OKUMA ODASI


SAKİNDİ ORANIN ŞAFAKLARI

Yazar/BORİS VASİLYEV

Çeviri/MAZLUM BEYHAN

Yayınevi/EVRENSEL BASIM YAYIN

‘’-Ne geçti elinize,ha?Ne geçti?Beş kızcağızdılar,hepsi hepsi beş kızcağız..!Geçebildiniz mi buradan?Geçemediniz,değil mi?Geçemediğiniz gibi,hepiniz burada gebereceksiniz’’…!(1) Çavuş Vaskov komutasında hitler faşizmine karşı büyük vatan savunmasına tereddüt etmeden güzelliğini katan 5 uçaksavar kadın savaşçının direnişini anlatan gerçek bir hikaye.

…1942 mayısıydı.Nemin yoğun olduğu gecelerde ağır top uğultularının duyulduğu Batı yönünde,her iki taraf da iki metreyi bulan mevzilerinin içine çakılıp kalmışlar,bir adım olsun ilerleyemiyorlardı.Doğuda Almanlar,kanalı ve Murmansk yolunu gece gündüz demeden bombalıyorlardı.Kuzeyde deniz yolları için acımasız bir savaş sürerken,Güneyde,kuşatılmış Leningred’ın direnişi kırılamıyordu..(2)

Rusya’nın kuzey batısında Finlandiya sınırlarına yakın Karelia bölgesinde 171 nolu küçük istasyonda kadınlardan oluşan uçaksavar batarya birliği konuşlandırılır.Görevleri bu bölgeden geçecek Alman Nazi savaş uçaklarına karşı koruma sağlamaktır.. Bir gün ormanlık bölgede paraşüt birliğinden iki Alman nazi askeri görülür.Ormana indirme yapılmıştır.Planları Kivorsk demiryoluna ulaşmaktır.. Kıdemlı Başçavuş yanına beş kadın uçaksavar kadın askerini alarak ormana bu iki Nazi Alman askerini yakalamak için gider.Ormandan geçiş zordur.Bataklıklar,geçilmez yerler vs.Buldukları Alman askerlerinin bildikleri gibi sayılarının iki değil 16 olduğunu görürler.16 iyi teçhizatlı otomatik silahlarından oluşan Nazi birliğine karşı 5 kadın uçaksavar 6 sovyet savaşçının onları durdurmak için giriştikleri kahramanca gerçek hikayesidir. II.Paylaşım savaşının sonuna dek Sovyetler Birliği Kominist partisi Gençlik örgütü’nün hücum taburlarında Nazilere karşı savaşmış olan Sovyet yazar Boris Vasilev’in bu kitabı aynı isimle 1972 yılında Stanislav Rostotsky tarafından beyaz perdeye aktarılmıştır. Küçücük kitaptan çıkarılmış dev bir film deniliyordu..

Ülkemizde ilk defa 1977 yılında 13 sinemada gösterime giren film iki bölümde çekilmiştir.Filmin savaş öncesi ve sonrası dönemleri ve de özellikle kadın askerlerin geçmişi-hayalleri renkli çekilmiştir.Geçmiş yaşantılarına dönüş yaparak psikolojik ve duygusal durumlarından hareketle karekterlere derinlik kazandırılmıştır.Ve bugün nerede olduklarına dair fedakarlık ve kahramanlıklarını yansıtmıştır beyaz perdeye.Her biri Alman işgalinden çok çekmiştir.Babasını,eşini,kardeşini,çocuğunu bırakıp askere yazılmışlardır.Hepsinin Nazi faşizminden intikam alacak nedenleri vardır.. Daha önce savaş tecrübesi olmayan 5 kadın savaşçının donanımlı 16 Nazi askerine karşı belirleyici olanın üstün teknolojinin değil vatan ve halk sevgisi olduğu ve herkesin savaşabilir,savaştırılabilir olduğu gerçeğini ispatlamıştır..

Savaşma ve savaşı yönetmenin,hesap sorma bilincinin ve kararlılığının,halkına ve yoldaşına güvenin adıdır anlatılan zafer.. Altı Sovyet askerinin kendilerinden üç kat fazla fazla donanımlı nazi birliğine karşı ne yapabilir sorusu bugün ‘’yaralı ve silahsız 3 gerilla ne yapabilir’’ sorusuyla komutan Leyla ve Bilgehan’larda somutlanarak cevabını bulmuştur. Belirleyici olanın moral üstünlüğü ve koşullara,olanaksızlığa teslim olunmayan ideolojik haklılıktı aslolan..Şu bir gerçek ki hiçbir zaman düşmandan fiziki olarak güçlü olmayacağız.Ancak tarihsel ve siyasal haklılıktan alınan güç,irade ve ideolojiyle düşmanı MORAL GÜÇLE,güçlü olanı GÜÇSÜZ OLANLA modern olanı İLKEL OLANLA yenilebilirdi.

Lenıngrad ’dan Stalingrad’a Çin’den Vietnam’a Küba’dan Kızıldere’ye bugüne savaşma kararlılığının ve kesintisiz devrimin adıdır bugün. Direnen Sovyet kadınlarından Komutan Leyla’lara devrime meşaledir bizim kadınlarımız ! Dün olduğu gibi bugünde herkes bu ahlaksız kapitalist düzenden alacaklıdır.Ülkemizde son yıllarda özellikle kadınlarımıza artan saldırının sebebi bu düzendir .Onun ahlakıdır.Sorumlusu siyasi iktidardır.

Bu kitap bir yanıyla direnen Sovyet kadınlarının ve Komutan Leyla’ların kadınlara mücadele çağrısı ve davetidir. Kitap ve filmin okunmasını-okutulmasını ve birlikte izlenilmesini öneriyoruz.Kitap sıcak anlatımı,sade dili ve akıcılığı kadar öğreticiliğiylede hayata,mücadeleye katkı ve de örnekler sunuyor.


CANGILGÜNLERİ (Guatemala’nın Gizli Savaşı)

Yazar: Mario Payeras
Kapak Düzeni: Zehra Şenoğuz
Çevirmen: Oğuz Önderer
Yayınevi: Belge Yayınları

Gerillasız bir ülkenin en ücra köşelerinden birindesiniz. Bulunduğunuz yerde henüz ciddi ve kalıcı bir gerilla çalışması veya örgütlenme faaliyeti yapılmamış. Siz ilk ciddi çalışmayı yapacaksınız ve gerilla mücadelesini başlatarak halkı örgütleyeceksiniz.

Peki nasıl?… Ne yapacak, nelerle karşılaşacak,karşılaştığınız sorunları nasıl çözeceksiniz?…

“Cangıl Günleri” Guatemalalı devrimcilerinişte bu sorulara verdiği cevapları anlatıyor.

Kitabın yazarı, yazdıklarını yaşayandır aynı zamanda. Bu anlamda kitap bir deneyimi bizzat yaşayanın gözü ve kalemiyle anlatıyor.

İçlerinde kitabın yazarı olan Mario Payeras’ında bulunduğu bir grup gerilla Guatemala’nın ücra köşelerinden biri olan Ixçan adlı bölgeye gelerek burada mücadeleyi başlatır. Yıl 1972’dir. Ve henüz sadece 16 kişidir bu gerilla grubu.

Bu 16 kişi daha sonraki yıllarda Yoksul Halkın Gerilla Ordusu (Ejercito Guarillero de los Pobres-EGP) haline gelecek oluşumun ilk çekirdeğidir.

Elbette bu ordulaşma kolay olmaz. Mücadeleyi başlatan bu 16 kişilik gerilla grubunun ordulaşmaya doğru giden mücadeleleri pek çok zorluklarla doludur. Herşeyden önce “ilk” olmanın getirdiği bilinmezlikler vardır karşılarında.

“Bu ilk günleri, vahşi ormanın temel gerçekleriniöğrenerek geçirdik.(…) Ormanda köylü destek tabanı olmayan ve süreklihareket halinde olan bir gerilla birimi olarak pat diye çıkagelen kuşkuluinsanlara karşı daima tek gözümüz açık uyuduk.” (s. 23)   

Bu ilk günler aynı zamanda gerilla için önemli sınavların verildiği günlerdir.   

İlkin bulundukları vahşi ormanı (Cangıl) tanımaya çalışan, keşif sürdüren gerillalar, bu çalışmaları içerisinde uzun yürüyüşler yaparlar. Bu yürüyüşlerden birinde bir ağaca asılı yiyecek torbası bulurlar. Torbanın içinde kendilerine birkaç gün yetecek kadar yiyecek vardır. Ancak gerillalar aç oldukları halde yiyeceğe dokunmadan ayrılırlar. Payeras bundan sonraki gelişmeleri şöyle anlatıyor;
    “Ertesi gün meseleyi tartıştıktan sonra, geri gittik ve yiyeceği alıp götürdük. Aldığımız şeyin bedelini karşılayacak bir miktar para ile birlikte kim olduğumuzu ve mücadelemizin nedenlerini açıklayan bir mesaj bıraktık. Aylar sonra, erzakların, mesajımızı ve parayı bulan bazı patikacılara ait olduğunu öğrendik. Bu ufak olay bizim en iyi tanıtım mektubumuz haline geldi. Namusluluğumuzun öyküsü kişiden kişiye ulaştı ve zamanla tüm bölgeye yayıldı.” (s. 27-28)   

Bu küçük olayda gerilla büyük bir sınav verir.
Gerillaların propaganda yapmak için girdikleri ilk köy, köylerden dağa çıkarttıkları ilk gerillalar, halkla olan ilişkileri, vb. hepsi birer ders olabilecek deneyimler içermekte.

