyuduk.” (s. 23)   

Bu ilk günler aynı zamanda gerilla için önemli sınavların verildiği günlerdir.   

İlkin bulundukları vahşi ormanı (Cangıl) tanımaya çalışan, keşif sürdüren gerillalar, bu çalışmaları içerisinde uzun yürüyüşler yaparlar. Bu yürüyüşlerden birinde bir ağaca asılı yiyecek torbası bulurlar. Torbanın içinde kendilerine birkaç gün yetecek kadar yiyecek vardır. Ancak gerillalar aç oldukları halde yiyeceğe dokunmadan ayrılırlar. Payeras bundan sonraki gelişmeleri şöyle anlatıyor;
    “Ertesi gün meseleyi tartıştıktan sonra, geri gittik ve yiyeceği alıp götürdük. Aldığımız şeyin bedelini karşılayacak bir miktar para ile birlikte kim olduğumuzu ve mücadelemizin nedenlerini açıklayan bir mesaj bıraktık. Aylar sonra, erzakların, mesajımızı ve parayı bulan bazı patikacılara ait olduğunu öğrendik. Bu ufak olay bizim en iyi tanıtım mektubumuz haline geldi. Namusluluğumuzun öyküsü kişiden kişiye ulaştı ve zamanla tüm bölgeye yayıldı.” (s. 27-28)   

Bu küçük olayda gerilla büyük bir sınav verir.
Gerillaların propaganda yapmak için girdikleri ilk köy, köylerden dağa çıkarttıkları ilk gerillalar, halkla olan ilişkileri, vb. hepsi birer ders olabilecek deneyimler içermekte.

Cangıllarda yaşanan bu ilk dönemi, gerillaların “emekleme” dönemi olarak adlandırmak yanlış olmaz. Payeras’ın da belirttiği gibi, bu dönem “öğrenmek biliminin öğrenildiği” bir dönemdir;
    “Hayvanları yöntemine uygun olarak nasıl keseceğimizi,(…) yönümüzü nasıl bulacağımızı, ormanın binlerce sesi arasında nasıl ayrım yapacağımızı (…) nehirlerin tahmini derinliğini hesaplama ve yıldızlara bakarak yönümüzü söylemeyi, kısaca öğrenme bilimini öğrendik (…) Bu,büyük buluşlardan ve hareket gerektirmeyen işleri öğrenmekten oluşan bir süreçti. Ekmeği icat ettik, lastik çizmeleri keşfettik ve bir salın nasılyüzdürüleceğini öğrendik.” (s. 46)

Gerçekten de bir gerilla grubunun en önemli yaşam koşulunun “öğrenmeyi öğrenmek” olduğunu söylemek abartı sayılmaz. Elbet bu öğreniş, gerilla için bir zaman sorunu olduğu kadar halkın içinde olmayla da ilintilidir. Yoksul Halkın Gerillaları doğayla olan mücadelelerini, ancak halkın içinde olarak ve ondan öğrenerek kazanabilirdi. Halkın içinde olma, ondan öğrendikleriyle kendi bilgisini bütünleştirip tekrar ona gitme; Payeras’ın bu küçük kitabında 16 kişilik gerilla birliğinin tek gelişme koşulunun bu öğrenme sürecini başarıyla tamamlamalarına bağlı olduğunugörüyoruz.

Nitekim başlangıçta 16 kişi olan bu gerilla grubu giderek gelişir ve gerillaya yeni katılım sağlanır. Mücadelenin ilk yılı geride bırakılırken gerillalar artık iki bölgede mücadele vermek için iki ayrı gruba ayrılmıştır.

Payeras’ın, küçük ama dersleri büyük olan bu kitabı, devrimi örgütlemenin tatlı zorluklarının nasıl aşılacağını birkez daha gösteriyor. Bunun yolu herşeye rağmen mücadele azmi ve öğrenmeyi öğrenmekten geçiyor. Zorlukların altından nasıl kalkılacağının cevabı öğrenmekten geçiyor. Ama öğrenmek için önce öğrenmeyi istemek, öğrenme bilimini öğrenmek gerekiyor. Buna sahip olan bir devrimciyi hiçbir engel durduramıyor.

Payeras’ın bu kitabında öğrenme bilimini öğrenmekle birlikte, engellere, zorluklara mahkum olmamanın somut pratiğini de görürüz.Aç kalmışlardır ama ekmeği ‘icat’ etmişlerdir. Ayakkabıları parçalanmıştır, onlar lastik çizmeleri ‘keşfetmişlerdir’. Karşılarına nehirler çıkmıştır,bir salın nasıl yüzdürüleceğini öğrenmişlerdir. Kısaca devrimci mücadelenin hangi alanında olunursa olunsun bir devrimciyi engelleyebilecek, ona “olmaz”, “yok” vb. dedirtecek hiçbir engel olmadığını kendi pratiklerinde yaşamış görmüşler ve işte “CANGIL GÜNLERİ”nde anlatmaktadırlar. Kısacası, “CANGIL”dakilerde yeter ki öğrenmeyi bilelim, yeter ki yapmak isteyelim diyorlardı… Diyor ve bunu da kanıtlıyorlar.


DÜZEN ÇÜRÜTÜR DEVRİM YAŞATIR

Yayınevi: Boran Yayınları, 2015

Yayın Yeri: İstanbul

Boran Yayınevi’nden çıkan “Düzen Çürütür Devrim Yaşatır” kitabı gerçek bir hayat hikayesini anlatıyor. Kitapta anlatılan sıra dışı bir hayat hikayesi değil belki ama düzeniçinde yozlaştırılmış bir hayatın yepyeni bir hayata nasıl adım adım yaklaştığını gözler önüne seriyor.

Köyünden kalkıp İstanbul’a gelmiş ve uyuşturucuya bulaşmış yoksul bir gençtir Ali. Ali’nin düşe kalka da olsa yoz bir hayattan devrimci bir hayata geçişini anlatıyor kitap. Bir kısmımız televizyonlarda izlediğimiz “Uyuşturucu madde kullanımından öldü” haberlerine üzülmüş, bir kısmımız sokakta görüp şaşırmış, bir kısmımız ise bir yakınımızın bağımlı olmasıyla beraber çok daha yakından tanımışızdır bu illeti. Ali’nin hayat hikayesi, uyuşturucunun, “benim işim olmaz” diyene bile çok yakın ve bir o kadar da herkesin kurtulabileceğini gösteren bir örnek.

Uyuşturucu, halkları sömüren, açlığa sefalete mecbur bırakan bu düzenin bekasını sağlamak için bulunmaz bir nimettir. Uyuşturucu kullanımı AKP iktidarı döneminde kat be kat artmıştır. Birkaç yıl öncesine kadar sadece zenginlerin ulaşabildiği bonzai, artık neredeyse sigara kullanımı kadar yaygın. Tüm ülkeyi saran uyuşturucu çetelerinin tamamı ya polise bağlı çalışıyor, ya da doğrudan polisler içlerinde yer alıyorlar. İlkokul önlerine kadar uyuşturucu satıyorlar. Önce bedava dağıtıp bağımlı yapıyor, sonra hem sağlımızı hem cebimizdeki üç kuruş paramızı, hem de gelecek umudumuzu çalıyorlar.Ve bizden çaldıklarının hesabını sormayalım diye uyuşturucu ile uyutuyorlar halkın beynini.

Beyinleri dumanlı hale getirilen halkımızın, sömürü düzenine karşı direnmeyeceğini hesap ediyorlar. Uyuşturucu, sömürü düzeninin devamı için yaygınlaştırılıyor. Bu nedenle yozlaşmaya karşı mücadele, devrimcileşme sürecidir de.

Uyuşturucuyla karartılan binlerce hayat ne olacak? Bu ülkenin devrimcileri, düzenin çarkları arasında yozlaşan, düşünemez hale gelen yoksul halk çocuklarına sırtlarını mı dönecekler? Elbette hayır. Düzenin insanlıktan çıkardığı halk çocuklarına, kendilerini bu hale getiren düzene karşı savaşmayı öğreteceğiz.

Uyuşturucu sorunu halk için ne kadar can yakıcı bir sorunsa, devrimciler de bu sorunu o kadar ciddi ele aldılar. Örgütlü olunan mahallelerde yozlaşmaya karşı kampanyalar yürütüldü. Bu kampanyalar sırasında polisin ve çetelerin saldırılarına uğradılar. Devrimciler, mahallelerinde uyuşturucu satıcılarına izin vermediği ve cezalandırdıkları için tutuklandılar. Devrimciler ise bu yozlaştırma saldırısına karşı cevapsız kalmadılar, kendi alternatiflerini yarattılar. Örneğin; Hasan Ferit Gedik Uyuşturucuya Karşı Savaş ve Kurtuluş Merkezi, Gazi Halk Meclisi tarafından belediyeye ait eski bir nikah salonu işgal edilerek kuruldu ve bugün hala uyuşturucunun zehirlediği onlarca genci tedavi ediyor.

Düzenin çürüttüğü,  beyinlerini çaldığı insanlarımızın kurtuluşu, bu düzeni ortadan kaldırmakla olacaktır. Uyuşturucu bağımlılığından kurtulmak; tıbbi, teknik bir sorun değil, düzenin değiştirilmesi sorunudur.

Savaş ve Kurtuluş Merkezi’ne adını veren Hasan Ferit Gedik, uyuşturucuya karşı mücadelede şehit verdiğimiz yoldaşlarımızdandır. Hasan Ferit 7 Ekim 2013 tarihinde Gülsuyu’nda uyuşturucu çetelerinin yoldaşlarına saldırdığını duyunca, yaşadığı Küçük Armut lu mahallesinden çıkıp hiç düşünmeden Gülsuyu’na koştu ve burada çetecilerin açtığı ateş sonucu kafasından yaralanarak, kaldırıldığı hastanede şehit düştü.

Kitabın son sayfalarında yer alan fotoğraf albümünde Hasan Ferit Gedik ve onun adına açılan Savaş ve Kurtuluş Merkezi’nin fotoğrafları yer alıyor. Bu fotoğraflarda gördüğünüz faaliyetler sayesinde bugüne kadar onlarca bağımlı kurtuldu.

Kitapta hikayesi anlatılan Ali gibi binlerce Ali var. Ve biz binlerce Ali’ye ulaşıp bu bataklıktan kurtaracağız. Yeni insan kavganın içinde yetişecek.

Hasan Feritler’den oluşan bir ordu olup uyuşturucu bataklığı kurutulacak, zehirlenen halk çocukları kurtarılacak ve halk düşmanlarından hesap sorulacak… İşte bütün bunlar halkın örgütlü gücüyle başarılacaktır. Halktan daha büyük bir güç yoktur. Örgütlü halk, uyuşturucuyu ve halk düşmanlarının diğer bütün politikalarını, dayatmasını, kuşatmasını da ezip geçecektir.

Uyuşturucuya, fuhuşa, kumara, her türlü yozlaşmaya karşı mücadelemizi Ali’lerle büyüteceğiz.



Orkestra Şefi

Yazar: Sarah Quigley
Çevirmen: İlknur Özdemir
Yayınevi : Kırmızı Kedi

Sayfa Sayısı : 344

İlk Baskı Yılı : 2015

”Yedinci Senfoni’mi, faşizme karşı savaşımıza, düşmana karşı mutlaka sağlayacağımız zaferimize ve şehrime, Leningrad’a ithaf ediyorum.” (Dimitri Şostakoviç, 1942)

1941 Yılında Alman faşizminin orduları, Naziler bütün güçleriyle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne saldırmıştı. Avrupa’yı kısa süre içinde işgal etmiş ve bütün Avrupa emperyalistlerinin gücünü de arkasına alarak Sovyet topraklarını işgal ettiler. Bu saldırılar dört yıl boyunca sürdü. Fransa’nın 11 gün içinde, Hollanda’nın saatler içinde teslim olduğu ve bütün Avrupa burjuvazisinin kısa süre içinde teslim olduğu bir çağda Sovyetler dört yıl boyunca büyük kahramanlıklar yaratarak savaştılar ve faşizmi yendiler. Dünyada faşizmi yenme onuru sosyalistlerindir, Sovyet halklarınındır.

Sovyet halklarının bu büyük direnişi, sanatçılarını da beslemiştir. 22 milyon insanını kaybeden Sovyetler’de, edebiyatçılar, sanatçılar da bu savaşın parçası haline geldiler. En önde savaştılar.

Büyük Sovyet bestecilerinden Şostakoviç bu savaşın en acımasız geçtiği yerlerden birinde, Leningrad’taydı. Faşizmin bombalarına karşı halkla birlikte siper kazan, yangın gözcülüğü yapan, yemek yapan ve savaşın bir parçası haline gelen halkla birlikteydi. Yedinci Senfoni’nin yazılma hikayesini anlatıyor kitap. Şostakoviç’in hangi koşullarda yazdığını öğreniyoruz. Bir buçuk milyon insan hayatını kaybediyor Leningrad’ta. Tamamen kuşatılmış şehri terketmiyorlar, 900 gün boyunca direniyorlar. Hitler orduları oldukları yere çakılmak zorunda kalıyor.

Özellikle devrimci sanatçılarımızın, şairlerimizin okuması gerekir. Ülkemizde iktidarların halka karşı saldırısı devam ediyor, devam edecek. Sanat yapmak için herhangi rahat bir zaman, rahat bir ortam bulamayacağız. Dünyada ve ülkemizde emperyalizmin yok etme saldırıları, faşizmin devrimcilere ve halkımıza saldırıları devam edecek. Diğer taraftan bu baskılara karşı halk direniyor.

Bu direnişin içinde Leningrad Senfonisi’nin hikayesi bize sorumluluklarımızı hatırlatıyor. Şostakoviç’in bombalar altında bestelediği senfoniyi, şehirde kalan az sayıdaki müzisyen sahnelemek için çalışıyor. Şostakoviç’in meydan okuyan senfonisini Orkestra şefi Elias çalıştırıyordu.

“Elias, bestecinin meydan okuyuşunun altındaki kuşkuyu ancak anlamıştı ve tuhaftır ki bu onu sakinleştirdi. ‘Baştan başlayalım,’ dedi, soluğunu koyuverirken.

‘Başlamak için daha iyi bir yer var mı?’ La sesi için işaret verdi, obuacı – (o da tanımadığı bir askerdi) dudaklarını büzüp üfledi ancak ses çıkmadı. İskemlesinde iki yana sallanırken yeniden üfledi, sonunda bir ses çıktı, ama ormanın derinliklerinden gelen bir kuş sesi kadar cılızdı. Demek bana sağlanan cephane bu! Elias akort yapan derme çatma orkestrayı seyretti. Bir şekilde iyileşip kışı atlatabilen ama artık bir deri bir kemik olan yaşlı Petrov oradaydı. Ve yayını betondanmış gibi kaldıran Nikolay – ama o kadar çok müzisyen yoktu ki. Gidenlerin yerine geçen ve Elias’ın hâlâ tanımadığı kişiler çalgılarını kurmalı oyuncaklar gibi sarsıntılı, mekanik hareketlerle kullanıyorlardı. Bu, bir salon dolusu iskeletle, üç ay içinde Şostakoviç’in o güne kadarki en büyük senfonisinin etkileyici bir yorumunu hazırlamak zorundaydı. Eğer bu kadar yorgun olmasaydı, durumun saçmalığına kahkahalarla gülerdi.”

Kitaptan yaptığımız bu alıntıda gördüğümüz tabloyu kitap boyunca görüyoruz, savaşın tüm acımasızlığı içinde hayatını sürdüren Leningrad halkını görüyoruz. Senfoni müzisyenleri de, Leningrad halkıyla birlikte açlık çekti, siper kazdı, yangın nöbetleri tuttu… Açlıktan yorgun düştüklerinden, enstrümanlarını çalamadılar, açlıktan öldüler. Her şeye rağmen senfoni provaları saatinde başladı ve aksatmadan sürdürmek için olağanüstü çaba sarfettiler. Bütün bu hazırlıkların ardından faşizmin orduları tarafından kuşatma altındayken, Leningrad’da Şostakoviç’in Yedinci Senfoni’sini, Leningrad Senfonisi’ni seslendirdiler. Leningrad’a ve tüm Sovyet halklarına umut verdiler. Kuşatmalar altında üretmeye devam etmek gerektiğini ve sanatın halka büyük bir moral verdiğini görmemiz açısından okunması gereken bir kitap.


Savunmalar – Kendi Adımıza Asaleten, Ezilenler Yoksullar Adına Vekaleten

Devrimci avukatların tarihi savunmalarının belgesi, kitap, BORAN yayınlarından çıktı.

Kitabın tanıtımını bir süre önce AKP faşizmi tarafından hukuksuzca tutuklanan, halkın avukatı Ebru Timtik’in daha önce Tavır dergisinde yayımlanan yazısından aktarıyoruz…

iki savunma kitabı: DEVRİMCİ SOL AVUKAT SAVUNMASI- 18 OCAK DEVRİMCİ AVUKAT SAVUNMASI |av. ebru timtik

Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve geri kalan her şey onun etrafında döner der Konfiçyus. Dünyadaki bütün dinler bütün öğretiler adaleti bir değer olarak görmüşler ve ulaşılması gerekli, aranan, özlenen bir ideal olarak tekrarlamışlardır.

“Adalet İstiyoruz” diye yükselen sloganlara meraklı bir izleyici “kim adalet istemez ki” diye cevap veriyordu. Evet herkes adaleti ister ama asıl olan adalete ulaşmak, adeleti hakim kılmak için ne yaptığındır.Adalet için genç ömrünü verenlerdir ona değerini katan, yoksa sızlanıp durarak değer yaratılamaz

Biz kendi kendimize böyle düşünedururduk. Konuşurduk mahkemelerde, duruşma salonlarında. Konuşurduk meydanlarda radyo, televizyon programlarında.

Adalet için hapis yatanı da can vereni de duyduk, dinledik, tanıdık.

Kendimiz de tutsak kaldık kısa da olsa. İşte o günlerde kendimiz yargılanırken yalnızca kendimiz için adalet istemenin beyhudeliğini gördük. Adaleti halk için istemeliydik. Halk için adalet olursa biz zaten özgür olurduk.

Tahliye olduktan sonra kolları sıvayıp başladık yazdıklarımızı derleyip toplamaya.

İki kitap var şimdi halkımıza okumaları için sunduğumuz. Biri Devrimci Sol davasının avukat savunmasıdır.