Cangıllarda yaşanan bu ilk dönemi, gerillaların “emekleme” dönemi olarak adlandırmak yanlış olmaz. Payeras’ın da belirttiği gibi, bu dönem “öğrenmek biliminin öğrenildiği” bir dönemdir;
    “Hayvanları yöntemine uygun olarak nasıl keseceğimizi,(…) yönümüzü nasıl bulacağımızı, ormanın binlerce sesi arasında nasıl ayrım yapacağımızı (…) nehirlerin tahmini derinliğini hesaplama ve yıldızlara bakarak yönümüzü söylemeyi, kısaca öğrenme bilimini öğrendik (…) Bu,büyük buluşlardan ve hareket gerektirmeyen işleri öğrenmekten oluşan bir süreçti. Ekmeği icat ettik, lastik çizmeleri keşfettik ve bir salın nasılyüzdürüleceğini öğrendik.” (s. 46)

Gerçekten de bir gerilla grubunun en önemli yaşam koşulunun “öğrenmeyi öğrenmek” olduğunu söylemek abartı sayılmaz. Elbet bu öğreniş, gerilla için bir zaman sorunu olduğu kadar halkın içinde olmayla da ilintilidir. Yoksul Halkın Gerillaları doğayla olan mücadelelerini, ancak halkın içinde olarak ve ondan öğrenerek kazanabilirdi. Halkın içinde olma, ondan öğrendikleriyle kendi bilgisini bütünleştirip tekrar ona gitme; Payeras’ın bu küçük kitabında 16 kişilik gerilla birliğinin tek gelişme koşulunun bu öğrenme sürecini başarıyla tamamlamalarına bağlı olduğunugörüyoruz.

Nitekim başlangıçta 16 kişi olan bu gerilla grubu giderek gelişir ve gerillaya yeni katılım sağlanır. Mücadelenin ilk yılı geride bırakılırken gerillalar artık iki bölgede mücadele vermek için iki ayrı gruba ayrılmıştır.

Payeras’ın, küçük ama dersleri büyük olan bu kitabı, devrimi örgütlemenin tatlı zorluklarının nasıl aşılacağını birkez daha gösteriyor. Bunun yolu herşeye rağmen mücadele azmi ve öğrenmeyi öğrenmekten geçiyor. Zorlukların altından nasıl kalkılacağının cevabı öğrenmekten geçiyor. Ama öğrenmek için önce öğrenmeyi istemek, öğrenme bilimini öğrenmek gerekiyor. Buna sahip olan bir devrimciyi hiçbir engel durduramıyor.

Payeras’ın bu kitabında öğrenme bilimini öğrenmekle birlikte, engellere, zorluklara mahkum olmamanın somut pratiğini de görürüz.Aç kalmışlardır ama ekmeği ‘icat’ etmişlerdir. Ayakkabıları parçalanmıştır, onlar lastik çizmeleri ‘keşfetmişlerdir’. Karşılarına nehirler çıkmıştır,bir salın nasıl yüzdürüleceğini öğrenmişlerdir. Kısaca devrimci mücadelenin hangi alanında olunursa olunsun bir devrimciyi engelleyebilecek, ona “olmaz”, “yok” vb. dedirtecek hiçbir engel olmadığını kendi pratiklerinde yaşamış görmüşler ve işte “CANGIL GÜNLERİ”nde anlatmaktadırlar. Kısacası, “CANGIL”dakilerde yeter ki öğrenmeyi bilelim, yeter ki yapmak isteyelim diyorlardı… Diyor ve bunu da kanıtlıyorlar.


DÜZEN ÇÜRÜTÜR DEVRİM YAŞATIR

Yayınevi: Boran Yayınları, 2015

Yayın Yeri: İstanbul

Boran Yayınevi’nden çıkan “Düzen Çürütür Devrim Yaşatır” kitabı gerçek bir hayat hikayesini anlatıyor. Kitapta anlatılan sıra dışı bir hayat hikayesi değil belki ama düzeniçinde yozlaştırılmış bir hayatın yepyeni bir hayata nasıl adım adım yaklaştığını gözler önüne seriyor.

Köyünden kalkıp İstanbul’a gelmiş ve uyuşturucuya bulaşmış yoksul bir gençtir Ali. Ali’nin düşe kalka da olsa yoz bir hayattan devrimci bir hayata geçişini anlatıyor kitap. Bir kısmımız televizyonlarda izlediğimiz “Uyuşturucu madde kullanımından öldü” haberlerine üzülmüş, bir kısmımız sokakta görüp şaşırmış, bir kısmımız ise bir yakınımızın bağımlı olmasıyla beraber çok daha yakından tanımışızdır bu illeti. Ali’nin hayat hikayesi, uyuşturucunun, “benim işim olmaz” diyene bile çok yakın ve bir o kadar da herkesin kurtulabileceğini gösteren bir örnek.

Uyuşturucu, halkları sömüren, açlığa sefalete mecbur bırakan bu düzenin bekasını sağlamak için bulunmaz bir nimettir. Uyuşturucu kullanımı AKP iktidarı döneminde kat be kat artmıştır. Birkaç yıl öncesine kadar sadece zenginlerin ulaşabildiği bonzai, artık neredeyse sigara kullanımı kadar yaygın. Tüm ülkeyi saran uyuşturucu çetelerinin tamamı ya polise bağlı çalışıyor, ya da doğrudan polisler içlerinde yer alıyorlar. İlkokul önlerine kadar uyuşturucu satıyorlar. Önce bedava dağıtıp bağımlı yapıyor, sonra hem sağlımızı hem cebimizdeki üç kuruş paramızı, hem de gelecek umudumuzu çalıyorlar.Ve bizden çaldıklarının hesabını sormayalım diye uyuşturucu ile uyutuyorlar halkın beynini.

Beyinleri dumanlı hale getirilen halkımızın, sömürü düzenine karşı direnmeyeceğini hesap ediyorlar. Uyuşturucu, sömürü düzeninin devamı için yaygınlaştırılıyor. Bu nedenle yozlaşmaya karşı mücadele, devrimcileşme sürecidir de.

Uyuşturucuyla karartılan binlerce hayat ne olacak? Bu ülkenin devrimcileri, düzenin çarkları arasında yozlaşan, düşünemez hale gelen yoksul halk çocuklarına sırtlarını mı dönecekler? Elbette hayır. Düzenin insanlıktan çıkardığı halk çocuklarına, kendilerini bu hale getiren düzene karşı savaşmayı öğreteceğiz.

Uyuşturucu sorunu halk için ne kadar can yakıcı bir sorunsa, devrimciler de bu sorunu o kadar ciddi ele aldılar. Örgütlü olunan mahallelerde yozlaşmaya karşı kampanyalar yürütüldü. Bu kampanyalar sırasında polisin ve çetelerin saldırılarına uğradılar. Devrimciler, mahallelerinde uyuşturucu satıcılarına izin vermediği ve cezalandırdıkları için tutuklandılar. Devrimciler ise bu yozlaştırma saldırısına karşı cevapsız kalmadılar, kendi alternatiflerini yarattılar. Örneğin; Hasan Ferit Gedik Uyuşturucuya Karşı Savaş ve Kurtuluş Merkezi, Gazi Halk Meclisi tarafından belediyeye ait eski bir nikah salonu işgal edilerek kuruldu ve bugün hala uyuşturucunun zehirlediği onlarca genci tedavi ediyor.

Düzenin çürüttüğü,  beyinlerini çaldığı insanlarımızın kurtuluşu, bu düzeni ortadan kaldırmakla olacaktır. Uyuşturucu bağımlılığından kurtulmak; tıbbi, teknik bir sorun değil, düzenin değiştirilmesi sorunudur.

Savaş ve Kurtuluş Merkezi’ne adını veren Hasan Ferit Gedik, uyuşturucuya karşı mücadelede şehit verdiğimiz yoldaşlarımızdandır. Hasan Ferit 7 Ekim 2013 tarihinde Gülsuyu’nda uyuşturucu çetelerinin yoldaşlarına saldırdığını duyunca, yaşadığı Küçük Armut lu mahallesinden çıkıp hiç düşünmeden Gülsuyu’na koştu ve burada çetecilerin açtığı ateş sonucu kafasından yaralanarak, kaldırıldığı hastanede şehit düştü.

Kitabın son sayfalarında yer alan fotoğraf albümünde Hasan Ferit Gedik ve onun adına açılan Savaş ve Kurtuluş Merkezi’nin fotoğrafları yer alıyor. Bu fotoğraflarda gördüğünüz faaliyetler sayesinde bugüne kadar onlarca bağımlı kurtuldu.

Kitapta hikayesi anlatılan Ali gibi binlerce Ali var. Ve biz binlerce Ali’ye ulaşıp bu bataklıktan kurtaracağız. Yeni insan kavganın içinde yetişecek.

Hasan Feritler’den oluşan bir ordu olup uyuşturucu bataklığı kurutulacak, zehirlenen halk çocukları kurtarılacak ve halk düşmanlarından hesap sorulacak… İşte bütün bunlar halkın örgütlü gücüyle başarılacaktır. Halktan daha büyük bir güç yoktur. Örgütlü halk, uyuşturucuyu ve halk düşmanlarının diğer bütün politikalarını, dayatmasını, kuşatmasını da ezip geçecektir.

Uyuşturucuya, fuhuşa, kumara, her türlü yozlaşmaya karşı mücadelemizi Ali’lerle büyüteceğiz.



Orkestra Şefi

Yazar: Sarah Quigley
Çevirmen: İlknur Özdemir
Yayınevi : Kırmızı Kedi

Sayfa Sayısı : 344

İlk Baskı Yılı : 2015

”Yedinci Senfoni’mi, faşizme karşı savaşımıza, düşmana karşı mutlaka sağlayacağımız zaferimize ve şehrime, Leningrad’a ithaf ediyorum.” (Dimitri Şostakoviç, 1942)

1941 Yılında Alman faşizminin orduları, Naziler bütün güçleriyle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne saldırmıştı. Avrupa’yı kısa süre içinde işgal etmiş ve bütün Avrupa emperyalistlerinin gücünü de arkasına alarak Sovyet topraklarını işgal ettiler. Bu saldırılar dört yıl boyunca sürdü. Fransa’nın 11 gün içinde, Hollanda’nın saatler içinde teslim olduğu ve bütün Avrupa burjuvazisinin kısa süre içinde teslim olduğu bir çağda Sovyetler dört yıl boyunca büyük kahramanlıklar yaratarak savaştılar ve faşizmi yendiler. Dünyada faşizmi yenme onuru sosyalistlerindir, Sovyet halklarınındır.

Sovyet halklarının bu büyük direnişi, sanatçılarını da beslemiştir. 22 milyon insanını kaybeden Sovyetler’de, edebiyatçılar, sanatçılar da bu savaşın parçası haline geldiler. En önde savaştılar.