Diğeri 18 Ocak’ta devrimci avukatlara yapılan baskın davasının sanık savunmasıdır.

Bu iki kitap art arda yayınlandı. Bu birliktelik bize iki şeyi gösteriyor; 23 yıl önce farklı avukatların müvekkilleri için yaptıkları savunmanın ekseni milim şaşmadan 24-26 Aralık’ta Silivri Mahkemesi’nde tekrarlanmıştır. Bu sözleri yıllar sonra farklı avukatlar başka bir sandalyeden, sanık sandalyesinden seslendirmişlerdir.

Aradan geçen yıllarda ülkede asla dair neredeyse hiçbir şey değişmemiştir. Değişen yalnızca teferruattır.

Belki hamaset gibi gelecek size ama gerçek şu ki; kendimiz adına asaleten, yoksullar ve ezilenler adına vekaleten yaptığımız iş teknik olarak bir savunma idi. Ama aslında gerekçelerimizi sunuyorduk. Mahkemeye değil tarihe ve halka konuşuyorduk; Biz neden devrimci avukatlık yapıyoruz ve neden bizi hapse attılar? Genç avukatlara neden devrimci avukatlık yapmaları gerektiğini anlattık.

Kendi hukuklarını ayaklar altına alarak tutukladıkları hukukçular ilk biz değildik, elbette son da olmayacaktık. Bizden sonra bizi hapishanelere gönderen polisler, savcılar, hakimler, gazeteciler bir bir nasibini aldılar kendilerinin de bir parçası oldukları bu sistemden. Ama onlar hiçbir zaman bizim gibi açıkça yaptıklarını savunamadılar, savunamayacaklar da. Bu kadar açık bir şekilde savunma yapmak için önce mücadelesine inanmak gerekir. Ve bu mücadelenin bedellerini göze almak gerekir. Biz mesleğimizi içinde var eden sistemin reddiyle başlıyorduk savunmamıza. Oysa onlar önce kendilerini var eden sistemi kutsamadan, içlerinden bir kişiyi bile eleştiremiyorlardı.

Halkımız “kısa çöp uzun çöpten hakkını alır” diyor. Ama bu kendiliğinden olmayacak. İşte bu kitaplar adalet mücadelesinin küçük parçalarını anlatmaktadır.

Adalet mücadelesinin büyük parçalarını tarihin muazzam hafızasında, toprağın altında boylu boyunca uzanan genç bedenlerin mezar taşlarında arayın. Çünkü sözlerimizin bir etkisi var ise bu etki onların etkisidir, sözlerimizin bir hikmeti var ise bu hikmet onların hikmetidir.



Sırça Köşk – Sabahattin Ali

“Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış… Bugünden yarına geçinmek, gittikleri yerlerin birinden yüz bulsalar, beşinden kovulmak canlarına tak demiş. Alınteriyle kazanıp gönül rahatlığıyla yemeyi de gözlerine kestiremezlermiş, çünkü elleri işe yatkın değilmiş. Bir gün, uzun bir yolculuktan sonra, yüksekçe bir tepede oturup aşağıdaki ovada yayılan büyük bir şehre garip garip bakarlar, acaba bu bilmediğimiz yerde nasıl karşılanacağız, diye acı acı düşünürlerken, içlerinden birinin aklına yaman bir fikir gelmiş. Hemen yerinden fırlayıp: ‘Gelin beraber, bu şehirde sırça köşk yapalım; ömrümüzün sonuna kadar bolluk içinde yaşarız!’ demiş. Ötekiler: ‘Bu sırça köşk de nedir?’ diye sormuşlar, beriki: ‘durmayın, vakit kaybetmeyelim, yolda anlatırım!’ diye onları peşine takmış, bayırdan aşağı kuş gibi hızla inmeye başlamışlar.

tavir_Sayfa_13

Elebaşı yolda üç beş sözle arkadaşlarına şehre varınca nasıl davranacaklarını öğretmiş. İndikleri şehir, o memleketin başşehri imiş. Be memlekette bütün millet çalışır, herkes elinden gelen işi yapar, kendi başına buyruk, beyler gibi yaşarmış. Tarlalarda, dükkanlarda insanlar arı gibi çalışır, kazanan kazanmayana destek olur, malını lüzumuna göre başkasıyla değişir, kavgasız dövüşsüz, efendisiz, uşaksız, ömrünün sonunu bulurmuş. Gündelik işlerini gördürmek, nizalarını yatıştırmak için aralarından seçtikleri adamlar hemşerilerine hizmet etmekten başka şey düşünmez, zorbalığı akıllarından bile geçirmezlermiş.

Bizim üç ahbap geldikleri sırada şehrin pazarıymış. Sokaklarda ekinler, yemişler, dokumalar, kumaşlar, demirler, kömürler küme küme durur, alıcı ile verici aracısız iş görürmüş. Ahbaplar, önceden aralarında sözbirliği ettikleri üzere, sokaklarda aylak aylak dolaşıp etraflarına bakarlar, başlarını sallayıp, yanlarından geçenlere duyuracak şekilde: ‘Allah Allah… amma da acayip memleket ha!..’ diye söylenirlermiş…

Bir sokak gitmişler, öbür sokağa varmışlar; ondan çıkıp başkasına dalmışlar, ama hep şaşkın şaşkın aynı sözleri tekrarlamışlar. Gitgide arkalarına bir sürü meraklı takılmış, bu yabancılar memleketin nesini acayip buldular acaba? diye aralarında soruşturmaya başlamış. Nihayet birisi dayanamayıp yabancılara sormuş:

‘Neye şaşırıyorsunuz Allah aşkına?’ 
Ahbapların elebaşısı: ‘Yahu, sizin memleketin sırça köşkü nerde?’ diye öğrenmek istemiş.
‘Ne sırça köşkü?’
‘Nasıl? Sizin sırça köşkünüz yok mu?’
‘O da neymiş?’
Elebaşı yanındaki dostlarına dönüp: ‘Aman yarabbi, daha sırça köşkün ne olduğunu bilmiyorlar. Böyle memlekette durulmaz, hemen yolumuza gidelim!’ demiş.

Şehir halkını daha çok merak sarmış. Ahbapların peşini bırakmamışlar. Beş on adım sonra önleyip tekrar sormuşlar: ‘Canım, neymiş şu sırça köşk? Anlatın bakalım, pek lüzumlu bir şeyse belki biz de yaparız!’

‘Lüzumlu ne demek? Sırça köşkü olmayan şehir, sırça köşke bağlanmayan memleket olur mu? Haydi dostlar gidelim!’

Halk aralarında ayaküstü bir danışmışlar, sonra yabancıların yanına sokulup: ‘Bizim başka şehirlerden ne diye noksanımız olsun? Madem ki bu kadar lazımmış, hadi hep beraber şu sırça köşkü yapıverelim!’ demişler.

Yabancıların elebaşısı: ‘Olmaz.. Olmaz.. Sırça köşkü yapmak o kadar kolay değil.. Masraf ister, malzeme ister, işçi ister. Bırakın bizi de sırça köşkü olan şehre gidelim!’ demiş. Ama halk bırakmamış, ‘ne lazımsa verelim, kimselerin memleketinden aşağı kalmak istemeyiz!’ diye direnmiş.

Oturup hesabını yapmışlar, hemen işe başlamışlar. Üç ahbap sırça köşkün mimarlığını üstüne almış, halk aralarından işçi seçmiş, arabacı ayırmış, şehrin en büyük meydanına kum taşımaya, kömür getirmeye başlamış. Bir kısmı da bu işte çalışanlara yiyecek, içecek getirir, giyim eşyası tedarik edermiş. Nihayet camlar eritilmiş, sırça duvarlar yükselmiş, bir kat tamam olunca üç ahbap içine yerleşmişler, halka demişler ki:


‘İşte, sırça köşk oldu demektir. Daha tamam değil, memleketinizin şanına layık büyüklükte değil ama o da olur. Şimdi bunu iyi muhafaza etmek lazım, büyütmek lazım, adam ayırın, yiyeceği içeceği arttırın, aranızdan seçtiğiniz adamları da dağıtın, biz her işinize bakarız…’

Halk, artık bir sırça köşkümüz var, diye sevinmiş, kendi yediğinden, giydiğinden kesip sırça köşkte oturanlarla onların hizmetine ayrılanlara vermeye başlamış. Az sonra sırça köşkten emir çıkmış: ‘Bir kat daha çıkmak lazım. Burası hem bize, hem hizmetimize bakanlara dar geliyor.’

Arabalar yeniden kum taşımış, sırça köşkün efendileriyle onlara hizmet edenlere, yapıda çalışanlara davarlarla koyun, çuvallarla ekin, küfelerle yemiş getirmiş. İkinci kat tamam olunca, üç ahbap oraya da halk arasından kendi işlerine yarayabilecek olanları seçip yerleştirmişler. Onlar da burada ekmek elden su gölden yaşamanın tadını alınca, sırça köşkün çok lüzumlu bir şey olduğuna inanmışlar, hemşerilerini de inandırmak için gayrette kusur etmemişler.