Büyük Sovyet bestecilerinden Şostakoviç bu savaşın en acımasız geçtiği yerlerden birinde, Leningrad’taydı. Faşizmin bombalarına karşı halkla birlikte siper kazan, yangın gözcülüğü yapan, yemek yapan ve savaşın bir parçası haline gelen halkla birlikteydi. Yedinci Senfoni’nin yazılma hikayesini anlatıyor kitap. Şostakoviç’in hangi koşullarda yazdığını öğreniyoruz. Bir buçuk milyon insan hayatını kaybediyor Leningrad’ta. Tamamen kuşatılmış şehri terketmiyorlar, 900 gün boyunca direniyorlar. Hitler orduları oldukları yere çakılmak zorunda kalıyor.

Özellikle devrimci sanatçılarımızın, şairlerimizin okuması gerekir. Ülkemizde iktidarların halka karşı saldırısı devam ediyor, devam edecek. Sanat yapmak için herhangi rahat bir zaman, rahat bir ortam bulamayacağız. Dünyada ve ülkemizde emperyalizmin yok etme saldırıları, faşizmin devrimcilere ve halkımıza saldırıları devam edecek. Diğer taraftan bu baskılara karşı halk direniyor.

Bu direnişin içinde Leningrad Senfonisi’nin hikayesi bize sorumluluklarımızı hatırlatıyor. Şostakoviç’in bombalar altında bestelediği senfoniyi, şehirde kalan az sayıdaki müzisyen sahnelemek için çalışıyor. Şostakoviç’in meydan okuyan senfonisini Orkestra şefi Elias çalıştırıyordu.

“Elias, bestecinin meydan okuyuşunun altındaki kuşkuyu ancak anlamıştı ve tuhaftır ki bu onu sakinleştirdi. ‘Baştan başlayalım,’ dedi, soluğunu koyuverirken.

‘Başlamak için daha iyi bir yer var mı?’ La sesi için işaret verdi, obuacı – (o da tanımadığı bir askerdi) dudaklarını büzüp üfledi ancak ses çıkmadı. İskemlesinde iki yana sallanırken yeniden üfledi, sonunda bir ses çıktı, ama ormanın derinliklerinden gelen bir kuş sesi kadar cılızdı. Demek bana sağlanan cephane bu! Elias akort yapan derme çatma orkestrayı seyretti. Bir şekilde iyileşip kışı atlatabilen ama artık bir deri bir kemik olan yaşlı Petrov oradaydı. Ve yayını betondanmış gibi kaldıran Nikolay – ama o kadar çok müzisyen yoktu ki. Gidenlerin yerine geçen ve Elias’ın hâlâ tanımadığı kişiler çalgılarını kurmalı oyuncaklar gibi sarsıntılı, mekanik hareketlerle kullanıyorlardı. Bu, bir salon dolusu iskeletle, üç ay içinde Şostakoviç’in o güne kadarki en büyük senfonisinin etkileyici bir yorumunu hazırlamak zorundaydı. Eğer bu kadar yorgun olmasaydı, durumun saçmalığına kahkahalarla gülerdi.”

Kitaptan yaptığımız bu alıntıda gördüğümüz tabloyu kitap boyunca görüyoruz, savaşın tüm acımasızlığı içinde hayatını sürdüren Leningrad halkını görüyoruz. Senfoni müzisyenleri de, Leningrad halkıyla birlikte açlık çekti, siper kazdı, yangın nöbetleri tuttu… Açlıktan yorgun düştüklerinden, enstrümanlarını çalamadılar, açlıktan öldüler. Her şeye rağmen senfoni provaları saatinde başladı ve aksatmadan sürdürmek için olağanüstü çaba sarfettiler. Bütün bu hazırlıkların ardından faşizmin orduları tarafından kuşatma altındayken, Leningrad’da Şostakoviç’in Yedinci Senfoni’sini, Leningrad Senfonisi’ni seslendirdiler. Leningrad’a ve tüm Sovyet halklarına umut verdiler. Kuşatmalar altında üretmeye devam etmek gerektiğini ve sanatın halka büyük bir moral verdiğini görmemiz açısından okunması gereken bir kitap.


Savunmalar – Kendi Adımıza Asaleten, Ezilenler Yoksullar Adına Vekaleten

Devrimci avukatların tarihi savunmalarının belgesi, kitap, BORAN yayınlarından çıktı.

Kitabın tanıtımını bir süre önce AKP faşizmi tarafından hukuksuzca tutuklanan, halkın avukatı Ebru Timtik’in daha önce Tavır dergisinde yayımlanan yazısından aktarıyoruz…

iki savunma kitabı: DEVRİMCİ SOL AVUKAT SAVUNMASI- 18 OCAK DEVRİMCİ AVUKAT SAVUNMASI |av. ebru timtik

Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve geri kalan her şey onun etrafında döner der Konfiçyus. Dünyadaki bütün dinler bütün öğretiler adaleti bir değer olarak görmüşler ve ulaşılması gerekli, aranan, özlenen bir ideal olarak tekrarlamışlardır.

“Adalet İstiyoruz” diye yükselen sloganlara meraklı bir izleyici “kim adalet istemez ki” diye cevap veriyordu. Evet herkes adaleti ister ama asıl olan adalete ulaşmak, adeleti hakim kılmak için ne yaptığındır.Adalet için genç ömrünü verenlerdir ona değerini katan, yoksa sızlanıp durarak değer yaratılamaz

Biz kendi kendimize böyle düşünedururduk. Konuşurduk mahkemelerde, duruşma salonlarında. Konuşurduk meydanlarda radyo, televizyon programlarında.

Adalet için hapis yatanı da can vereni de duyduk, dinledik, tanıdık.

Kendimiz de tutsak kaldık kısa da olsa. İşte o günlerde kendimiz yargılanırken yalnızca kendimiz için adalet istemenin beyhudeliğini gördük. Adaleti halk için istemeliydik. Halk için adalet olursa biz zaten özgür olurduk.

Tahliye olduktan sonra kolları sıvayıp başladık yazdıklarımızı derleyip toplamaya.

İki kitap var şimdi halkımıza okumaları için sunduğumuz. Biri Devrimci Sol davasının avukat savunmasıdır.

Diğeri 18 Ocak’ta devrimci avukatlara yapılan baskın davasının sanık savunmasıdır.

Bu iki kitap art arda yayınlandı. Bu birliktelik bize iki şeyi gösteriyor; 23 yıl önce farklı avukatların müvekkilleri için yaptıkları savunmanın ekseni milim şaşmadan 24-26 Aralık’ta Silivri Mahkemesi’nde tekrarlanmıştır. Bu sözleri yıllar sonra farklı avukatlar başka bir sandalyeden, sanık sandalyesinden seslendirmişlerdir.

Aradan geçen yıllarda ülkede asla dair neredeyse hiçbir şey değişmemiştir. Değişen yalnızca teferruattır.

Belki hamaset gibi gelecek size ama gerçek şu ki; kendimiz adına asaleten, yoksullar ve ezilenler adına vekaleten yaptığımız iş teknik olarak bir savunma idi. Ama aslında gerekçelerimizi sunuyorduk. Mahkemeye değil tarihe ve halka konuşuyorduk; Biz neden devrimci avukatlık yapıyoruz ve neden bizi hapse attılar? Genç avukatlara neden devrimci avukatlık yapmaları gerektiğini anlattık.

Kendi hukuklarını ayaklar altına alarak tutukladıkları hukukçular ilk biz değildik, elbette son da olmayacaktık. Bizden sonra bizi hapishanelere gönderen polisler, savcılar, hakimler, gazeteciler bir bir nasibini aldılar kendilerinin de bir parçası oldukları bu sistemden. Ama onlar hiçbir zaman bizim gibi açıkça yaptıklarını savunamadılar, savunamayacaklar da. Bu kadar açık bir şekilde savunma yapmak için önce mücadelesine inanmak gerekir. Ve bu mücadelenin bedellerini göze almak gerekir. Biz mesleğimizi içinde var eden sistemin reddiyle başlıyorduk savunmamıza. Oysa onlar önce kendilerini var eden sistemi kutsamadan, içlerinden bir kişiyi bile eleştiremiyorlardı.

Halkımız “kısa çöp uzun çöpten hakkını alır” diyor. Ama bu kendiliğinden olmayacak. İşte bu kitaplar adalet mücadelesinin küçük parçalarını anlatmaktadır.

Adalet mücadelesinin büyük parçalarını tarihin muazzam hafızasında, toprağın altında boylu boyunca uzanan genç bedenlerin mezar taşlarında arayın. Çünkü sözlerimizin bir etkisi var ise bu etki onların etkisidir, sözlerimizin bir hikmeti var ise bu hikmet onların hikmetidir.



Sırça Köşk – Sabahattin Ali

“Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış… Bugünden yarına geçinmek, gittikleri yerlerin birinden yüz bulsalar, beşinden kovulmak canlarına tak demiş. Alınteriyle kazanıp gönül rahatlığıyla yemeyi de gözlerine kestiremezlermiş, çünkü elleri işe yatkın değilmiş. Bir gün, uzun bir yolculuktan sonra, yüksekçe bir tepede oturup aşağıdaki ovada yayılan büyük bir şehre garip garip bakarlar, acaba bu bilmediğimiz yerde nasıl karşılanacağız, diye acı acı düşünürlerken, içlerinden birinin aklına yaman bir fikir gelmiş. Hemen yerinden fırlayıp: ‘Gelin beraber, bu şehirde sırça köşk yapalım; ömrümüzün sonuna kadar bolluk içinde yaşarız!’ demiş. Ötekiler: ‘Bu sırça köşk de nedir?’ diye sormuşlar, beriki: ‘durmayın, vakit kaybetmeyelim, yolda anlatırım!’ diye onları peşine takmış, bayırdan aşağı kuş gibi hızla inmeye başlamışlar.

tavir_Sayfa_13

Elebaşı yolda üç beş sözle arkadaşlarına şehre varınca nasıl davranacaklarını öğretmiş. İndikleri şehir, o memleketin başşehri imiş. Be memlekette bütün millet çalışır, herkes elinden gelen işi yapar, kendi başına buyruk, beyler gibi yaşarmış. Tarlalarda, dükkanlarda insanlar arı gibi çalışır, kazanan kazanmayana destek olur, malını lüzumuna göre başkasıyla değişir, kavgasız dövüşsüz, efendisiz, uşaksız, ömrünün sonunu bulurmuş. Gündelik işlerini gördürmek, nizalarını yatıştırmak için aralarından seçtikleri adamlar hemşerilerine hizmet etmekten başka şey düşünmez, zorbalığı akıllarından bile geçirmezlermiş.