Bu yolda sırça köşk yükseldikçe yükselmiş, kat üstüne kat binmiş. İçi oldukça dolmuş, sırça köşke girmenin kolayını bulan oradan çıkmak istemez, bunun tersine dışarıda kalanlar yolunu bulup içerde bir yer kapmaya uğraşırmış. Ama sırça köşkte oturanlarla onlara hizmet edenleri beslemek de halkın belini pek bükmüş.. Aralarında homurdananlar türemiş. Bir aralık: ‘sırça köşk lazım, anladık ama bu kadar çok kadar odaya, bu kadar hazır yiyiciye ne lüzum var?’ diye şöyle bir görünecek olmuşlar. Üç ahbabın elebaşısı onlara her odanın vazifesini iyice anlatmış: ‘İşte’ demiş ‘şu odada ben otururum, sırça köşkün başında ben varım, bensiz iş yürür mü? Ben olmasam sırça köşkünüz olur muydu? Şu odalarsa baş yardımcılarımızın… Ta gurbet ellerden gelip sizi sırça köşke kavuşturduk, biz idare etmesek ne köşk kalır, ne siz kalırsınız!’

tavir_Sayfa_14

Halk: ‘Pekala’ demiş, ‘ama bir sürü aylakçının ne lüzumu var? Mesela şu odadaki ne iş görür?’ ‘O mu? Ne diyorsunuz? Sırça köşke giren malların hesabına o bakar; bu malları toplayanların başıdır. O olmasa, hiçbiriniz verdiğinizin nereye gittiğini bilemezsiniz. Buna gönlünüz razı olur mu?’

‘Ee… şu odadaki?’
‘Sırça köşke zamanında mal göndermeyenleri, noksan mal gönderenleri, sırça köşkün kadrini bilmek istemeyip ona kastedenleri arar bulur.. öyle sütü bozukları başıboş bırakmak olur mu?’
‘Peki, ya şuradaki?’
‘Sırça köşke girip çıkanların defterini tutar.’
‘Bunu da anladık, ya bu odadaki?’
‘Sırça köşkün odalarını süpürtür…’

Halk ne sorduysa cevabını almış, bütün odalarda aylak oturan insanların pek lüzumlu olduğuna inanmış; çünkü bunların kimi sırça köşkün ışıkçı başısı, kimi döşekçi başısı, kimi onun yamağı, kimi yamağının yamağı imiş… Eh artık bir sırça köşk olduktan sonra, onun hizmetine bakanlar, sonra bu hizmete bakanların hizmetine bakanlar elbette olacakmış. Ama sırça köşktekiler arttıkça, halkta onları doyuracak takat kalmamış. O zaman sırça köşkün adamları gelip herkesin yiyeceğini, giyeceğini zorla almışlar. Ayak direyenleri götürüp sırça köşkün bodrumuna kapamışlar. Halk, başına kendi sardırdığı bu beladan kurtulmaya kalkışamazmış; çünkü sırça köşkün adamları, gezdikleri, dolaştıkları yerde, onun hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğunu söyler, saf kimseleri buna inandırır, inanmayanları ise bin bir zulüm, bin bir hile ile sustururlarmış… Sırça köşkün de gözü doymak bilmez, istedikçe istermiş.

Baştakiler doğuştan tembel oldukları, sonradan yanaşanlar da çalışmayı çoktan unuttukları için, kendilerini besleyenlere, buna karşılık bir şeyler borçlu olduklarını akıllarına bile getirmezler, yalnız birbirlerinin hizmetine bakarlar, memleketin halkına, bir köylünün inekleriyle, köpeklerine baktığı kadar bile göz kulak olmazlarmış. Ama halkın gözü yıldığı için elindekini avucundakini vermiş. Artık bir gün verecek bir şeyi kalmamış, çünkü sırça köşkten çıkan bir emirle herkes elindeki son koyunu da vermeye çağrılmış… Getirmişler, teslim etmişler, söve saya dağılmaya başlamışlar… Onların böyle homurdandığını, artık verecek bir şeyleri kalmadığı için korkacak bir şeyleri de olmadığını fark eden bizim ahbapların elebaşısı sırça köşkün balkonuna çıkmış, sesini tatlılaştırıp onlara demiş ki: ‘Ey millet, birçok şeyler verdiniz, büyük sıkıntılara katlandınız, ama dostun düşmanın hayran olduğu bir sırça köşk elde ettiniz.. Onun azameti, parlaklığı yanında üç beş çuval ekin, dört baş davar nedir ki?… Biz sizin şanınız, şerefiniz için çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz.. Bakın, bugün getirip bıraktığınız koyunların bile hepsini yemedik, boğazımızdan kestik, bir kısmını size geri vereceğiz. Bütün koyunların kelleleri halka dağıtılsın!’

Sırça köşkten çıkan birçok hizmetkar, biraz önce oraya canlı olarak giren, şimdi kesilip, yüzülüp kebap edilmeye başlanan koyunların kafalarını halka dağıtmışlar… Kelleyi alanlar dağılmak üzereyken içlerinden biri elindeki başa bakarak hayretle bağırmış: ‘İyi ama bu başın beynini almışlar!’

Elebaşı balkondan seslenmiş: ‘Öyle.. Fakat siz beyni ne yapacaksınız? Pişirmesini bilmez, ziyan edersiniz!’ Başka biri: ‘Peki, ya bu başların dili de yok!’ diye haykırmış. Elebaşı aşağıya doğru eğilmiş: ‘Canım, dilin size lüzumu yok! Yemesini beceremezsiniz!’ Bir üçüncüsü: ‘Yahu, bu kellelerin gözlerini de çıkarmışlar!’ Elebaşı ona da cevap vermiş: ‘Siz o gözün de nasıl kullanılacağını bilemezsiniz, vazgeçin ondan da…’

Bunun üzerine halk, beyinsiz, dilsiz, gözsüz kelleleriyle dağılmak üzereyken, aralarında canından bezmiş biri: ‘Böyle başın da bana lüzumu yok!’ diyerek, boynuzundan tuttuğu kelleyi fırlatıvermiş. İşte o zaman herkesin şaştığı bir şey olmuş; hızla gidip sırça köşke çarpan kelle orada şangır! diye koskocaman bir gedik açmış.

Halk her şeyden sağlam, hiç bir zaman yıkılmaz, kırılmaz bildiği o koskoca sırça köşkün bu kadar çürük olduğunu görünce, elindeki kelleleri birbiri arkasına ona fırlatmaya başlamış, göz açıp kapayıncaya kadar tuzla buz olan sırça köşk çökmüş, yıkılmış, içindekilerin çoğu cam kırıklarının altında ezilmiş, kapıya yakın yerlerdeki beş on kişi zor kurtulmuş…

Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkarmamış. İhtiyarlar çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasihatı vermeyi unutmazlarmış: ‘Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız… Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter…’

*Sırça Köşk, Sabahattin Ali (1945).



Tütün 1-2

Kitabın adı: Tütün 1-2
Kitabın yazarı Dimitır Dimov
Yayınevi: evrensel ağustos 2004

Ä°lgili resim

Devrimler birbirine benzer ama asla birbirinin aynısı değildir, olamaz. Aslolan insandır her devrimde. İnsanlardan oluşan parti ilkeler kurallar kapitalizmin yarattığı kültür vb. hemen hemen her ülkede aynıdır.

Coğrafi şekiller kültür ahlak gelenek görenek vb. ise bambaşkadır. O sebepten her ülkenin devimi kendine özgü olmak zorundadır. Bulgaristan’ı okuyoruz Tütün’de. Dünyayı kasıp kavuran on milyonlarca insanı Pazar kavgasında katleden Nazizmin pençesine değmeden hemen önceden başlayıp devrime kadar olan süreçte Bulgaristan seriliyor önümüze iki cilt halinde toplam 742 sayfa boyunca.

Alman sigara tröstlerine ucuz tütün gerekmektedir. En ucuzları da Balkanlar dadır tütünlerin alman tröstlerinin temsilcileri Bulgaristan’ın en büyük tütün tröstü olan Nikotiana ile anlaşırlar.

Alman emperyalizmi tütünle başlattığı sömürüyü çok yakın bir tarihte açık işgale de çevirecektir elbette çünkü ıı. Paylaşım savaşı Hitlerin komutasında patlamak üzeredir. Tütün bize sınıf çatışmasında düşman saflardaki öz kardeşleri onların bencilce ihtiraslarla ve temelinde emek vatan ve halk sevgisi olan devrimci duygularla bağlandıkları aşklarıyla birlikte anlatıyor.

Latince öğretmeni redingot’un pavel, baris ve stepan adında üç oğlu vardır pavel ve stepan yüreklerindeki tertemiz duygularla bağlandıkları devrim kavgasında birer sıra neferi olma yoluna ilerlerken boris’in tek düşüncesi kapitalist dünyanın nimetlerine bir an önce kavuşmaktır.

Başarır da nikotiana tröstünün sahibi baba pierr’nin kızı olan marla’nın da yardımıyla önce tröstte çalışmaya başlar sonra maris ile maris ile evlenip yükselmeye başlar. Baba pierre öldükten sonra koca törstün tek sahibidir artık. Bir tekel patronudur artık Latince öğretmeninin yoksul gecekondusunda yırtık ayakkabılarla dbüyümeye çalıştığı yıllardaki baris değildir.

Kapitalizmin kurallarını eksiksiz uygulayacak bir karaktere sahip biridir baris ve insanın yaşadığı gibi düşüneceği gerçeğinden hareketle hiç kimseye acımaz. Rakiplerini her türlü iğrenç yöntemle kimi zaman rüşvetle kimi zaman tuzağa düşürerek kimi zaman da ayak oyunları ile birer birer ortadan kaldırır.