Bizim üç ahbap geldikleri sırada şehrin pazarıymış. Sokaklarda ekinler, yemişler, dokumalar, kumaşlar, demirler, kömürler küme küme durur, alıcı ile verici aracısız iş görürmüş. Ahbaplar, önceden aralarında sözbirliği ettikleri üzere, sokaklarda aylak aylak dolaşıp etraflarına bakarlar, başlarını sallayıp, yanlarından geçenlere duyuracak şekilde: ‘Allah Allah… amma da acayip memleket ha!..’ diye söylenirlermiş…

Bir sokak gitmişler, öbür sokağa varmışlar; ondan çıkıp başkasına dalmışlar, ama hep şaşkın şaşkın aynı sözleri tekrarlamışlar. Gitgide arkalarına bir sürü meraklı takılmış, bu yabancılar memleketin nesini acayip buldular acaba? diye aralarında soruşturmaya başlamış. Nihayet birisi dayanamayıp yabancılara sormuş:

‘Neye şaşırıyorsunuz Allah aşkına?’ 
Ahbapların elebaşısı: ‘Yahu, sizin memleketin sırça köşkü nerde?’ diye öğrenmek istemiş.
‘Ne sırça köşkü?’
‘Nasıl? Sizin sırça köşkünüz yok mu?’
‘O da neymiş?’
Elebaşı yanındaki dostlarına dönüp: ‘Aman yarabbi, daha sırça köşkün ne olduğunu bilmiyorlar. Böyle memlekette durulmaz, hemen yolumuza gidelim!’ demiş.

Şehir halkını daha çok merak sarmış. Ahbapların peşini bırakmamışlar. Beş on adım sonra önleyip tekrar sormuşlar: ‘Canım, neymiş şu sırça köşk? Anlatın bakalım, pek lüzumlu bir şeyse belki biz de yaparız!’

‘Lüzumlu ne demek? Sırça köşkü olmayan şehir, sırça köşke bağlanmayan memleket olur mu? Haydi dostlar gidelim!’

Halk aralarında ayaküstü bir danışmışlar, sonra yabancıların yanına sokulup: ‘Bizim başka şehirlerden ne diye noksanımız olsun? Madem ki bu kadar lazımmış, hadi hep beraber şu sırça köşkü yapıverelim!’ demişler.

Yabancıların elebaşısı: ‘Olmaz.. Olmaz.. Sırça köşkü yapmak o kadar kolay değil.. Masraf ister, malzeme ister, işçi ister. Bırakın bizi de sırça köşkü olan şehre gidelim!’ demiş. Ama halk bırakmamış, ‘ne lazımsa verelim, kimselerin memleketinden aşağı kalmak istemeyiz!’ diye direnmiş.

Oturup hesabını yapmışlar, hemen işe başlamışlar. Üç ahbap sırça köşkün mimarlığını üstüne almış, halk aralarından işçi seçmiş, arabacı ayırmış, şehrin en büyük meydanına kum taşımaya, kömür getirmeye başlamış. Bir kısmı da bu işte çalışanlara yiyecek, içecek getirir, giyim eşyası tedarik edermiş. Nihayet camlar eritilmiş, sırça duvarlar yükselmiş, bir kat tamam olunca üç ahbap içine yerleşmişler, halka demişler ki:


‘İşte, sırça köşk oldu demektir. Daha tamam değil, memleketinizin şanına layık büyüklükte değil ama o da olur. Şimdi bunu iyi muhafaza etmek lazım, büyütmek lazım, adam ayırın, yiyeceği içeceği arttırın, aranızdan seçtiğiniz adamları da dağıtın, biz her işinize bakarız…’

Halk, artık bir sırça köşkümüz var, diye sevinmiş, kendi yediğinden, giydiğinden kesip sırça köşkte oturanlarla onların hizmetine ayrılanlara vermeye başlamış. Az sonra sırça köşkten emir çıkmış: ‘Bir kat daha çıkmak lazım. Burası hem bize, hem hizmetimize bakanlara dar geliyor.’

Arabalar yeniden kum taşımış, sırça köşkün efendileriyle onlara hizmet edenlere, yapıda çalışanlara davarlarla koyun, çuvallarla ekin, küfelerle yemiş getirmiş. İkinci kat tamam olunca, üç ahbap oraya da halk arasından kendi işlerine yarayabilecek olanları seçip yerleştirmişler. Onlar da burada ekmek elden su gölden yaşamanın tadını alınca, sırça köşkün çok lüzumlu bir şey olduğuna inanmışlar, hemşerilerini de inandırmak için gayrette kusur etmemişler.

Bu yolda sırça köşk yükseldikçe yükselmiş, kat üstüne kat binmiş. İçi oldukça dolmuş, sırça köşke girmenin kolayını bulan oradan çıkmak istemez, bunun tersine dışarıda kalanlar yolunu bulup içerde bir yer kapmaya uğraşırmış. Ama sırça köşkte oturanlarla onlara hizmet edenleri beslemek de halkın belini pek bükmüş.. Aralarında homurdananlar türemiş. Bir aralık: ‘sırça köşk lazım, anladık ama bu kadar çok kadar odaya, bu kadar hazır yiyiciye ne lüzum var?’ diye şöyle bir görünecek olmuşlar. Üç ahbabın elebaşısı onlara her odanın vazifesini iyice anlatmış: ‘İşte’ demiş ‘şu odada ben otururum, sırça köşkün başında ben varım, bensiz iş yürür mü? Ben olmasam sırça köşkünüz olur muydu? Şu odalarsa baş yardımcılarımızın… Ta gurbet ellerden gelip sizi sırça köşke kavuşturduk, biz idare etmesek ne köşk kalır, ne siz kalırsınız!’

tavir_Sayfa_14

Halk: ‘Pekala’ demiş, ‘ama bir sürü aylakçının ne lüzumu var? Mesela şu odadaki ne iş görür?’ ‘O mu? Ne diyorsunuz? Sırça köşke giren malların hesabına o bakar; bu malları toplayanların başıdır. O olmasa, hiçbiriniz verdiğinizin nereye gittiğini bilemezsiniz. Buna gönlünüz razı olur mu?’

‘Ee… şu odadaki?’
‘Sırça köşke zamanında mal göndermeyenleri, noksan mal gönderenleri, sırça köşkün kadrini bilmek istemeyip ona kastedenleri arar bulur.. öyle sütü bozukları başıboş bırakmak olur mu?’
‘Peki, ya şuradaki?’
‘Sırça köşke girip çıkanların defterini tutar.’
‘Bunu da anladık, ya bu odadaki?’
‘Sırça köşkün odalarını süpürtür…’

Halk ne sorduysa cevabını almış, bütün odalarda aylak oturan insanların pek lüzumlu olduğuna inanmış; çünkü bunların kimi sırça köşkün ışıkçı başısı, kimi döşekçi başısı, kimi onun yamağı, kimi yamağının yamağı imiş… Eh artık bir sırça köşk olduktan sonra, onun hizmetine bakanlar, sonra bu hizmete bakanların hizmetine bakanlar elbette olacakmış. Ama sırça köşktekiler arttıkça, halkta onları doyuracak takat kalmamış. O zaman sırça köşkün adamları gelip herkesin yiyeceğini, giyeceğini zorla almışlar. Ayak direyenleri götürüp sırça köşkün bodrumuna kapamışlar. Halk, başına kendi sardırdığı bu beladan kurtulmaya kalkışamazmış; çünkü sırça köşkün adamları, gezdikleri, dolaştıkları yerde, onun hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğunu söyler, saf kimseleri buna inandırır, inanmayanları ise bin bir zulüm, bin bir hile ile sustururlarmış… Sırça köşkün de gözü doymak bilmez, istedikçe istermiş.

Baştakiler doğuştan tembel oldukları, sonradan yanaşanlar da çalışmayı çoktan unuttukları için, kendilerini besleyenlere, buna karşılık bir şeyler borçlu olduklarını akıllarına bile getirmezler, yalnız birbirlerinin hizmetine bakarlar, memleketin halkına, bir köylünün inekleriyle, köpeklerine baktığı kadar bile göz kulak olmazlarmış. Ama halkın gözü yıldığı için elindekini avucundakini vermiş. Artık bir gün verecek bir şeyi kalmamış, çünkü sırça köşkten çıkan bir emirle herkes elindeki son koyunu da vermeye çağrılmış… Getirmişler, teslim etmişler, söve saya dağılmaya başlamışlar… Onların böyle homurdandığını, artık verecek bir şeyleri kalmadığı için korkacak bir şeyleri de olmadığını fark eden bizim ahbapların elebaşısı sırça köşkün balkonuna çıkmış, sesini tatlılaştırıp onlara demiş ki: ‘Ey millet, birçok şeyler verdiniz, büyük sıkıntılara katlandınız, ama dostun düşmanın hayran olduğu bir sırça köşk elde ettiniz.. Onun azameti, parlaklığı yanında üç beş çuval ekin, dört baş davar nedir ki?… Biz sizin şanınız, şerefiniz için çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz.. Bakın, bugün getirip bıraktığınız koyunların bile hepsini yemedik, boğazımızdan kestik, bir kısmını size geri vereceğiz. Bütün koyunların kelleleri halka dağıtılsın!’

Sırça köşkten çıkan birçok hizmetkar, biraz önce oraya canlı olarak giren, şimdi kesilip, yüzülüp kebap edilmeye başlanan koyunların kafalarını halka dağıtmışlar… Kelleyi alanlar dağılmak üzereyken içlerinden biri elindeki başa bakarak hayretle bağırmış: ‘İyi ama bu başın beynini almışlar!’