Alman emperyalizmiyle açık işbirliği içine girmiş bir vatan haini olan Boris içinden geldiği sınıfın düşmanıdır artık hem de azılısından küçük kardeşi stepan’ın devrimci eylemlerden dolayı gözaltına alındığında içişleri bakanına emniyet müdürlerine verdiği rüşvetlerle özgürlüğüne kavuşturduğunda vicdanını temizlediğini düşünür sırf annesine olan pamuk ipliği kalınlığındaki sevgi dışında ne babasıyla ne de kardeşleriyle ne de Bulgar emekçi halkıyla hiçbir bağı kalmamıştır oysa.

Başta nikotiana olmak üzere tüm Bulgar tütün tröstleri fabrikalarda otomasyona geçmek isteyince işçiler bunun kendileri için ölüm olacağını düşünür ve vatan cephesi’nin öncülüğünde direnişler başlatırlar. Vatan cephesi içinde yer alan komünist parti’nin önemli kadrolarından olan pavek direnişe işçilere ve kadrolarına yönelik politiklarını eleştirir partisinin. Bunun sonucunda da partiden atılır. Çok sevdiği ülkesinden uzaklaşır aynı zamanda ülkesi kadar sevdiği liladan. Arjantine oradan da ispanya iç savaşında partizanlarla birlikte savaşmak için ispanyaya gider yıllar sonra ülkesine döndüğünde partisi de artık doğru politikalar sayesinde halkın içinde kök salmayı daha önce attığı pavel’i bu kez önder bir kadro olarak bağrına basmıştır.

Bulgaristandaki faşist hükümet devrimcilere karşı polisiye tedbirleri haf safhada alıyor baskı ve sömürüyü katmerli bir şekilde sürdürüyordu bu süreçte stepan bu süreçte tekrar tutuklanır hapishanede sorgular kendini ağabeyi boristen etkilenmiştir onun paralı paralı pullu şaşalı yaşamış cezp etmiştir stepanı devrimciliğin her gün bir şeyler katılmadında nedenleri her gün biraz daha çoğaltılmadıkça biteceğini kavrayamayan stepan’ın çürümesi kaçınılmazdır. Yoldaşlarından gizli olarak ağabeyi boris e yazdığı ve yardım dilendiği mektup onun devrimciliğinin de ölümüdür gerçek yaşamının da aynı zamanda Kapitalizmin nimetlerine olan düşkünlük insanı baştan ayağa çürüten bir duygudur.

Bencillik insanda tek bir değer bile bırakmaz ben duygusu dışında greve çıkan işçilerin üzerine saldırırken bir kadın işçinin kafasına vurduğu koca bir veya ile hayatını kaybeden polis şefi çakır’ın tıp fakültesi mezunu doktor kızı irinanın borisin kapatması olarak hayatına devam etmesinde bunları kaybetmemek için alman tröstlerinin temcilsiyle bile düşüp kalkacak kadar alçalmasında çürümesinde gördüğümüz gibi..

oysa irina idealist bir doktor olmayı istiyordu öğrenciyken borisin daha köyde işsiz güçsüz dolanırken ona olan ilgisini sevgisini hissettirmesi çok sora bir tesadüf eseri bu kez nikotiana patronu olarak gördüğü boris in ihtişamlı yaşamına özenmesi onun da insanlığını yitirmesine yol açacaktır gün gün. Gerçek budur kapitalizm çürütür.

Hitlerin Avrupa imparatorluğu hayali Sovyetler birliği duvarına çarpınca Almanya için tehlike çanları çalmaya başlamıştır bugaristandaki alman işgalciler tröst temcileri paçalarını kurtarmak için her şeyi yapacak durumdadır. Bulgaristan partizanlar da vatan cephesi önderliğinde hem Almanlarla hem de işbirlikçi faşist Bulgar hükümetiyle kapışmakta her ikisinin de sonunu getirmek için savaşı büyütmektedir. Bu görev başarılacak ve işbirlikçi vatan hainleri bulgaristandan atıalcaktır.

Tütün bulgaristanın sarı dünyanın namanı bir yanda çürüme yozlaşma öte yanda yeni insanı bir yanda insani değerleri hiç sayan sistem öte yanda insana yaraşır güzel bir dünya sosyalizm.

Bir yada öz kardeşleri bile düşman kamplara koyan acımasız sınıf kavgası öte yanda bu eşitsiz kavgada inancın umudun yarının zaferi insanın iç ve dış düşmanla savaşımının vatan ve halk sevgisinin korkunun ve cesaretin paranın satır aldığı değerlerin ve hiçbir maddi değerle satın alınmayan onurun namusun ahlakın öyküsü Dimitır dimov insanların kendi devrimlerini bunun yanında da Bulgaristan devrimini nasıl başardıklarını derinlemesine ortaya konulan karakterlerle güçlü bir edebi anlatımla anlatıyor bize. Herkesin kitaplığında mutlaka olması gereken bir kitap armağan ediyor bize Dimov usta …

fazıl aktaş



DEVRİM İÇİN SAVAŞMAYANA KOMÜNİST DENMEZ

YAZAR: FİDEL CASTRO

YAR Yayınları

Devrim iddiasıyla ortaya çıkan birçok hareketin hedefidir sosyalizm, komünizm. Birçok devrimci harekete karakterini veren düşüncedir bu. Ancak tek başına böyle düşünüyor olması, isminin devrimci, sosyalist, komünist olması yetmez. Düşündüklerini pratikle bütünleştirmeli, devrim iddiasını yaşamda kanıtlamalıdır. Bunun tek yöntemidir pratik yapmak.

Günümüz koşullarında her devrimci harekete düşen görev, bulunduğu ülkede emperyalizme ve oligarşiye karşı savaşmaktır. Bu olmadan devrimin olması, halkların zulüm ve sömürüden kurtulması mümkün değildir.

Devrimcilik, aynı zamanda bir devrimci hareket için bulunduğu ülkenin özgün koşullarını doğru tahlil etmeyi, halkın sorunlarını ve isteklerini kavramayı, düşmanı tanımayı, buna göre taktik ve doğru politikalar üretmeyi gerektirir. Bu durum günümüzde birçok devrimci hareketin sorunudur. Ya bulunulan ülkenin koşulları iyi tahlil edilemez, ya halkın sorunları ve istekleri bilinmez, ya da düşman tanınmadan hareket edilir. Durum böyle olduğunda hedef belirsizleşir ve doğru devrimci politikalar üretilemez. Devrimcilik bilimsel temeller üzerine oturmaz. Devrimcilerin ayakları ülke topraklarına basamaz, şablonculuk ve taklit alır başını gider.

Hedefi net olmayan devrimci bir hareketin doğru politika üretmesinin de maddi zemini yoktur. Durum böyle olduğunda ise, düşmanın politikalarının etkisinde kalmak, onun yönlendirmesiyle hareket etmek kaçınılmaz hale gelir. Düşmanın ne kadar iyi, barışçıl, demokrat olduğu keşfedilmeye başlanır. Silahlara elveda denilir. Bu duruma bizim ülkemizde somut örneklerdendir. Kendine devrimciyim diyen birçok hareket büyük iddialarla yola çıkmış, tıkanmış, emperyalizmin, oligarşinin politikalarının etkisi altına girmiştir. Ama hala kendine devrimci, sosyalist, komünist demekten vazgeçmemiştir.

Gerçek devrimcilerin görevi bu hareketleri eleştirmektir. Eleştirideki amaç, onlara yardımcı olmak, doğru devrimci çizgiyi göstermektir. Dervimcilik, bu eleştirileri dikkate almayı, yanlışlarına sorgulayıcı tarzda bakmayı emreder. Eleştirinin bu yönünü kavramayanlar için, eleştirene karşı düşmanlaşma, karşı eleştiriyle saldırıyla geçme kaçınılmaz bir son olur.

Fidel Castro’nun da „Devrim İçin savaşmayana Komünist Denmez“ sözü bir eleştiridir. Ancak doğru kavranmadığı için söylendiği yıllarda uluslararası yankılara neden olmuştur. Üzerine önemli tartışmalar yaşanmıştır. Bu sözün anlamını bilince çıkarmayan birçok „devrimci“ alınmış, Castro’yu bu sözleri üzerinden suçlamaya çalışmıştır.

„Devrim İçin Savaşmayan Komünist Denmez“ sözü kimi zaman bir eleştiri, kimi zaman etkili bir uyarı, kimi zaman da savaşma gerekçemizdir. Kısaca görevimizin hatırlatılmasıdır. Çünkü kendine devrimciyim diyen herkes, çağımızda devrimin savaşmakla mümkün olduğunu bilir. Ancak her zaman bu cesareti gösteremeyenler savaşma kararlılığını yitirirler. Savaş yerine barış politikalarını öne çıkarmaya çalışırlar. Sürecin taktiği budur diye de, politikasılıklarını meşrulaştırmaya çalışırlar.

Eleştirilerde burada yoğunlaşır zaten. Kendine devrimciyim diyenlere savaşması gerektiği, barışın emperyalizme hizmet ettiği hatırlatılır bir biçimde. Devrimcilik görevinin gereğidir bu. Ve bu eleştiri kimi zaman sayfalarca yazmayı, tartışmayı gerektirir, kimi zaman da Castro gibi kısa ama sarsıcı konuşmayı. „Devrim İçin Savaşmayana Komünist Denmez“…

Böyle bir eleştiri alan herkesin durup düşünmesi, ne yaptığını, yaptıklarıyla kime hizmet ettiğini gözden geçirmesi gerekir. Ancak eleştiriyi bu özüyle kavramayanlar, ya da kavramak istemeyenler ya alınır kabullenmez, ya da kendi düşüncelerine meşruluk arayışı içine girer, bunun için de karşı eleştiriye geçerler. Ama doğru düşünce tarzı olmadığı için devrimci eleştiriye saldırıyla karşılık vermeye çalışırlar. Emperyalizmin ideolojik etkisi altına girenlerin, çizgiden sapanların emperyalizmle aynı noktada buluşmasıdır ortaya çıkan tablo. Hem dünya genelinde, hem de bizim ülkemizde mücadele tarihi böyle onlarca olaya tanıktır. Hala da tanıklık ediyor. Castro da karşılaştığı böylesi bir olayda kullanmıştır „Devrim İçin Savaşmayana Komünist Denmez“ sözünü.

Sözün özü şudur; Küba, devrim için savaştığını söyleyen Venezuella Komünist Partisi’nin samimiyetine inanarak onlara yardım eder. Emperyalizme ve oligarşiye karşı olmak, halklara karşı sorumluluk duygusunu hissetmek bunu gerektirir. Ancak belli bir süre sonra Venezulella Komünist Partisi kendi içinde sorunlar yaşamaya başlar. Parti yöneticileri, savaşı değil barış politikalarını öne çıkartarak devrimci çizgiyi terkeder ve sağcı politikalarını dayatırlar. Parti içinde bir grup bu politikalara karşı çıkarak gerilla mücadelesini savunur ve emperyalizme ve oligarşiye karşı eyleme geçerler. Bu eylemleri barış politakasına vurulan darbe olarak ele alan sağcı kesim, savaşı savunanlara Küba’nın yardım ettiğini öne sürerek Castro’yu „eleştiri“ bombardımanına tutarlar. Sorun da buradadır. Rahatsızlıklarını dile getirirken Castro’yu eleştirme adına saldırıya geçer, düşmanlarını dile getirirken Castro’yu eleştirme adına saldırıya geçer, düşmanla aynı ağızdan konuşmaya başlarlar. Eleştiri adına ortaya çıkan karalamalar ve küfürnamelerdir. Dost-düşman burada birbirine karışır. Temelinde yanlışını görmek istememe vardır. Yanlışını kitlelerden saklama kaygısı vardır. Bu kaygıdır emperyalizmle „devrimcileri“ aynı noktada buluşturan.

Yaşanan böylesi durumlarda bir eleştirinin nasıl olması gerektiğine Castro kitabında şöyle cevap veriyor; „… Gerekli görülen yerde elbette eleştiri yapılır. Buna eyvallah ama eleştiri yapılacaksa edebiyle, devrimci bir ruhla yapılır. Bu eleştiriyi yaparken, olaylara düşmanın köşesinden bakmamak, yüzünün düşmana karşı olmasına dikkat etmek gerekir. Düşmana karşı olmaları beklenir onlardan, düşmanla birlikte olmaları değil.“Evet, devrim için savaşın her biçimi düşmana yönelmelidir. Eleştirilerde de buna dikkat edilmelidir. Devrim için savaşma, savaştırma esas alınmalıdır. Aksi durumda „Devrim İçin Savaşmayana Komünist Denmez“. Bugün devrimci eleştiri adına saldırıların, eleştiriyle değişip-dönüştürmenin değil kendi hatalarını gizlemeye çalışmanın çokca örnekleri yaşandığı bir ülke olmamız nedeniyle, eleştirinin nasıl olması gerektiğini birçok konuyla birlikte anlatan Castro’nun „Devrim İçin Savaşmayana Komünist Denmez“ adlı kitabı okunmalı, dersler çıkarılmalıdır.


Ateş Geçitleri

Ä°lgili resim

Sayfa Sayısı: 399
Baskı Yılı: 2001
Dili: Türkçe
Yayınevi: Bilge Kültür Sanat

Binlerce yıl önce 300 kişilik bir avuç feda savaşçısının milyonlarla ifade edilen istilacı bir orduya karşı direnmenin öyküsüdür Ateş Geçitleri. Feda, yoldaşlık, kahramanlık, inanç ve disiplindir kitabın temelini oluşturan.

‘Acımak’ sözcüğünü tarif et, ‘Merhamet’ sözcüğünü anlat. bunlar savaşın mı, yoksa barışın mı erdemleridir?… ya da bunlar aslında erdem midirler?… erdemi ortaya barış değil, savaş çıkarır. kötülüğü barış değil savaş temizler…”

Pers İmparatorluk ordusu Hellespontos’u geçerek, Hellen topraklarını istila etmek üzere yola çıkar. Korkunun ve ihanetlerin ortaya çıktığı bir anda Leonidas adında bir komutan 300 savaşçıyla düşmanın üzerine yürüme ve savaşma kararı alır.

Lakonia ülkesi bugünkü Yunanistan’ın güneyindeki bölgenin adıdır. Sparta kenti de bu ülkenin toprakları içerisindedir. Savaşçı bir halk olan Lakonyalılar Yunanistan’ı altüst eden Pers korkusuna ve ihanete karşı çıkar. Pers ordusu harekete geçmiştir. Halk korku içindedir, korku insanların kişiliğine işlemiş; bir kısmı kaçmanın, işbirliğinin yollarını aramaya başlamıştır. İşte orada, Lakonia’da bir avuç savaşçı yunan halklarını birleştirmek ve geride kalanlara direnme gücü vermek için Pers Ordusu’nun karşısına çıkmaya karar verir. Başlarında Leonidas isimli savaşçı yaşlı bir kral vardır, bu kral bütün erdemleri üzerine toplamış bir komutandır aynı zamanda. Leonidas Pers Ordusu’nu karşılamak üzere üçyüz feda savaşçısı seçer ve kendisi de başına geçerek perslerin yolu üzerindeki Ateş Geçitleri’ne gelir.

“ölüm şimdi yanıbaşımızda duruyor… onu hissedebiliyor musunuz? ben hissediyorum. ben insanım ve ondan korkuyorum. gözlerim, o an geldiğinde beni yüreklendirecek birşeyler arar… bu gücü nereden bulduğumu söyleyeyim, dostlarım! önümüzde kızıllar içinde duran oğullarımızdan. evet. ve gelecek savaşlarda onların yerini alacak olanların yüzünden… yaşamda hiçbir şey karşılıksız elde edilmez, en değerlisi de özgürlüktür. bunu seçtik ve bunun bedelini ödüyoruz.”

“burada üstesinden gelinmesi olanaksız yüzlerce olasılığa karşı dimdik durup, onurla ölerek yenilgiyi zafere dönüştüreceğiz. hayatlarımızı feda ederek müttefiklerimizin ve geride bıraktığımız kardeşlerimizin kalplerine cesaret tohumları ekeceğiz. tam anlamıyla zafer kazanacak olanlar onlardır, bizler değil. zafer bizim için asla yıldızlarda değildir. bugün bizim rolümüz, karılarımızı ve çocuklarımızı kucakladığımızda ve savaşa gittiğimizde hepimizin bilincinde olan şeydir: direnmek ve ölmek. bizim üzerine yemin ettiğimiz ve gerçekleştirdiğimiz şey budur.”

Üç yüz Spartalı ve müttefikleri, istilacılara yedi gün boyunca karşı koyabildi. Sonunda yenildikleri ana kadar, silahları parçalanıp tükendiğinde bile elleriyle ve dişleriyle savaştılar.

Ä°lgili resim

Spartalılar ve Thespialı müttefikleri, kanlarının son damlasına kadar savaşmışlardır.Kendi canlarını feda ederek gösterdikleri cesaret sayesinde Hellenler bir araya gelerek; o sene , Persleri Salamis ve Plataiai’de mağlup ederek Batı’da henüz filizlenmekte olan demokrasi ve bağımsızlık kavramlarını kurtarmışlardır. Kitapta savaştan sonra ele geçen tek canlı Spartalı bütün bunları ve Spartalılar’ın savaşçılığını Pers imparatoruna anlatmaktadır. Ağır yaralı olduğu için daha sonra ölür.
Diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir sözünün ete kemiğe büründüğü yerdir artık Ateş Geçitleri….

Ateş Geçitleri; bir bütün olarak direnmenin belgesidir. Hem de eşit olmayan koşullarda, hem de o an için kazanma umudu hiç yokken direnmenin, fedanın bir belgesi. Romanın kahramanı komutan Dienekes şöyle diyor

“(savaşçının en büyük başarısı) sıradan olamayan hallerde sıradan olanı yapmaktır…”

Savaşın arifesinde bir trakya yerlisi pers okçularının ne kadar kalabalık olduklarını anlatmak için, attıkları okların güneşin yüzünü örttüklerini söylemiştir..Dienekes yanıt olarak buna gülecek ve ona :

-iyi..öyleyse biz de gölgede savaşırız.. diyecektir..