Elebaşı balkondan seslenmiş: ‘Öyle.. Fakat siz beyni ne yapacaksınız? Pişirmesini bilmez, ziyan edersiniz!’ Başka biri: ‘Peki, ya bu başların dili de yok!’ diye haykırmış. Elebaşı aşağıya doğru eğilmiş: ‘Canım, dilin size lüzumu yok! Yemesini beceremezsiniz!’ Bir üçüncüsü: ‘Yahu, bu kellelerin gözlerini de çıkarmışlar!’ Elebaşı ona da cevap vermiş: ‘Siz o gözün de nasıl kullanılacağını bilemezsiniz, vazgeçin ondan da…’

Bunun üzerine halk, beyinsiz, dilsiz, gözsüz kelleleriyle dağılmak üzereyken, aralarında canından bezmiş biri: ‘Böyle başın da bana lüzumu yok!’ diyerek, boynuzundan tuttuğu kelleyi fırlatıvermiş. İşte o zaman herkesin şaştığı bir şey olmuş; hızla gidip sırça köşke çarpan kelle orada şangır! diye koskocaman bir gedik açmış.

Halk her şeyden sağlam, hiç bir zaman yıkılmaz, kırılmaz bildiği o koskoca sırça köşkün bu kadar çürük olduğunu görünce, elindeki kelleleri birbiri arkasına ona fırlatmaya başlamış, göz açıp kapayıncaya kadar tuzla buz olan sırça köşk çökmüş, yıkılmış, içindekilerin çoğu cam kırıklarının altında ezilmiş, kapıya yakın yerlerdeki beş on kişi zor kurtulmuş…

Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkarmamış. İhtiyarlar çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasihatı vermeyi unutmazlarmış: ‘Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız… Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter…’

*Sırça Köşk, Sabahattin Ali (1945).



Tütün 1-2

Kitabın adı: Tütün 1-2
Kitabın yazarı Dimitır Dimov
Yayınevi: evrensel ağustos 2004

Ä°lgili resim

Devrimler birbirine benzer ama asla birbirinin aynısı değildir, olamaz. Aslolan insandır her devrimde. İnsanlardan oluşan parti ilkeler kurallar kapitalizmin yarattığı kültür vb. hemen hemen her ülkede aynıdır.

Coğrafi şekiller kültür ahlak gelenek görenek vb. ise bambaşkadır. O sebepten her ülkenin devimi kendine özgü olmak zorundadır. Bulgaristan’ı okuyoruz Tütün’de. Dünyayı kasıp kavuran on milyonlarca insanı Pazar kavgasında katleden Nazizmin pençesine değmeden hemen önceden başlayıp devrime kadar olan süreçte Bulgaristan seriliyor önümüze iki cilt halinde toplam 742 sayfa boyunca.

Alman sigara tröstlerine ucuz tütün gerekmektedir. En ucuzları da Balkanlar dadır tütünlerin alman tröstlerinin temsilcileri Bulgaristan’ın en büyük tütün tröstü olan Nikotiana ile anlaşırlar.

Alman emperyalizmi tütünle başlattığı sömürüyü çok yakın bir tarihte açık işgale de çevirecektir elbette çünkü ıı. Paylaşım savaşı Hitlerin komutasında patlamak üzeredir. Tütün bize sınıf çatışmasında düşman saflardaki öz kardeşleri onların bencilce ihtiraslarla ve temelinde emek vatan ve halk sevgisi olan devrimci duygularla bağlandıkları aşklarıyla birlikte anlatıyor.

Latince öğretmeni redingot’un pavel, baris ve stepan adında üç oğlu vardır pavel ve stepan yüreklerindeki tertemiz duygularla bağlandıkları devrim kavgasında birer sıra neferi olma yoluna ilerlerken boris’in tek düşüncesi kapitalist dünyanın nimetlerine bir an önce kavuşmaktır.

Başarır da nikotiana tröstünün sahibi baba pierr’nin kızı olan marla’nın da yardımıyla önce tröstte çalışmaya başlar sonra maris ile maris ile evlenip yükselmeye başlar. Baba pierre öldükten sonra koca törstün tek sahibidir artık. Bir tekel patronudur artık Latince öğretmeninin yoksul gecekondusunda yırtık ayakkabılarla dbüyümeye çalıştığı yıllardaki baris değildir.

Kapitalizmin kurallarını eksiksiz uygulayacak bir karaktere sahip biridir baris ve insanın yaşadığı gibi düşüneceği gerçeğinden hareketle hiç kimseye acımaz. Rakiplerini her türlü iğrenç yöntemle kimi zaman rüşvetle kimi zaman tuzağa düşürerek kimi zaman da ayak oyunları ile birer birer ortadan kaldırır.

Alman emperyalizmiyle açık işbirliği içine girmiş bir vatan haini olan Boris içinden geldiği sınıfın düşmanıdır artık hem de azılısından küçük kardeşi stepan’ın devrimci eylemlerden dolayı gözaltına alındığında içişleri bakanına emniyet müdürlerine verdiği rüşvetlerle özgürlüğüne kavuşturduğunda vicdanını temizlediğini düşünür sırf annesine olan pamuk ipliği kalınlığındaki sevgi dışında ne babasıyla ne de kardeşleriyle ne de Bulgar emekçi halkıyla hiçbir bağı kalmamıştır oysa.

Başta nikotiana olmak üzere tüm Bulgar tütün tröstleri fabrikalarda otomasyona geçmek isteyince işçiler bunun kendileri için ölüm olacağını düşünür ve vatan cephesi’nin öncülüğünde direnişler başlatırlar. Vatan cephesi içinde yer alan komünist parti’nin önemli kadrolarından olan pavek direnişe işçilere ve kadrolarına yönelik politiklarını eleştirir partisinin. Bunun sonucunda da partiden atılır. Çok sevdiği ülkesinden uzaklaşır aynı zamanda ülkesi kadar sevdiği liladan. Arjantine oradan da ispanya iç savaşında partizanlarla birlikte savaşmak için ispanyaya gider yıllar sonra ülkesine döndüğünde partisi de artık doğru politikalar sayesinde halkın içinde kök salmayı daha önce attığı pavel’i bu kez önder bir kadro olarak bağrına basmıştır.

Bulgaristandaki faşist hükümet devrimcilere karşı polisiye tedbirleri haf safhada alıyor baskı ve sömürüyü katmerli bir şekilde sürdürüyordu bu süreçte stepan bu süreçte tekrar tutuklanır hapishanede sorgular kendini ağabeyi boristen etkilenmiştir onun paralı paralı pullu şaşalı yaşamış cezp etmiştir stepanı devrimciliğin her gün bir şeyler katılmadında nedenleri her gün biraz daha çoğaltılmadıkça biteceğini kavrayamayan stepan’ın çürümesi kaçınılmazdır. Yoldaşlarından gizli olarak ağabeyi boris e yazdığı ve yardım dilendiği mektup onun devrimciliğinin de ölümüdür gerçek yaşamının da aynı zamanda Kapitalizmin nimetlerine olan düşkünlük insanı baştan ayağa çürüten bir duygudur.

Bencillik insanda tek bir değer bile bırakmaz ben duygusu dışında greve çıkan işçilerin üzerine saldırırken bir kadın işçinin kafasına vurduğu koca bir veya ile hayatını kaybeden polis şefi çakır’ın tıp fakültesi mezunu doktor kızı irinanın borisin kapatması olarak hayatına devam etmesinde bunları kaybetmemek için alman tröstlerinin temcilsiyle bile düşüp kalkacak kadar alçalmasında çürümesinde gördüğümüz gibi..

oysa irina idealist bir doktor olmayı istiyordu öğrenciyken borisin daha köyde işsiz güçsüz dolanırken ona olan ilgisini sevgisini hissettirmesi çok sora bir tesadüf eseri bu kez nikotiana patronu olarak gördüğü boris in ihtişamlı yaşamına özenmesi onun da insanlığını yitirmesine yol açacaktır gün gün. Gerçek budur kapitalizm çürütür.

Hitlerin Avrupa imparatorluğu hayali Sovyetler birliği duvarına çarpınca Almanya için tehlike çanları çalmaya başlamıştır bugaristandaki alman işgalciler tröst temcileri paçalarını kurtarmak için her şeyi yapacak durumdadır. Bulgaristan partizanlar da vatan cephesi önderliğinde hem Almanlarla hem de işbirlikçi faşist Bulgar hükümetiyle kapışmakta her ikisinin de sonunu getirmek için savaşı büyütmektedir. Bu görev başarılacak ve işbirlikçi vatan hainleri bulgaristandan atıalcaktır.

Tütün bulgaristanın sarı dünyanın namanı bir yanda çürüme yozlaşma öte yanda yeni insanı bir yanda insani değerleri hiç sayan sistem öte yanda insana yaraşır güzel bir dünya sosyalizm.

Bir yada öz kardeşleri bile düşman kamplara koyan acımasız sınıf kavgası öte yanda bu eşitsiz kavgada inancın umudun yarının zaferi insanın iç ve dış düşmanla savaşımının vatan ve halk sevgisinin korkunun ve cesaretin paranın satır aldığı değerlerin ve hiçbir maddi değerle satın alınmayan onurun namusun ahlakın öyküsü Dimitır dimov insanların kendi devrimlerini bunun yanında da Bulgaristan devrimini nasıl başardıklarını derinlemesine ortaya konulan karakterlerle güçlü bir edebi anlatımla anlatıyor bize. Herkesin kitaplığında mutlaka olması gereken bir kitap armağan ediyor bize Dimov usta …

fazıl aktaş



DEVRİM İÇİN SAVAŞMAYANA KOMÜNİST DENMEZ

YAZAR: FİDEL CASTRO

YAR Yayınları

Devrim iddiasıyla ortaya çıkan birçok hareketin hedefidir sosyalizm, komünizm. Birçok devrimci harekete karakterini veren düşüncedir bu. Ancak tek başına böyle düşünüyor olması, isminin devrimci, sosyalist, komünist olması yetmez. Düşündüklerini pratikle bütünleştirmeli, devrim iddiasını yaşamda kanıtlamalıdır. Bunun tek yöntemidir pratik yapmak.

Günümüz koşullarında her devrimci harekete düşen görev, bulunduğu ülkede emperyalizme ve oligarşiye karşı savaşmaktır. Bu olmadan devrimin olması, halkların zulüm ve sömürüden kurtulması mümkün değildir.