İnsan Nasıl İnsan Oldu

Yazar: E. SegalM. İlin

Çevirmen: Ahmet Zekerya

Yayınevi: Say Yayınları

Sayfa: 592 sayfa

“Dünya üzerinde insanın evrimi konusunda bir kitap yazmayı yazarlara Aleksey Maksimoviç Gorki salık vermişti.

Bu kitabın yazarlarından biri, Gorki ile bir konuşması sırasında şunları söylemişti: “Biliyor musunuz, ben bu kitaba nasıl başladım? Şimdi, uçsuz bucaksız uzayı gözünüzün önüne getirin. Yıldızların, bulutsuların doldurduğu uzayı… Bu devler devi bulutsulardan birinde Güneş alev alev yanıyor. Güneşten gezegenler kopuyor. Küçücük bir gezegende madde canlılaşıyor, kendi bilincine varmaya başlıyor. Bunun sonucunda insan ortaya çıkıyor.

Yazarlar 1936 yılında, insanın oluşumunu, çalışıp düşünmeye nasıl alıştığını, ateş yakmayı ve demiri eritmeyi nasıl öğrendiğini, doğaya egemen olmak için nasıl savaştığını, dünyayı nasıl kavrayıp değiştirdiğini anlatan bu kitap üzerinde çalışmaya başladılar.

Kitabın birinci bölümünde ilkel insan ve ilkel toplum düzeni anlatılmaktadır. İkinci ve üçüncü bölümlerdeyse, kölelik ve derebeylik dönemlerinde insanın gelişimi ve tarih ortaya konmaktadır.” (Çevirmenin notu)


İNSAN BİR DEVDİR
“Bu dünyada bir dev var. Bu devin öyle kolları var ki, hiç güçlük çekmeden bir lokomotifi kaldırabilir. Bu devin öyle ayakları var ki, günde binlerce kilometre koşabilir. Bu devin öyle kanatları var ki, bulutlar üzerinde, kuşların çıkamadığı yüksekliklerde uçabilir. Bu devin öyle yüzgeçleri var ki, su altında balıklardan daha iyi yüzebilir. Bu devin öyle gözleri ve kulakları var ki, görülmeyeni görür, başka bir kıtada konuşulanları işitir. Bu dev o kadar güçlüdür ki, dağları delip geçer ve doludizgin akıp giden sulan durdurur. Bu dev, yeryüzünü istediği gibi değiştirir, ormanlar diker, denizleri birleştirir, çölleri sular. Kimdir bu dev? Bu dev insandır. Acaba insan nasıl dev oldu, nasıl dünyanın efendisi oldu? Biz bu kitapta işte bunu anlatacağız.” M. İlin – E. Segal


“İnsanı, onun geçirdiği evreleri anlamak kendimizi ve bugünü anlamak demektir. Bu nedenle herkesin bu kitabı okuması gerekmektedir.” Gülsüm Akyüz


Ä°lgili resim

file:///D:/KUTUPHANE/KiTAPLIK/InsanNasilInsanOldu_MIlin-ESegal/InsanNasilInsanOldu_MIlin-ESegal.pdf

Kitabın ismi ‘’İnsan Nasıl İnsan Oldu’’. Kitap, bir dev olan insanın tarihsel olarak yaşadığı toplumsal düzenleri, insan yaşayışlarını, ilgi alanlarını, ayakta kalabilmek için verdiği mücadeleleri anlatmakta. Birinci bölüm ağırlıklı olarak ilkel insan ve ilkel toplum düzenine değinerek okuyucuyu tarihsel bir sürece götürmekte. Avlanma ve hayatta kalmak için verilen mücadeleler, insanın birbiriyle anlaşma biçimleri, vücut dili-jest-mimik, mağara yaşamı gibi temel unsurlar akıcı bir dille ifade edilmekte.

İkinci ve üçüncü bölümler ise, kölelik ve derebeylik dönemlerinde insanın gelişimi ve tarihini ortaya koyar biçimde. Özellikle bu bölümü okurken para kavramı, servet kavramı, bilim kavramı ve hatta bilimin din ile ilişkisine dair ilişkilendirmeler mevcut. Bu bölümü anlatırken kitap ilginç bir bilgiye de yer vermiş durumda. Bilgiye göre Atina’da köleci dönemde ‘’Halk meclisleri’’olduğu. Halk meclisini dokumacı, çömlekçi, tabakçı, tüccar, gemi sahiplerinin oluşturduğunu da eklemekte.

Kitabın sonunda yazar okuyucusuna bir de tavsiyede bulunuyor.’’Hikâyemizi burada bitiriyoruz. Ama kumaşı tezgahta bırakıyoruz, çünkü dokunması bitmemiştir. Doğa durmadan yaratıyor. İnsanın emeği de sonsuz. Kahramanımızın daha sonra başından geçenleri bilmek isteyenler, insanın gerçeğe ve doğaya egemen olmaya doğru nasıl ilerlediğini, bilimin başına gelenleri ve Marks’ın, Engels’in, Lenin’in; felsefeyi, dünyayı inceleyen ve değiştiren güçlü bir silaha çevirmekle bilimde yaptıkları devrimi, başka kitaplardan okuyup öğrenebilirler.’’



Kitabın Adı: Demir Ökçe

Yazarı:  Jack London

1. Baskı.  İlk kez 1908‘de yayınlandı.

Bu hafta, Okuma Odası’nda klasik bir romanın tanıtımını yapacağız. Daha önce okumuş olanlar için bir hatırlatma niteliği taşıyacak belki. Arada klasiklere dönmek gerekiyor. Demir Ökçe, bugune kadar bir cok yayınevi tarafından yayınlandı. Onlarca kez basıldı. Kuşku yok ki Demir Ökçe; bu kadar basımı hak eden bir kitap.

*

Jack London, “Demir Ökçe”de Amerika’yı anlatıyor. Kitapta, Amerika’da kapitalizmin adım adım kökleşmesini, tüm insanların hayatlarını sarmasını adım adım izleyebiliyoruz.

Romanın baş kahramanı Ernest Everhard’dır.

Ernest  Everhard ise, kitabın yazarı Jack London’dan başkası değildir . Kitap bu özelliğiyle, belli ölçülerde “otobiyografik” bir özellik de taşıyor.

Everhard, içinde yaşadığı düzenin makinelere kölece bağlanma düzeni olduğunu yaşıyor ve anlıyor. Makinalarda işçinin alınteri ve halkın kanı var.

Burjuvaların zenginlikleri de, mutlulukları (!) bunların üstünde yükseliyor.

Demir Ökçe’de sömürü ve soygun düzenini bir çok yanıyla birlikte görebiliyoruz.

Gazete patronlarının, kilise papazlarının, gerçeklerin halka yansıtılmasına nasıl engel

olduklarına tanık oluyoruz.

Ernest Everhard, adım adım toplumu, ilişkileri daha yakından tanımaya

başlar. İçice geçen çıkar birliklerini deşifre etmeye çalışır.

Anlatılanlar 1900’lerin ABD’sidir. Ama okuyunca göreceğiz ki, bütün bunlar bugün de hala geçerlidir. 2000’lerin dünyasında da hiç yabancısı olmadığımız ilişkilerdir.

Amerika Birleşik Devletleri, ‘medeniyetin beşiği” olarak gösterilen yerlerden biridir. Yazar bu medeniyetin arka yüzünü, onbeş milyon yoksulun hayatını, açmazlarını, yaşadıkları adaletsizliği,

hukuksuzluğu ortaya koyuyor “Demir Ökçe”de.

*

KİLİSENİN (VEYA CAMİNİN), DÜZENDEKİ YERİNE BİR DE JACK LONDON’UN GÖZÜNDEN BAKIN

Romanda, baş kahraman Ernest’in hayat hikayesi karısının ağzından anlatılıyor. Ernest bir işçi lideri, bir sosyalisttir. ABD’deki sosyalist partinin kadroları arasındadır.

Onun düşüncesinde, içinde yaşadığı kapitalist düzenin tanımı

sade ve yalındır: “Kapitalist sistemin anlamı aç gözlülüktür.”

Kilisenin ve dinin düzendeki yerini ve kilise adamlarının işlevini açıkça belirtir: “Kurulu toplumsal düzeni değiştirebilecek olan bilimsel düşüncenin gelişmesini önlemektir” onların rolü der.

Kilise bugün, kapitalist sınıfın işçilere uyguladığı korkunç zulmü ve vahşeti yaldızlayıp yutturmaya çalışmaktadır… Kiliseyi besleyen sınıf, kapitalist sınıftır.” (s. 29)

*

BURJUVAZİNİN DEMİR ÖKÇESİ BUGÜN DE DEVRİMCİLERİ EZMEYE ÇALIŞMIYOR MU?

Ernest Everhard, zengin kulüplerinin toplantılarına katılır. Burjuvalarla onların mekanlarında

cesaretle tartışmalar, polemikler yürütür. Düzenin valisinin, yargıcının, tüm yönetici takımının

özünde patronların adamı olduğunu anlatır.

Burjuvalar ise işçi sınıfını n önderlerini “ayı”ya benzetirler.

“Ayıyı avlayacağız. Sözcüklerle yanıt vermeyeceğiz ayıya. Yanıtımız küçük kurşun parçaları halinde olarak gönderilecek. Biz iktidardayız. Bunu herkes kabul etmek zorunda. İktidar bizim

elimizdedir. Gücümüzü kullanarak elimizde tutacağız iktidarı.