Devrimcilik, aynı zamanda bir devrimci hareket için bulunduğu ülkenin özgün koşullarını doğru tahlil etmeyi, halkın sorunlarını ve isteklerini kavramayı, düşmanı tanımayı, buna göre taktik ve doğru politikalar üretmeyi gerektirir. Bu durum günümüzde birçok devrimci hareketin sorunudur. Ya bulunulan ülkenin koşulları iyi tahlil edilemez, ya halkın sorunları ve istekleri bilinmez, ya da düşman tanınmadan hareket edilir. Durum böyle olduğunda hedef belirsizleşir ve doğru devrimci politikalar üretilemez. Devrimcilik bilimsel temeller üzerine oturmaz. Devrimcilerin ayakları ülke topraklarına basamaz, şablonculuk ve taklit alır başını gider.

Hedefi net olmayan devrimci bir hareketin doğru politika üretmesinin de maddi zemini yoktur. Durum böyle olduğunda ise, düşmanın politikalarının etkisinde kalmak, onun yönlendirmesiyle hareket etmek kaçınılmaz hale gelir. Düşmanın ne kadar iyi, barışçıl, demokrat olduğu keşfedilmeye başlanır. Silahlara elveda denilir. Bu duruma bizim ülkemizde somut örneklerdendir. Kendine devrimciyim diyen birçok hareket büyük iddialarla yola çıkmış, tıkanmış, emperyalizmin, oligarşinin politikalarının etkisi altına girmiştir. Ama hala kendine devrimci, sosyalist, komünist demekten vazgeçmemiştir.

Gerçek devrimcilerin görevi bu hareketleri eleştirmektir. Eleştirideki amaç, onlara yardımcı olmak, doğru devrimci çizgiyi göstermektir. Dervimcilik, bu eleştirileri dikkate almayı, yanlışlarına sorgulayıcı tarzda bakmayı emreder. Eleştirinin bu yönünü kavramayanlar için, eleştirene karşı düşmanlaşma, karşı eleştiriyle saldırıyla geçme kaçınılmaz bir son olur.

Fidel Castro’nun da „Devrim İçin savaşmayana Komünist Denmez“ sözü bir eleştiridir. Ancak doğru kavranmadığı için söylendiği yıllarda uluslararası yankılara neden olmuştur. Üzerine önemli tartışmalar yaşanmıştır. Bu sözün anlamını bilince çıkarmayan birçok „devrimci“ alınmış, Castro’yu bu sözleri üzerinden suçlamaya çalışmıştır.

„Devrim İçin Savaşmayan Komünist Denmez“ sözü kimi zaman bir eleştiri, kimi zaman etkili bir uyarı, kimi zaman da savaşma gerekçemizdir. Kısaca görevimizin hatırlatılmasıdır. Çünkü kendine devrimciyim diyen herkes, çağımızda devrimin savaşmakla mümkün olduğunu bilir. Ancak her zaman bu cesareti gösteremeyenler savaşma kararlılığını yitirirler. Savaş yerine barış politikalarını öne çıkarmaya çalışırlar. Sürecin taktiği budur diye de, politikasılıklarını meşrulaştırmaya çalışırlar.

Eleştirilerde burada yoğunlaşır zaten. Kendine devrimciyim diyenlere savaşması gerektiği, barışın emperyalizme hizmet ettiği hatırlatılır bir biçimde. Devrimcilik görevinin gereğidir bu. Ve bu eleştiri kimi zaman sayfalarca yazmayı, tartışmayı gerektirir, kimi zaman da Castro gibi kısa ama sarsıcı konuşmayı. „Devrim İçin Savaşmayana Komünist Denmez“…

Böyle bir eleştiri alan herkesin durup düşünmesi, ne yaptığını, yaptıklarıyla kime hizmet ettiğini gözden geçirmesi gerekir. Ancak eleştiriyi bu özüyle kavramayanlar, ya da kavramak istemeyenler ya alınır kabullenmez, ya da kendi düşüncelerine meşruluk arayışı içine girer, bunun için de karşı eleştiriye geçerler. Ama doğru düşünce tarzı olmadığı için devrimci eleştiriye saldırıyla karşılık vermeye çalışırlar. Emperyalizmin ideolojik etkisi altına girenlerin, çizgiden sapanların emperyalizmle aynı noktada buluşmasıdır ortaya çıkan tablo. Hem dünya genelinde, hem de bizim ülkemizde mücadele tarihi böyle onlarca olaya tanıktır. Hala da tanıklık ediyor. Castro da karşılaştığı böylesi bir olayda kullanmıştır „Devrim İçin Savaşmayana Komünist Denmez“ sözünü.

Sözün özü şudur; Küba, devrim için savaştığını söyleyen Venezuella Komünist Partisi’nin samimiyetine inanarak onlara yardım eder. Emperyalizme ve oligarşiye karşı olmak, halklara karşı sorumluluk duygusunu hissetmek bunu gerektirir. Ancak belli bir süre sonra Venezulella Komünist Partisi kendi içinde sorunlar yaşamaya başlar. Parti yöneticileri, savaşı değil barış politikalarını öne çıkartarak devrimci çizgiyi terkeder ve sağcı politikalarını dayatırlar. Parti içinde bir grup bu politikalara karşı çıkarak gerilla mücadelesini savunur ve emperyalizme ve oligarşiye karşı eyleme geçerler. Bu eylemleri barış politakasına vurulan darbe olarak ele alan sağcı kesim, savaşı savunanlara Küba’nın yardım ettiğini öne sürerek Castro’yu „eleştiri“ bombardımanına tutarlar. Sorun da buradadır. Rahatsızlıklarını dile getirirken Castro’yu eleştirme adına saldırıya geçer, düşmanlarını dile getirirken Castro’yu eleştirme adına saldırıya geçer, düşmanla aynı ağızdan konuşmaya başlarlar. Eleştiri adına ortaya çıkan karalamalar ve küfürnamelerdir. Dost-düşman burada birbirine karışır. Temelinde yanlışını görmek istememe vardır. Yanlışını kitlelerden saklama kaygısı vardır. Bu kaygıdır emperyalizmle „devrimcileri“ aynı noktada buluşturan.

Yaşanan böylesi durumlarda bir eleştirinin nasıl olması gerektiğine Castro kitabında şöyle cevap veriyor; „… Gerekli görülen yerde elbette eleştiri yapılır. Buna eyvallah ama eleştiri yapılacaksa edebiyle, devrimci bir ruhla yapılır. Bu eleştiriyi yaparken, olaylara düşmanın köşesinden bakmamak, yüzünün düşmana karşı olmasına dikkat etmek gerekir. Düşmana karşı olmaları beklenir onlardan, düşmanla birlikte olmaları değil.“Evet, devrim için savaşın her biçimi düşmana yönelmelidir. Eleştirilerde de buna dikkat edilmelidir. Devrim için savaşma, savaştırma esas alınmalıdır. Aksi durumda „Devrim İçin Savaşmayana Komünist Denmez“. Bugün devrimci eleştiri adına saldırıların, eleştiriyle değişip-dönüştürmenin değil kendi hatalarını gizlemeye çalışmanın çokca örnekleri yaşandığı bir ülke olmamız nedeniyle, eleştirinin nasıl olması gerektiğini birçok konuyla birlikte anlatan Castro’nun „Devrim İçin Savaşmayana Komünist Denmez“ adlı kitabı okunmalı, dersler çıkarılmalıdır.


Ateş Geçitleri

Ä°lgili resim

Sayfa Sayısı: 399
Baskı Yılı: 2001
Dili: Türkçe
Yayınevi: Bilge Kültür Sanat

Binlerce yıl önce 300 kişilik bir avuç feda savaşçısının milyonlarla ifade edilen istilacı bir orduya karşı direnmenin öyküsüdür Ateş Geçitleri. Feda, yoldaşlık, kahramanlık, inanç ve disiplindir kitabın temelini oluşturan.

‘Acımak’ sözcüğünü tarif et, ‘Merhamet’ sözcüğünü anlat. bunlar savaşın mı, yoksa barışın mı erdemleridir?… ya da bunlar aslında erdem midirler?… erdemi ortaya barış değil, savaş çıkarır. kötülüğü barış değil savaş temizler…”

Pers İmparatorluk ordusu Hellespontos’u geçerek, Hellen topraklarını istila etmek üzere yola çıkar. Korkunun ve ihanetlerin ortaya çıktığı bir anda Leonidas adında bir komutan 300 savaşçıyla düşmanın üzerine yürüme ve savaşma kararı alır.

Lakonia ülkesi bugünkü Yunanistan’ın güneyindeki bölgenin adıdır. Sparta kenti de bu ülkenin toprakları içerisindedir. Savaşçı bir halk olan Lakonyalılar Yunanistan’ı altüst eden Pers korkusuna ve ihanete karşı çıkar. Pers ordusu harekete geçmiştir. Halk korku içindedir, korku insanların kişiliğine işlemiş; bir kısmı kaçmanın, işbirliğinin yollarını aramaya başlamıştır. İşte orada, Lakonia’da bir avuç savaşçı yunan halklarını birleştirmek ve geride kalanlara direnme gücü vermek için Pers Ordusu’nun karşısına çıkmaya karar verir. Başlarında Leonidas isimli savaşçı yaşlı bir kral vardır, bu kral bütün erdemleri üzerine toplamış bir komutandır aynı zamanda. Leonidas Pers Ordusu’nu karşılamak üzere üçyüz feda savaşçısı seçer ve kendisi de başına geçerek perslerin yolu üzerindeki Ateş Geçitleri’ne gelir.

“ölüm şimdi yanıbaşımızda duruyor… onu hissedebiliyor musunuz? ben hissediyorum. ben insanım ve ondan korkuyorum. gözlerim, o an geldiğinde beni yüreklendirecek birşeyler arar… bu gücü nereden bulduğumu söyleyeyim, dostlarım! önümüzde kızıllar içinde duran oğullarımızdan. evet. ve gelecek savaşlarda onların yerini alacak olanların yüzünden… yaşamda hiçbir şey karşılıksız elde edilmez, en değerlisi de özgürlüktür. bunu seçtik ve bunun bedelini ödüyoruz.”

“burada üstesinden gelinmesi olanaksız yüzlerce olasılığa karşı dimdik durup, onurla ölerek yenilgiyi zafere dönüştüreceğiz. hayatlarımızı feda ederek müttefiklerimizin ve geride bıraktığımız kardeşlerimizin kalplerine cesaret tohumları ekeceğiz. tam anlamıyla zafer kazanacak olanlar onlardır, bizler değil. zafer bizim için asla yıldızlarda değildir. bugün bizim rolümüz, karılarımızı ve çocuklarımızı kucakladığımızda ve savaşa gittiğimizde hepimizin bilincinde olan şeydir: direnmek ve ölmek. bizim üzerine yemin ettiğimiz ve gerçekleştirdiğimiz şey budur.”