… Kovanların ve şarapnelin gürlemesi makineli tüfeklerin çatırtısı yanıt verecek

size. Sizin devrimcilerinizi ökçemizin altında ezeceğiz, yüzlerinizin üzerine basa basa

yürüyeceğiz. Dünya bizimdir. Biz hakimleriyiz ve böyle kalmaya  kararlıyız.” (s. 74-75)

*

KİM KAZANACAK?

Burjuvazinin pervasızca ve iktidarını koruma hırsıyla meydan okuması karşısında Ernest de

hazırlıklıdır.

Bizden kaçamazsınız. Tarihi doğru okuduğunuz doğrudur… Sizinle aynı kanıdayım. Herşeyi

tayin eden iktidardır, bu hep böyle olmuştur. Tarih sınıfların mücadelesidir. Sizin sınıfınızın, eski

feodal yönetimi devirdiği gibi, benim sınıfım, işçi sınıfı da sizi devirecektir. Bir yıl sonra mı olur, on yıl sonra mı, sonunda sizin sınıfınız mutlaka devrilecektir. Ve bu iş iktidarda başarılacaktır.” (s. 75-79)

*

KÜÇÜK BURJUVAZİ NEREDE?

Hükümet, işçi önderi Ernest’i satın alma taktikleri geliştirir. Ama o sınıfına bağlı kalır.

Romanda çeşitli sınıf ve katmanların durumuna ilişkin çarpıcı tasvirler de vardır. Küçük

kapitalist şirketlerin büyük tekeller karşısındaki çırpınışları anlatılır.

Zaten, kapitalist düzenin özü, güçlünün güçsüzü yutması, yok

etmesi değil midir? O yılların ABD’sinde 8 milyona yakın orta burjuva yaşamaktadır ve orta

burjuvazinin korkusu büyük kapitalistlerin, tekellerin onları yutmasıdır.

Peki, kapitalistlerle işçi sınıfı arasındaki savaşta küçük burjuvazi

nerededir? Jack London bunu şöyle cevaplar:

“Onlar iki sınıf arasında ortada sıçandır” (s. 114)

Tekellerin hizmetindeki hükümet, “Kara Yüzlüler” adlı çetelerini sosyalistlerin, grev yapan işçilerin

üzerine salar. Ama tekellerin, sosyalistlere, işçi sınıfına karşı tek saldırı aracı “Kara Yüzlüler’ değildir. Burjuva basın, kilise vb. Kurumları da bu saldırı kampının müttefikleridir. Tümü “Demir Ökçe”nin parçalarıdır.

*

ERNEST’İN ÖZELEŞTİRİSİ

Büyük grevler olur. İşçiler ayağa kalkar. Ernest ve partisi, seçim sandığıyla sistemi değiştirebiliceklerini düşünürler. Sonra?

Sonra… kapitalistler işçileri sindirmek için grev kırıcılarını ve polisi işçilerin üzerine saldırtırlar. Pekçok işçi lideri idam edilir. Birçoğu hapse atılır. Tüm bu kanlı hesaplaşmalar 1910’lu yıllarda

yaşanır. O sürecin muhasebesini ve özeleştirisini yapan Ernest, şöyle der;

“Yenildik. Demir Ökçe dikildi tepemize. Oy sandığı başında barışçıl bir zafer bekliyordum. Yanılmışım… Elimizde kalan birkaç özgürlük de alınacak. Demir Ökçe yüzlerimiz üzerinde yürüyecek. İşçi sınıfı kanlı bir devrim yapmak

zorunda. Kazanacağız elbette…” (s. 130-131)




Kitabın Adı: GÜNDÜZLER VE GECELER

Yazarı: KONSTANTİN SİMONOV

Yayınevi: ENGİN YAYINCILIK

Yayın tarihi: 2001

Roman, 421 Sayfa

Nazi ordusu, Sovyet toprakları üzerinde hızla ilerlerken savaşın başlarında Alman askeri gücüne karşı durulumayacağı düşüncesi hakimdir. Nazi ordusu Sovyet toprakları üzerinde öylesine hızlı ilerlemektedir ki, Naziler kısa sürede Moskova’da olacaklarını tüm dünyaya ilan etmişlerdir.

Ancak Moskova’ya girmek Naziler için bir hayalden öteye geçmeyecektir. Faşistler Moskova’ya ulaşmadan bir çok cephede durdurulur. En şiddetli çarpışmaların yaşandığı ve bir anlamda savaşın kadereni belirleyecek önemli cephelerden biri de Stalingrad’dır.

Simonov Gündüzler ve Gecler kitabında Stalingrad çarpışmalarından küçük bir kesiti okuyucuya sunuyor.

Savaş sırasında cephelerde savaş muhabirliği de yapmış olan Simonov’un bu deneyimi, gözlemleri kitabına da yansıyor. İnsanları, savaş alanını ustaca tasvir ederken, okuyucuyu Stalingrad çarpışmalarının içine götürüyor.

Stalingrad’tan sonrası Moskova’dır…Ev ev sokak çarpışılacak ancak düşmanın bir adım daha ilerlemesine izin verilmeyecektir. Devasa rakamlara ulaşan tankları olsa da, düşmanın durdurulabileceği herkese gösterilecektir.

Kitap, bir halkın birleştiğinde nasıl bir güç oluşturduğunu, direnmeye karar veren insanların nasıl değiştiğini anlatıyor:   

“Stalingrad’ı savunan herkeste, artık çekilecek bir yer kalmaması nedeniyle ve o çekilmenin onarılması imkansız, değiştirilemez bir yokolmak anlamına geleceğini bilmenin kaçınılmaz sonucu olarak inatçı bir karşı koyma duygusu yerleşmişti. Tehlikenin sürekli ve herkes için aynı oluşu, tehlikeye karşı bir alışkanlık değildi bir kaçınılmazlık duygusu yaratmıştı. Sıkıştırılıp kaldıkları bu toprak parçasında herkes bir birini tüm yetenek ve kusurlarıyla bir başka yerde hiçbir zaman tanımayacakları ölçüde tanımış öğrenmişti.

Bu bir araya gelmiş, birbirlerinde farklı özelliklerden oluşmuş bir güç ortaya çıkarmıştı.” (syf: 391)

Savunulan bir şehir değil tüm dünyaydı.

Savunulan bir ev, bir sokak değil, halkların geleceğiydi.

Simonov bunu ayrıntılarda ustaca anlatıyor:

“Güneyinde ve kuzeyinde neler olup bittiğini bilmiyordu; ancak top gürültülerine göre değerlendirebiliyordu süregelen savaş. Ama bir tek şeyi çok iyi biliyor, hatta içinde duyuyordu. Camları kırılmış, odaları, yıkılmış bu evler, kendisi, ölüsüyle ve dirisiyle erleri ve üç çocuğuyla birlikte korunaktaki kadının ele geçmesi bütün Rusya’nın düşmesi demekti, işte Saburov şimdi onu savunuyordu. Oysa düşüp ölse, ya da teslim olsa vereceği bu yer gerek Rusya’yı gerek  Almanya’yı öylesine az bir toprak değişikliğine uğratırdı ki… Ama o bunu gözünün önüne bile getiremiyordu.” (syf:70)

Kitabın kahramanı yüzbaşı Saburov için Stalingrad’a gelir gelmez askerleriyle saldırıya geçip faşistlerin elinden aldığı üç evin anlamı buydu işte.

Roman bu üç evin alınması, korunması ve genel cephe hattında yaşanan gelişmeleri veriyor.

Az sayıdaki güçleriyle “güçlü” düşmandan yeni mevziler alıyorlardı. Gündüz savaşında olmuyorsa gece savaşlarında uzmanlaşıp öyle savaşıyorlardı.

İlerleyen günlerde Kızılordu cephenin iki kanadından geniş bir taaruz başlamış düşmanı çember için almaktadır. Genel taaruzun çoşkusuyla düşmana verilen bir evin tekrar alınmasına yoğunlaşırlar. Nedir ki bir ev?…

“Bir evi muhakkak almalıyız. Kuzeyden gelen saldırının  eşliğinde becerememek çok ayıp olur hani. Ev…

Ev ne demektir? (Güldü, sonra hemen ciddileşti). Bizim için çok büyük bir şey, hemen hemen tüm ülke  demektir. Şafakla birlikte evi aldığımızda neler duyacağımıızı, şu anda aklınızdan bile geçiremezsiniz. Oysa bir ev nedir ki aslında?.. Dört duvar. Hatta duvar bile değil, dört yıkıntı… Ama yüreğimizde tüm ülkeyi, bu ev gibi geri alacağımıza dair bir güven doğar, eğer  alırsak. Anlıyor musun Saburov?… Önemli olan başlamaktır. Bir evle bile başlarsak, arkasının geleceğine inanarak başlamalıyız. O zaman bu sürekli olarak devam eder. Taki hepsi bitinceye kadar.. Hepsi…” (syf:405)

Bilindiği gibi, Sovyet askerleri, o bir evin devamında faşizmin başkentine kızıl bayrak dikene kadar durmadılar.

Kitap evin alınmasıyla bitiyor. Ama faşizmin malum sonunu biliyoruz. Gündüzler ve Geceler Stalingrad’da yaratılan destansı direnişi anlatırken, bize bu zaferin nasıl kazanıldığını hatırlatıyor.