Üç yüz Spartalı ve müttefikleri, istilacılara yedi gün boyunca karşı koyabildi. Sonunda yenildikleri ana kadar, silahları parçalanıp tükendiğinde bile elleriyle ve dişleriyle savaştılar.

Ä°lgili resim

Spartalılar ve Thespialı müttefikleri, kanlarının son damlasına kadar savaşmışlardır.Kendi canlarını feda ederek gösterdikleri cesaret sayesinde Hellenler bir araya gelerek; o sene , Persleri Salamis ve Plataiai’de mağlup ederek Batı’da henüz filizlenmekte olan demokrasi ve bağımsızlık kavramlarını kurtarmışlardır. Kitapta savaştan sonra ele geçen tek canlı Spartalı bütün bunları ve Spartalılar’ın savaşçılığını Pers imparatoruna anlatmaktadır. Ağır yaralı olduğu için daha sonra ölür.
Diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir sözünün ete kemiğe büründüğü yerdir artık Ateş Geçitleri….

Ateş Geçitleri; bir bütün olarak direnmenin belgesidir. Hem de eşit olmayan koşullarda, hem de o an için kazanma umudu hiç yokken direnmenin, fedanın bir belgesi. Romanın kahramanı komutan Dienekes şöyle diyor

“(savaşçının en büyük başarısı) sıradan olamayan hallerde sıradan olanı yapmaktır…”

Savaşın arifesinde bir trakya yerlisi pers okçularının ne kadar kalabalık olduklarını anlatmak için, attıkları okların güneşin yüzünü örttüklerini söylemiştir..Dienekes yanıt olarak buna gülecek ve ona :

-iyi..öyleyse biz de gölgede savaşırız.. diyecektir..



İnsan Nasıl İnsan Oldu

Yazar: E. SegalM. İlin

Çevirmen: Ahmet Zekerya

Yayınevi: Say Yayınları

Sayfa: 592 sayfa

“Dünya üzerinde insanın evrimi konusunda bir kitap yazmayı yazarlara Aleksey Maksimoviç Gorki salık vermişti.

Bu kitabın yazarlarından biri, Gorki ile bir konuşması sırasında şunları söylemişti: “Biliyor musunuz, ben bu kitaba nasıl başladım? Şimdi, uçsuz bucaksız uzayı gözünüzün önüne getirin. Yıldızların, bulutsuların doldurduğu uzayı… Bu devler devi bulutsulardan birinde Güneş alev alev yanıyor. Güneşten gezegenler kopuyor. Küçücük bir gezegende madde canlılaşıyor, kendi bilincine varmaya başlıyor. Bunun sonucunda insan ortaya çıkıyor.

Yazarlar 1936 yılında, insanın oluşumunu, çalışıp düşünmeye nasıl alıştığını, ateş yakmayı ve demiri eritmeyi nasıl öğrendiğini, doğaya egemen olmak için nasıl savaştığını, dünyayı nasıl kavrayıp değiştirdiğini anlatan bu kitap üzerinde çalışmaya başladılar.

Kitabın birinci bölümünde ilkel insan ve ilkel toplum düzeni anlatılmaktadır. İkinci ve üçüncü bölümlerdeyse, kölelik ve derebeylik dönemlerinde insanın gelişimi ve tarih ortaya konmaktadır.” (Çevirmenin notu)


İNSAN BİR DEVDİR
“Bu dünyada bir dev var. Bu devin öyle kolları var ki, hiç güçlük çekmeden bir lokomotifi kaldırabilir. Bu devin öyle ayakları var ki, günde binlerce kilometre koşabilir. Bu devin öyle kanatları var ki, bulutlar üzerinde, kuşların çıkamadığı yüksekliklerde uçabilir. Bu devin öyle yüzgeçleri var ki, su altında balıklardan daha iyi yüzebilir. Bu devin öyle gözleri ve kulakları var ki, görülmeyeni görür, başka bir kıtada konuşulanları işitir. Bu dev o kadar güçlüdür ki, dağları delip geçer ve doludizgin akıp giden sulan durdurur. Bu dev, yeryüzünü istediği gibi değiştirir, ormanlar diker, denizleri birleştirir, çölleri sular. Kimdir bu dev? Bu dev insandır. Acaba insan nasıl dev oldu, nasıl dünyanın efendisi oldu? Biz bu kitapta işte bunu anlatacağız.” M. İlin – E. Segal


“İnsanı, onun geçirdiği evreleri anlamak kendimizi ve bugünü anlamak demektir. Bu nedenle herkesin bu kitabı okuması gerekmektedir.” Gülsüm Akyüz


Ä°lgili resim

file:///D:/KUTUPHANE/KiTAPLIK/InsanNasilInsanOldu_MIlin-ESegal/InsanNasilInsanOldu_MIlin-ESegal.pdf

Kitabın ismi ‘’İnsan Nasıl İnsan Oldu’’. Kitap, bir dev olan insanın tarihsel olarak yaşadığı toplumsal düzenleri, insan yaşayışlarını, ilgi alanlarını, ayakta kalabilmek için verdiği mücadeleleri anlatmakta. Birinci bölüm ağırlıklı olarak ilkel insan ve ilkel toplum düzenine değinerek okuyucuyu tarihsel bir sürece götürmekte. Avlanma ve hayatta kalmak için verilen mücadeleler, insanın birbiriyle anlaşma biçimleri, vücut dili-jest-mimik, mağara yaşamı gibi temel unsurlar akıcı bir dille ifade edilmekte.

İkinci ve üçüncü bölümler ise, kölelik ve derebeylik dönemlerinde insanın gelişimi ve tarihini ortaya koyar biçimde. Özellikle bu bölümü okurken para kavramı, servet kavramı, bilim kavramı ve hatta bilimin din ile ilişkisine dair ilişkilendirmeler mevcut. Bu bölümü anlatırken kitap ilginç bir bilgiye de yer vermiş durumda. Bilgiye göre Atina’da köleci dönemde ‘’Halk meclisleri’’olduğu. Halk meclisini dokumacı, çömlekçi, tabakçı, tüccar, gemi sahiplerinin oluşturduğunu da eklemekte.

Kitabın sonunda yazar okuyucusuna bir de tavsiyede bulunuyor.’’Hikâyemizi burada bitiriyoruz. Ama kumaşı tezgahta bırakıyoruz, çünkü dokunması bitmemiştir. Doğa durmadan yaratıyor. İnsanın emeği de sonsuz. Kahramanımızın daha sonra başından geçenleri bilmek isteyenler, insanın gerçeğe ve doğaya egemen olmaya doğru nasıl ilerlediğini, bilimin başına gelenleri ve Marks’ın, Engels’in, Lenin’in; felsefeyi, dünyayı inceleyen ve değiştiren güçlü bir silaha çevirmekle bilimde yaptıkları devrimi, başka kitaplardan okuyup öğrenebilirler.’’



Kitabın Adı: Demir Ökçe

Yazarı:  Jack London

1. Baskı.  İlk kez 1908‘de yayınlandı.

Bu hafta, Okuma Odası’nda klasik bir romanın tanıtımını yapacağız. Daha önce okumuş olanlar için bir hatırlatma niteliği taşıyacak belki. Arada klasiklere dönmek gerekiyor. Demir Ökçe, bugune kadar bir cok yayınevi tarafından yayınlandı. Onlarca kez basıldı. Kuşku yok ki Demir Ökçe; bu kadar basımı hak eden bir kitap.

*

Jack London, “Demir Ökçe”de Amerika’yı anlatıyor. Kitapta, Amerika’da kapitalizmin adım adım kökleşmesini, tüm insanların hayatlarını sarmasını adım adım izleyebiliyoruz.

Romanın baş kahramanı Ernest Everhard’dır.

Ernest  Everhard ise, kitabın yazarı Jack London’dan başkası değildir . Kitap bu özelliğiyle, belli ölçülerde “otobiyografik” bir özellik de taşıyor.

Everhard, içinde yaşadığı düzenin makinelere kölece bağlanma düzeni olduğunu yaşıyor ve anlıyor. Makinalarda işçinin alınteri ve halkın kanı var.

Burjuvaların zenginlikleri de, mutlulukları (!) bunların üstünde yükseliyor.

Demir Ökçe’de sömürü ve soygun düzenini bir çok yanıyla birlikte görebiliyoruz.

Gazete patronlarının, kilise papazlarının, gerçeklerin halka yansıtılmasına nasıl engel

olduklarına tanık oluyoruz.

Ernest Everhard, adım adım toplumu, ilişkileri daha yakından tanımaya

başlar. İçice geçen çıkar birliklerini deşifre etmeye çalışır.

Anlatılanlar 1900’lerin ABD’sidir. Ama okuyunca göreceğiz ki, bütün bunlar bugün de hala geçerlidir. 2000’lerin dünyasında da hiç yabancısı olmadığımız ilişkilerdir.

Amerika Birleşik Devletleri, ‘medeniyetin beşiği” olarak gösterilen yerlerden biridir. Yazar bu medeniyetin arka yüzünü, onbeş milyon yoksulun hayatını, açmazlarını, yaşadıkları adaletsizliği,

hukuksuzluğu ortaya koyuyor “Demir Ökçe”de.

*

KİLİSENİN (VEYA CAMİNİN), DÜZENDEKİ YERİNE BİR DE JACK LONDON’UN GÖZÜNDEN BAKIN

Romanda, baş kahraman Ernest’in hayat hikayesi karısının ağzından anlatılıyor. Ernest bir işçi lideri, bir sosyalisttir. ABD’deki sosyalist partinin kadroları arasındadır.

Onun düşüncesinde, içinde yaşadığı kapitalist düzenin tanımı

sade ve yalındır: “Kapitalist sistemin anlamı aç gözlülüktür.”

Kilisenin ve dinin düzendeki yerini ve kilise adamlarının işlevini açıkça belirtir: “Kurulu toplumsal düzeni değiştirebilecek olan bilimsel düşüncenin gelişmesini önlemektir” onların rolü der.

Kilise bugün, kapitalist sınıfın işçilere uyguladığı korkunç zulmü ve vahşeti yaldızlayıp yutturmaya çalışmaktadır… Kiliseyi besleyen sınıf, kapitalist sınıftır.” (s. 29)

*

BURJUVAZİNİN DEMİR ÖKÇESİ BUGÜN DE DEVRİMCİLERİ EZMEYE ÇALIŞMIYOR MU?

Ernest Everhard, zengin kulüplerinin toplantılarına katılır. Burjuvalarla onların mekanlarında

cesaretle tartışmalar, polemikler yürütür. Düzenin valisinin, yargıcının, tüm yönetici takımının

özünde patronların adamı olduğunu anlatır.

Burjuvalar ise işçi sınıfını n önderlerini “ayı”ya benzetirler.

“Ayıyı avlayacağız. Sözcüklerle yanıt vermeyeceğiz ayıya. Yanıtımız küçük kurşun parçaları halinde olarak gönderilecek. Biz iktidardayız. Bunu herkes kabul etmek zorunda. İktidar bizim

elimizdedir. Gücümüzü kullanarak elimizde tutacağız iktidarı.

… Kovanların ve şarapnelin gürlemesi makineli tüfeklerin çatırtısı yanıt verecek

size. Sizin devrimcilerinizi ökçemizin altında ezeceğiz, yüzlerinizin üzerine basa basa

yürüyeceğiz. Dünya bizimdir. Biz hakimleriyiz ve böyle kalmaya  kararlıyız.” (s. 74-75)

*

KİM KAZANACAK?

Burjuvazinin pervasızca ve iktidarını koruma hırsıyla meydan okuması karşısında Ernest de

hazırlıklıdır.

Bizden kaçamazsınız. Tarihi doğru okuduğunuz doğrudur… Sizinle aynı kanıdayım. Herşeyi

tayin eden iktidardır, bu hep böyle olmuştur. Tarih sınıfların mücadelesidir. Sizin sınıfınızın, eski

feodal yönetimi devirdiği gibi, benim sınıfım, işçi sınıfı da sizi devirecektir. Bir yıl sonra mı olur, on yıl sonra mı, sonunda sizin sınıfınız mutlaka devrilecektir. Ve bu iş iktidarda başarılacaktır.” (s. 75-79)

*

KÜÇÜK BURJUVAZİ NEREDE?

Hükümet, işçi önderi Ernest’i satın alma taktikleri geliştirir. Ama o sınıfına bağlı kalır.

Romanda çeşitli sınıf ve katmanların durumuna ilişkin çarpıcı tasvirler de vardır. Küçük

kapitalist şirketlerin büyük tekeller karşısındaki çırpınışları anlatılır.

Zaten, kapitalist düzenin özü, güçlünün güçsüzü yutması, yok

etmesi değil midir? O yılların ABD’sinde 8 milyona yakın orta burjuva yaşamaktadır ve orta

burjuvazinin korkusu büyük kapitalistlerin, tekellerin onları yutmasıdır.

Peki, kapitalistlerle işçi sınıfı arasındaki savaşta küçük burjuvazi

nerededir? Jack London bunu şöyle cevaplar:

“Onlar iki sınıf arasında ortada sıçandır” (s. 114)

Tekellerin hizmetindeki hükümet, “Kara Yüzlüler” adlı çetelerini sosyalistlerin, grev yapan işçilerin

üzerine salar. Ama tekellerin, sosyalistlere, işçi sınıfına karşı tek saldırı aracı “Kara Yüzlüler’ değildir. Burjuva basın, kilise vb. Kurumları da bu saldırı kampının müttefikleridir. Tümü “Demir Ökçe”nin parçalarıdır.

*

ERNEST’İN ÖZELEŞTİRİSİ

Büyük grevler olur. İşçiler ayağa kalkar. Ernest ve partisi, seçim sandığıyla sistemi değiştirebiliceklerini düşünürler. Sonra?

Sonra… kapitalistler işçileri sindirmek için grev kırıcılarını ve polisi işçilerin üzerine saldırtırlar. Pekçok işçi lideri idam edilir. Birçoğu hapse atılır. Tüm bu kanlı hesaplaşmalar 1910’lu yıllarda

yaşanır. O sürecin muhasebesini ve özeleştirisini yapan Ernest, şöyle der;

“Yenildik. Demir Ökçe dikildi tepemize. Oy sandığı başında barışçıl bir zafer bekliyordum. Yanılmışım… Elimizde kalan birkaç özgürlük de alınacak. Demir Ökçe yüzlerimiz üzerinde yürüyecek. İşçi sınıfı kanlı bir devrim yapmak

zorunda. Kazanacağız elbette…” (s. 130-131)




Kitabın Adı: GÜNDÜZLER VE GECELER

Yazarı: KONSTANTİN SİMONOV

Yayınevi: ENGİN YAYINCILIK

Yayın tarihi: 2001

Roman, 421 Sayfa

Nazi ordusu, Sovyet toprakları üzerinde hızla ilerlerken savaşın başlarında Alman askeri gücüne karşı durulumayacağı düşüncesi hakimdir. Nazi ordusu Sovyet toprakları üzerinde öylesine hızlı ilerlemektedir ki, Naziler kısa sürede Moskova’da olacaklarını tüm dünyaya ilan etmişlerdir.

Ancak Moskova’ya girmek Naziler için bir hayalden öteye geçmeyecektir. Faşistler Moskova’ya ulaşmadan bir çok cephede durdurulur. En şiddetli çarpışmaların yaşandığı ve bir anlamda savaşın kadereni belirleyecek önemli cephelerden biri de Stalingrad’dır.

Simonov Gündüzler ve Gecler kitabında Stalingrad çarpışmalarından küçük bir kesiti okuyucuya sunuyor.

Savaş sırasında cephelerde savaş muhabirliği de yapmış olan Simonov’un bu deneyimi, gözlemleri kitabına da yansıyor. İnsanları, savaş alanını ustaca tasvir ederken, okuyucuyu Stalingrad çarpışmalarının içine götürüyor.

Stalingrad’tan sonrası Moskova’dır…Ev ev sokak çarpışılacak ancak düşmanın bir adım daha ilerlemesine izin verilmeyecektir. Devasa rakamlara ulaşan tankları olsa da, düşmanın durdurulabileceği herkese gösterilecektir.

Kitap, bir halkın birleştiğinde nasıl bir güç oluşturduğunu, direnmeye karar veren insanların nasıl değiştiğini anlatıyor:   

“Stalingrad’ı savunan herkeste, artık çekilecek bir yer kalmaması nedeniyle ve o çekilmenin onarılması imkansız, değiştirilemez bir yokolmak anlamına geleceğini bilmenin kaçınılmaz sonucu olarak inatçı bir karşı koyma duygusu yerleşmişti. Tehlikenin sürekli ve herkes için aynı oluşu, tehlikeye karşı bir alışkanlık değildi bir kaçınılmazlık duygusu yaratmıştı. Sıkıştırılıp kaldıkları bu toprak parçasında herkes bir birini tüm yetenek ve kusurlarıyla bir başka yerde hiçbir zaman tanımayacakları ölçüde tanımış öğrenmişti.

Bu bir araya gelmiş, birbirlerinde farklı özelliklerden oluşmuş bir güç ortaya çıkarmıştı.” (syf: 391)

Savunulan bir şehir değil tüm dünyaydı.

Savunulan bir ev, bir sokak değil, halkların geleceğiydi.

Simonov bunu ayrıntılarda ustaca anlatıyor:

“Güneyinde ve kuzeyinde neler olup bittiğini bilmiyordu; ancak top gürültülerine göre değerlendirebiliyordu süregelen savaş. Ama bir tek şeyi çok iyi biliyor, hatta içinde duyuyordu. Camları kırılmış, odaları, yıkılmış bu evler, kendisi, ölüsüyle ve dirisiyle erleri ve üç çocuğuyla birlikte korunaktaki kadının ele geçmesi bütün Rusya’nın düşmesi demekti, işte Saburov şimdi onu savunuyordu. Oysa düşüp ölse, ya da teslim olsa vereceği bu yer gerek Rusya’yı gerek  Almanya’yı öylesine az bir toprak değişikliğine uğratırdı ki… Ama o bunu gözünün önüne bile getiremiyordu.” (syf:70)

Kitabın kahramanı yüzbaşı Saburov için Stalingrad’a gelir gelmez askerleriyle saldırıya geçip faşistlerin elinden aldığı üç evin anlamı buydu işte.

Roman bu üç evin alınması, korunması ve genel cephe hattında yaşanan gelişmeleri veriyor.

Az sayıdaki güçleriyle “güçlü” düşmandan yeni mevziler alıyorlardı. Gündüz savaşında olmuyorsa gece savaşlarında uzmanlaşıp öyle savaşıyorlardı.

İlerleyen günlerde Kızılordu cephenin iki kanadından geniş bir taaruz başlamış düşmanı çember için almaktadır. Genel taaruzun çoşkusuyla düşmana verilen bir evin tekrar alınmasına yoğunlaşırlar. Nedir ki bir ev?…

“Bir evi muhakkak almalıyız. Kuzeyden gelen saldırının  eşliğinde becerememek çok ayıp olur hani. Ev…

Ev ne demektir? (Güldü, sonra hemen ciddileşti). Bizim için çok büyük bir şey, hemen hemen tüm ülke  demektir. Şafakla birlikte evi aldığımızda neler duyacağımıızı, şu anda aklınızdan bile geçiremezsiniz. Oysa bir ev nedir ki aslında?.. Dört duvar. Hatta duvar bile değil, dört yıkıntı… Ama yüreğimizde tüm ülkeyi, bu ev gibi geri alacağımıza dair bir güven doğar, eğer  alırsak. Anlıyor musun Saburov?… Önemli olan başlamaktır. Bir evle bile başlarsak, arkasının geleceğine inanarak başlamalıyız. O zaman bu sürekli olarak devam eder. Taki hepsi bitinceye kadar.. Hepsi…” (syf:405)

Bilindiği gibi, Sovyet askerleri, o bir evin devamında faşizmin başkentine kızıl bayrak dikene kadar durmadılar.

Kitap evin alınmasıyla bitiyor. Ama faşizmin malum sonunu biliyoruz. Gündüzler ve Geceler Stalingrad’da yaratılan destansı direnişi anlatırken, bize bu zaferin nasıl kazanıldığını hatırlatıyor.